BIY AD

23 Nisan 2010 Cuma

22 Nisan Playoff Programı

23 Nisan Cuma 02:00 / Cleveland Cavaliers - Chicago Bulls
23 Nisan Cuma 04:30 / Los Angeles Lakers - Oklahoma City Thunder
23 Nisan Cuma 05:00 (NBA TV) / Phoenix Suns - Portland Trail Blazers

Noah "Cleveland iğrenç bir yer" diye açıklama yaparken, LeBron tam tersi "Chicago şehrini seviyorum" şeklinde bir söz söylemişti. Ama bunun nedeni Noah'a gönderme yapmaktan çok lise yıllarında 3 yaz boyunca orada çalışmasıymış. United Center'dakiler belki yalandan bir umutla onun Bulls'a dahil olmasını bekliyorlar ama önümüzdeki 2 maç boyunca sempati göstermeyecekleri kesin... Bu gece serinin en çekişmeli maçı olabilir, yine de Cavs galibiyeti bekliyorum çünkü LeBron'a ve tabii ki Cavs'e bir çözümü yok Bulls'un. Kaldı ki sayı üretme konusunda da sıkıntıları var, Noah'ın 20'leri bulması gibi anormal şeyler lazım kazanmaları, daha doğrusu kazanma şansı yaratmaları için...

Thunder'dan bu gece galibiyet bekliyorum. Lakers gerçekten hiç ama hiç iyi değil. Westbrook, Fisher'ı denize döküyor, Kobe döndüğünün sinyallerini verse de istikrarı yakaladı mı henüz görebilmiş değiliz. Thunder'ın Ford Center'daki enerjisi, yarım Lakers'ı yenmeye yetebilir. Hatta bana göre yetecek...

Gecenin son maçı tahmin yapması en zor maç. Rose Garden'daki çılgın taraftarlar Blazers'a müthiş bir itici güç olacaktır. Kadrolara baktığımızda ise elbette Suns ağır basıyor. Andre Miller'ın penetre ederek Suns pota altını işlemesi lazım bol bol. Blazers kazanırsa ciddi anlamda Suns'ı eleme ihtimalleri doğacak ve 3. maçta Suns'da büyük bir stres göreceğiz. O yüzden bu maç çok kritik.

22 Nisan 2010 Perşembe

Kaptan Jack Sparrow


Link

Kaptan Jack takma adıyla bilinen Stephen Jackson, darbe sonrası aşağı inen saç/kafa bandıyla korsanları andırıyor ve tepkisini en güzel şekilde veriyor hakemlere. Zaman zaman deliliğiyle tanıdığımız Jackson'ın normalde bandı çıkarıp hakeme fırlatmasını falan beklerdim ama en doğru şekilde hakemlere kör olduklarını göstermiş. Helal olsun.

Onun dışında, aynı bu şekilde turnikeye giderken kafasına darbe alan ve bant yüzünden gözleri kapanıp turnikeyi başarıyla tamamlayan oyuncular var. En azından 3 tane pozisyon gözümün önüne geliyor ama kim olduklarını hatırlayamadım. Var mıdır bilen? JR Smith ve Morris Peterson diyesim geliyor ama emin olamadım...

Konyalı Portlandlılar Sezon Sonu Ödülleri

Sezon sonu geldi, playofflar'dayız hatta ve bazı ödüller de sahiplerini buldu (Scott Brooks hakkında yazacağım) bu post da analizler, maç yazıları falan derken karambole geldi. Anıl (Salsabasket) hatırlatmışken, unutmadan yazayım dedim ben de. Hedef zaten kimin kazanacağını bilmek değil, sizce kimin hakettiğini belirtmek. Fikirlerinizi ve seçimlerinizi yorumlarda yazabilirsiniz.

Benim seçimlerim şu şekilde:

MVP: LeBron James
Yılın Savunmacısı: Dwight Howard
Yılın 6. Adamı: Jamal Crawford
En Çok Gelişme Gösteren Oyuncu: Kevin Durant
Yılın Çaylağı: Tyreke Evans
Yılın Koçu: Scott Brooks
Yılın yöneticisi: Danny Ferry

Yılın En İyi 5: Nash - Wade - LeBron - Durant - Dwight Howard
Yılın En İyi Savunma 5'i: Rondo - Artest (çok çok az guard oynadı yerine Wade olabilir) - Gerald Wallace - Josh Smith - Dwight Howard
Yılın En İyi Çaylak 5'i: Tyreke Evans - Stephen Curry - Jonas Jerebko - Taj Gibson - DeJuan Blair

Kamış Uzmanı


Link

Caron Butler yüzünden, NBA'in maçlarda kamış / pipet çiğnemeyi yasaklayan yeni ve garip kuralına daha önce değinmiştim. McDonald's kamışlarını ayırt edebildiğini de söylüyordu, işte TNT televizyonu de bunun üzerine Butler'ın gözlerini bağlayıp önüne 15 kamış koymuşlar ve içlerinden McDonald's kamışını bulmasını istemişler. Sonuç belli... Aslında üstündeki ambalajları çıkarsalar belki daha zorlanabilirdi Butler ama kamışı 2-3 kez çiğnedikten sonra onayladığına da dikket çekmek lazım.

Son olarak da kamış uzmanı demişken, şunu paylaşmadan olmazdı:

Mavericks - Spurs Serisi 2. Maç (88-102)

İlk maçta Nowitzki’nin coşmasını bire bir savunmayla engel olamayan Spurs’ün evine avantajlı gitmesi için bu maçı alması şarttı. Maça bunun bilincinde başlayıp, bir önceki karşılaşmada neyi eksik yaptılarsa onu kapatmaya çabaladılar. Hatırlarsanız serinin birinci maçında Tony Parker takımı adına serbest atış çizgisine ilk defa giderken devrenin bitimine 3 dakika vardı. Bu sefer çok daha agresif davranan Spurs oyuncuları içeride üst üste faul yaptırdılar. Serbest atışlarda çok iyi isabet oranı tutturamasalar da maça ne gözle baktıklarının habercisiydi ilk dakikalarda yaşananlar. Spurs’ün başlarda yine ikili sıkıştırma getirmeden savunduğu Dirk de ilk maçta neredeyse kaçırmadığı yerden denediği şutlarda üst üste başarısız olmasına Spurs savunmasının baskısıyla yapılan top kayıpları eklenince Dallas ekibi maçın ilk 4 dakikasında skor üretemedi. Butler Ginobili’nin üzerinden zor bir üçlük sokarak takımının açılış basketini yaptı ancak ardından daha rahat pozisyonları sayıya çeviremeyerek maçın başlarındaki tıkanıklığın başrollerinden biri oldu. İlk çeyrekte Dallas hücumlarında bol bol ters eşleşmelere tanık olduk ancak Dallas çoğundan skor üretmeyi başaramadı. Ayrıca Spurs baseline rotasyonunda iki kere gecikti; birinde Jefferson son anda topa müdahale ederek sayıyı engelledi ama diğeri Duncan’ın faul almasıyla sonuçlandı. Duncan kısa süre sonra bir faul daha alınca cüsse bakımından zaten büyük bir avantaja sahip olan Mavericks, Blair-Haywood eşleşmesiyle iyice uzadı. Dallas Haywood’dan oynamayı tercih etmese de sahanın diğer tarafında Blair Haywood’a karşı çok zorlandı. Kullandığı 4 topta da sayı üretemedi, maçı da öyle tamamladı zaten. Çeyreğin çoğunu büyük üstünlükle geçiren Spurs, Terry’nin üst üste soktuğu şutlara çözüm bulamayınca tek başına direnerek takımının son 8 sayısını atan Tony Parker’a rağmen çeyreği ancak 24-20 üstün kapayabildi.

İkinci çeyrekte de aynı hızda devam eden Parker içeriyi karıştırıp Bonner’a üst üste üç tane boş 3’lük pozisyonu yarattı, Bonner da bunlardan ikisini sayıya çevirerek yerini Jefferson’a bırakmadan önce takımına önemli katkı yapmış oldu. Maçın başında aldığı iki faulle kenara gitmek zorunda kalan, Nowitzki ilk sayılarını bu çeyrekte bulduğu serbest atışlardan üretti. Spurs çeyreğin yarısından itibaren Dirk’ü Duncan’la savunup içeriye girmeye zorladı. Kendisine gelen ikili, hatta üçlü sıkıştırmalar sonucu genelde pas vermek zorunda kalan Alman yıldız, son iki denemesinde başarılı olarak çeyreği anca 9’da 3 şut yüzdesiyle kapattı. Çeyreğin son 7 dakikasında Spurs’ün neredeyse bütün sayıları Jefferson ve Ginobili’den gelince aradaki fark açıldı ve devreyi üstün kapayan ekip 58-46’yla San Antonio oldu.

Üçüncü çeyreğin başlarında Spurs Ginobili ve Duncan’ın katkılarıyla oyunu kontrolü altına almış gibi görünüyordu. Hatta Dallas’ın çok zorlandığı bir bölümde 20 sayıyla maçın en büyük farkını attılar. Sonrasında Popovich’in aldığı molanın bitiminde ne olduysa oldu ve Spurs oyuncuları savunma prensiplerinden bir anlık taviz verip hücumda saçma top kayıpları yapmaya başlayınca 20 sayılık fark Terry ve Nowitzki’nin başı çektiği hücumlar fark birden 8’e indi. Molanın ardından Spurs adına gelen tek sayı Tony Parker’ın bitime doğru bulduğu basketti. Bununla birlikte San Antonio son çeyreğe 82-72 üstün ama tedirgin girdi.

Son çeyreğin başlarında George Hill köşeden gönderdiği üçlükle 2010 playofflarının kendi adına ilk basketini atmış oldu fakat hemen ardından Dallas hücumunda karşılaştığı Nowitzki’yi savunmaktan bir an vazgeçince üçlüğü kendi potalarında gördüler, Pop da delirdi kenarda tabii. Ardından Butler’ın bulduğu 4 sayıyla Dallas farkı 6’ya kadar indirdi ancak Duncan görünürde çok zor, kendisi için çok kolay 8 sayı atarak farkı 13 yaptı. Bitime 1:47 süre kala Manu’nun attığı üçlük de karşılaşmaya son noktayı koydu ve Spurs deplasmanda aldığı 102-88’lik galibiyetle saha avantajını elde etti.

Oyunculara kısaca değinmek gerekirse, yukarıda yazdığım gibi Nowitzki hiç iyi başlamadı. Maçı 24 şutla 24 sayıda tamamlamayı başardı, en azından skor üretti yani ama savunmanın da yardımıyla bir önceki müthiş performansıyla uzaktan yakından alakası yoktu. 7’de 1’de kalan Kidd ve 7’de 2’yle oynayan Marion ise Dallas cephesi adına hayal kırıklığı yarattı. Butler hücumda belli bölümlerde etkili oldu ama o da 17 sayısına 17 şutta ulaştı. Zaten takım olarak %36’yla şut attılar. Dampier oyundayken Manu-Parker-Jefferson üçlüsü içeriye girip çok rahat sayı üretirken Haywood da Duncan’a karşı çok zorlandı. Dallas adına ayakta kalan tek isim bir önceki maç ortalarda gözükmeyen Jason Terry idi. Kenardan 19’da 9’la 27 sayı atarak takımının yer yer maça tutunmasında çok etkili oldu.

Duncan 19’da 11’le 25 sayı, 17 ribaund. Söyleyecek fazla söz yok, bu yaşında neden NBA’in gelmiş geçmiş en iyi 4 numarası olduğunu (benim görüşüm) bir kez daha gösterdi. Ginobili 13’te 8’le 23 sayıya ulaştı, 4 tane üçlük attı Arjantin’li savaşçı. Hala çok formda ama normal sezonun son bölümündeki gibi dizginler tamamen onun elinde değil, Spurs için iyi haber. Parker da kenardan 7/16’yla 16 sayı atıp 8 asist verdi. Altıncı adam rolünü iki maçtır layıkıyla yerine getiriyor. Richard Jefferson ise hem savunmada hem hücum etkili performans sergileyerek kendini affettirdi. Çoğu ilk yarıda gelen 19 sayısı ve 4’ü hücumda olmak üzere 7 ribaundu var.

Spurs bu maçta saha avantajını eline geçirdi dedim tabii ama unutulmaması gereken bir şey de Dallas’ın ligin en iyi deplasman yüzdesine sahip takımı olduğu. Nowitzki’nin formda olduğu gecelerde gerekli yardımı aldığı taktirde zevkli maçlar bizleri bekliyor.

Magic-Bobcats Serisi 2.Maç (92-77)

Playofflar başladığında kimilerine göre kağıt üzerinde en net görünen serilerden biriydi Bobcats-Magic serisi. Bunu doğrularcasına da başlamıştı ilk maç, hatırlayacaksınız playoffa hoş geldin partisiyle karşılamıştı kısa tarihinin belki de en önemli maçına çıkan Bobcats’i ev sahibi Orlando. Bobcats, maçın ilerleyen dakikalarında sezon içinde gösterdiği mücadeleci ve karakterli oyununu parkeye yansıtıp toparlansa da, nefesi yetmemişti güçlü rakibini deplasmanda yakalamaya. Dizinden yaşadığı sakatlığa rağmen maça devam eden Captain Jack ise, adeta takımın buralara kadar nasıl geldiğini gösteriyordu bize. Charlotte, maçın sonlarındaki performansıyla o kadar da kolay lokma olmayacaklarını gösterip, umut tazeleyerek çıkıyordu ikinci deplasman maçına. Magic cephesinde ise seriye kötü bir başlangıç yapan Dwight Howard, kendini affettirmek için çaba sarf edecekti elbette...

Karşılaşmaya ilk 3 hücumda top kaybı yaparak başlayan iki takım, ilk yarının gidişatı hakkında ufak bir ipucu veriyordu sanki bize. Bobcats’in en önemli skor gücü olan Jackson’ı, yine en etkili savunmacısı Barnes ile tutan Orlando’ya karşılık, Gerald Wallace tarafından savunulan Carter’ın hücumda neler yapabileceğinin merakıyla izlemeye başladım maçı. Orlando, klasik hücum setiyle yani, topu Dwight Howard’a indirip kalan oyuncularıyla üç sayı çizgisinin dışından boş şut kovalayarak başladı maça. Dışarıdan boş şut bulamasalar da şut fakeiyle içeri drive eden kısalarıyla, boyalı alandan etkili oldu Magic. Bu bölümde özellikle Barnes ile sayılar buldular ve rakibine de kolay sayı şansı tanımayınca 11-3’lük seriyle maçın ilk molasını aldırdılar Larry Brown’a. Yarı saha hücumunda rakibin pas kanallarını tıkaması sonucu bire bir zorlamalarla sayı bulmaya çalışan Bobcats ise, yaratıcı tek oyuncusu olan Jackson ile skor üretebildi ilk 10 dakika boyunca. Çeyreğin sonunda oyuna giren Nazr Mohammed’in de 4 sayısı eklenince Bobcats’in trajik ilk çeyrek skoru meydana geldi(14). Sanmayın ki Magic cephesinde durum farklıydı, mola dönüşünde rakibin savunma vidalarını biraz sıkıştırması onların da ilk çeyrekte 18 sayı üretebilmesine yol açtı. Bu çeyrekte Carter hiç sayı atamadı ama açıkçası çok da büyük bir sorun olmadı bu Orlando adına.

İkinci çeyreğe Howard ve 4 yedekle başlayan Magic karşısında, Howard’ı savunması için (esasında doğrusunu söylemek gerekirse diğer uzunları gibi onu faulle durdurması için) Chandler’ı oyuna aldı koç Brown. Üst üste top kayıpları yapan rakibi karşısında Pietrus ile 3lük isabetleri bulan Magic, ilk yarının bir kopyası gibi bir çeyrek başlangıcı izlememizi sağladı. İlerleyen dakikalarda Gortat’ın savunmadaki agresifliğinin etkisiyle hücumda sayı üretmek bir yana potayı bile göremeyen Bobcats, 5dk boyunca sayı bulamadı. Bu bölümde daha çok dış şutlara yönelen Orlando’nun kötü bir isabet oranıyla şut atması, farkın daha fazla açılmasını engelledi. Ancak çeyreğin sonlarına doğru biraz da yorgunluğun etkisiyle gevşeyen savunmalar iki takımında kola skor bulmasını sağladı. DJ Agustin’in 3lüklerine Carter’ın üst üste sayılarıyla karşılık veren Magic, devreyi de 41-30 önde geçti.

İlk Yarıdan Notlar: Devre boyunca iki takımın da öncelikli amacı rakibini durdurmak olunca kısır bir maç izledik. Ancak maçı izlemeyenler bu devrede playoff sertliğinin maça hakim olduğunu falan düşünmesin. Evet, savunmalar fena değildi ancak, hücumdaki dikkatsizlikler ve beceriksizlikler de en az savunmalar kadar skoru aşağı düşüren faktördü. Charlotte adına atılan 30 sayının 14’ünün benchten gelmesi, Orlando’nun ilk yarıda süre alan 10 isminin de sayı bulması, iki takımın da %36 gibi oldukça fena şut yüzdesiyle oynaması ve devre boyunca yapılan toplam 21 top kaybı dikkatimi çeken notlardı.

Üçüncü çeyreğin başında, devreyi 1 sayıyla tamamlayan Wallace’ın etkili oyunu ve üst üste bulduğu sayılarla hücumda biraz olsun rahatlayan Bobcats, bu bölümde hücumda hareketlilikten uzak olsa da iyi top dolaştırarak buldukları isabetli dış şutlarla skor üretti. Ancak, çeyreğe bomba gibi girip pota altını domine eden Howard’ı savunamayınca farkı kapatamadılar. Carter’ın içeriyi zorlayarak buluğu sayılara Nelson ve Lewis’in dış şutlardaki isabeti de eklenince fark giderek açıldı ve çeyreğin sonuna doğru 20’lere dayandı. Gerek oyun temposu, gerekse hücumdaki verimlilikle diğerlerinden oldukça ayrılan bu çeyrekte takımlar toplam 59 sayı buldu. Son çeyreğe ise; Jackson’ın sayılarıyla başladı konuk Bobcats. Farkın da verdiği rehavetle özellikle hücum yönünde koordine olmakta zorlanan Orlando, tamamen dış şutlar ve bireysel zorlamalara dayalı bir hücum anlayışı sergiledi ve 8dk boyunca yalnızca 2 saha içi isabeti bulabildi. Bu bölümde Jackson ve Mohammed’den bulduğu orta mesafeli şutlarla etkili olan Charlotte, bitime 3 dk kala farkı 8 sayıya kadar çekmeyi başardı. Ancak kalan dakikalarda sayı bulmakta yine zorlandılar ve karşılaşmadan 92-77 mağlup ayrıldılar.

Maçtan Notlar: Maç boyunca kendisine çalınan haksız fauller nedeniyle fazla süre alamayan Howard, oyunda kaldığı bölümlerde etkili oldu ve karşılaşmayı 15 sayı-9 ribaund ile tamamladı. Bobcats’in son dakikalardaki çabalarıyla biraz da olsa tutuşan Orlando’da Carter, bulduğu kritik sayılarla kapıyı kapayan isim oldu. Bobcats cephesinde ise sakatlığı atlatmış görünen Jackson attığı 27 sayıyla maçın en skorer ismiydi. Felton ise ilk maçın aksine bugün takımın kötülerindendi. Hücumda ne kendi bir şey üretebildi, ne de arkadaşlarına pozisyon hazırlayabildi. Ayrıca DPOY sıralamasının 1. ve 3.sü olan Howard ve Wallace, maç boyunca bu yerleri ne kadar hak ettiklerini birçok kez ispatladılar ve bize adeta bir blok ziyafeti sundular.

Son olarak serinin geleceği hakkındaki düşüncemi de yazayım kısaca; iki maçta da 20 civarındaki farkı eriten Bobcats, ilk playoff galibiyetini ne kadar arzuladığını hissettiriyor. Hücumda yetenekleri çok sınırlı ve silahları çok az, örneğin Diaw’ın zaman zaman çıkıp pas dağıtmaya çalışması hatta oyun kurması lazım dışarıdan, savunma gayretlerine zaten diyecek yok. Rakiplerine göre kadroları tabi ki çok zayıf, fakat seyirci desteğini arkasına alıp yapacağı agresif savunmaya hakemler de biraz göz yumarsa 1 maç alabilirler evlerinde.

21 Nisan Playoff Programı

22 Nisan Perşembe 02:00 (NBA TV) / Charlotte Bobcats - Orlando Magic
22 Nisan Perşembe 04:30 / San Antonio Spurs - Dallas Mavericks


Popovich oyuncularına sinirlenmiş son maçta ve bu 5'le başlayacakmış. Tabii sadece ilk maç başlamadan hemen evvel bir hata sonucu skorborda yansıyan Spurs ilk 5'i bu. Seriyi değerlendirirken Nowitzki'nin son 6 senedir Spurs'e ne kadar ters geldiğinden bahsetmiştim. Bunu son maçta kanıtlamıştı. Şimdi Pop ikili sıkıştırma getirmeyi planlıyormuş. Terry-Kidd-Barea gibi isimler bu ikili sıkıştırmalar sonucu kendilerine gelen boş şut imkanlarını nasıl değerlendirecekler, önemli olan soru bu. Pop yardım getirmeden evvel tabii birkaç pozisyon Nowitzki'nin ne kadar sıcak olduğunu bakacaktır, bakmalı da. Direk yardımla başlamak saçma olur. Ama bence ikili sıkıştırma da çok iyi bir çözüm olmayacak, çünkü Mavs oyuncuları iyi şutörler, ha bu maç atamayacakları tutarsa o zaman zaten Dirk'e yardım getirmemek saçma olur. Ama normal şartlar altında Dirk'ü birebir savunup geri kalan oyuncuları mümkün olduğunca kilitlemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Bobcats'de Jackson'ın ne kadar ağrısının olduğu çok önemli. Oynayacakmış ama zaten kafası kopsa bile oynar Stephen Jackson, NBA'deki en dirençli, ağrı eşiği yüksek oyunculardan biri... İlk maçta o sakatlığı yaşamasa belki de Bobcats maçı kazanacaktı. Oldukça yakın bir maçtı, son 3-4 dakikada farkı 4'e kadar indirmişti Bobcats yanlış hatırlamıyorsam. Çok hor görüldüğüne inanıyorum onların. Zaten Larry Brown da "Magic bizi ciddiye almıyor" demiş. Jackson'ın iyi oynaması ve Nelson'ın normale dönmesi ve Howard'ın yine pasif kalması halinde Magic tatsız bir sürprizle karşılaşabilir. Çok fazla şeye bağlı yani, elbette bunun ihtimali düşük ama genel beklenti kadar düşük değil bence...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Blazers Pota Altı ve Planları (Camby ile 2 Yıl Daha)

Dün gece çıkan habere göre 2 yılığına yaklaşık 20 milyon dolar karşılığında The Cambyman ile anlaşılmış. Önümüzdeki sene Blazers'ın uzunlarına bakıyoruz: Camby, Aldridge, Oden ve Billa. Korkutucu bir rotasyon. Elinizde üç 'ana', 30 dakikanın üzerinde almasına kesin gözüyle bakılan uzun olduğunda, bu oyuncuların hepsini mutlu etmek zor oluyor. Bunu Odom-Bynum sağlıklıyken 25 dakika civarında kalan Odom'a sorabilirsiniz, takımın iyiliği için durumu kabullense de mutlu olmadığını kaç kere söyledi... Aslında mantıken sakat olan Billa'yı dışarıda tutarsak, "Hepsi ortalama 32 dakika alır" diye düşünülebilir ama bir ayrıntı var. Birisi formdayken 38 dakika aldığında diğer ikili otomatikman 29 civarına düşüyor. Hatta normal olarak rotasyondaki bir başka uzuna da 4-5 dakika verildiği düşünülürse, NBA'in her takımında ilk 5 çıkmayı hakedecek ana üçlü, bazı günler istedikleri ve katkı sağlamaları için gerekli olan dakikaları bulamamış olacaklar. Kaldı ki bu üçlüden birinin yedek olmayı kafasına takmaması lazım. Tabii bu konuda Camby'e sahipler, NBA'deki ve hatta dünyadaki en büyük profesyonellerden biri.

Neyse kısacası kolay bir iş değil 3 oyuncuyu idare etmek. Hatta az bir ihtimal de olsa dördüncü isim olan Billa da bu rotasyona girebilir. Neden zor? Çünkü o, sezon içinde diz kapağının bağları koptuktan sonra ameliyat olmuş ve ameliyat sonrası duşta kayıp düşerek bir kez daha diz kapağının bağlarının kopması gibi bir şanssızlık yaşamıştı. Yani ne zaman döneceği şüpheli. Herhangi bir dönüş tarihi konmadı bildiğim kadarıyla. İlk sakatlandığında yanılmıyorsam 8 ayda iyileşeceği ön görülmüştü, şimdi tekrar aynı şeyi yaşadığında bu süre artacaktır diye düşünüyorum. İyimser bir şekilde 10 ay desek, Billa 2011 Ocak'tan önce dönebilecekmiş gibi gözükmüyor. Hatta kötümser raporlara göre kariyeri bile bitebilirmiş. Bu da ne demek? 41 maç kaçırdıktan sonra Billa'nın maç başına aldığı paranın yaklaşık %80'ini sigorta ödeyecek demek. Yani sezon içinde hem biten, hem gözüktüğü kadar ağır olmayan kontratıyla takas için harika bir yem olacaktır. Neyse bu planları bırakıp Camby'i değerlendirelim biraz daha.

Camby çok büyük bir profesyonel dedim ancak kendisine ne kadar iyi bakmış olsa da, narin yapısı nedeniyle kariyeri boyunca sakatlık problemleriyle karşılaştı. Şimdi bir de bunun üzerine 36'ya varan yaşı eklendi. Bu açıdan lanetli olan Portland ile Camby birleşince ortaya umarım kötü bir sonuç çıkmaz fakat bu kötü sonucun çıkma ihtimali de oldukça yüksek... Camby'nin alacağı para açısından baktığımızda ise evet aslında senelik 10 milyon biraz fazla ama neredeyse bedavaya aldıkları Camby'i bırakmaları aptalca olacaktı. Çünkü Blazers'ın salary cap'inde yer yok ve bu sezon kimseyi katamayacaklar takıma. Eh Camby'i de kaçırırlarsa, ellerinde ciddi anlamda şampiyonluk tehdidi yaratmaktan uzak bir kadro kalacaktı. Camby şampiyon yapar mı onları? Hiç ama hiç zannetmiyorum, o seviyede değiller ama en azından Camby ile daha yukarıları hedefleyecekleri kesin. Ayrıca savunmada rakipleri sindirmesi, uçan kaçanı bloklaması, boyalı alanı kapaması, her ribaundu alması beklenilen (hatta sakatlanana kadar bunu büyük oranda başaran) genç Oden, Camby'den birkaç şey öğrenecektir. Yani biraz tuzlu olsa da, Portland'ın parasının karşılığını alacağı bir kontrat diyebiliriz, elbette yukarıda belirttiğim yaş ve sağlık sorunları baş göstermezse...

Bir adsız'ın ve bir arkadaşımın yaptığı yorum üzerine: Evet playofflar oynanırken kontrat uzatmak mantıklı değil. Değerlendirme yaparken bu noktayı es geçtim. Yukarıda birkaç kere belirttiğim gibi Camby NBA'deki en iyi profesyonellerden biri, bu yüzden her ne kadar zamanlama yanlış olsa da Camby "kontratı aldım yatayım" moduna girmeyecektir. Yine de yapılanın doğru olduğunu göstermiyor bu tabii.

Dwight Howard Yılın En İyi Savunmacısı

Açık ara farkla birinci olmuş Howard. 576 puan toplamış, ikinci Josh Smith 136 iken üçüncü Gerald Wallace 113'te kalmış. Aslında tam beklediğim gibi bir dağılım. İçeriyi tek başına savunan bir Howard'dan bahsediyoruz. Son senelerde ona benzer şekilde alan Camby vardı ama şimdi Magic'in önümüzdeki yılarda da Howard sayesinde zirveye yakın olacağı düşünülürse, üst üste 4-5 sene kazanmaması için hiçbir neden yok. Zaten ligde guard'lara genellikle burun kıvırılıyor çünkü uzunların istatistikleri çok daha göze çarpıyor. Benim bildiğim kadarıyla Majesteleri, Payton ve Artest var sadece bu ödülü guard olarak kazanan. Yani Artest guard değil tabii ki, dış oyuncu diyelim... Bu isimler oyun alanını rakiplerine dar etmenin yanı sıra top çalma istatistiğinde de saçma sapan rakamlara (3 civarına yakın) ulaşmışlardı, bunun da altını çizeyim. Bruce Bowen bile bu ödülü kazanamamışsa isim olarak büyük olmayan herhangi bir guard'ın da kazanması pek kolay değil herhalde, çok ekstra işlere imza atması gerekiyor kazanacak kısanın...

Kısacası bu ödülde (ve hatta ödüllerin neredeyse tamamında) istatistiklere çok bakılıyor. Eh maç başına 13 ribaund alıp, 3 blok yapan ve ligin en iyi savunma yapan takımlarından birinin bu seviyede olmasını neredeyse tek başına sağlayan bir adamdan bahsediyoruz. İki sezon üst üste ribaund ve bloklarda NBA lideri olan tek oyuncu oldu tarihteki... Tabii ki Josh Smith ve Gerald Wallace'ın yaptıkları takdir edilesi ama bu oyuncuları da takım savunmasına katkı konusunda maalesef Dwight Howard ile kıyaslamanın ayıp olacağı görüşündeyim. Son olarak da David Lee'yi ligin en iyi 3. savunmacısı olarak gören medya mensubunun aşırı fanatiklikten veya basketboldan anlamamaktan dolayı işinden alınması lazım...

Sözde ödüller verilmeden önce yazıcaktım 3-5 değerlendirme. Yalan oldu klasik olarak vakit darlığından. Daha doğrusu vakit darlığından çok NBA'in gündeminden dolayı diyebiliriz. Bakalım diğer ödüllere yetiştirebilicem mi birşeyler, pek sanmıyorum ama...


1. Sıra Oyu (5 Puan) 2. Sıra Oyu (3 Puan) 3. Sıra Oyu (1 puan) Toplam Puan

Dwight Howard (Orlando) 110 8 2, total 576
Josh Smith (Atlanta) 3 34 19, total 136
Gerald Wallace (Charlotte) 1 29 21, total 113
LeBron James (Cleveland) 4 11 8, total 61
Rajon Rondo (Boston) 1 13 11, total 55
Ron Artest (Los Angeles Lakers) - 7 8, total 29
Andrew Bogut (Milwaukee) 1 2 12, total 23
Thabo Sefolosha (Oklahoma City) 2 1 7, total 20
Anderson Varejao (Cleveland) - 5 3, total 18
Dwyane Wade (Miami) - 2 7, total 13
Marcus Camby (Portland) - 3 4, total 13
Kobe Bryant (Los Angeles Lakers) - 1 6, total 9
Shawn Marion (Dallas) - 2 2, total 8
Tim Duncan (San Antonio) - 2 1, total 7
Shane Battier (Houston) - 1 2, total 5
Andrei Kirilenko (Utah) - 1 1, total 4
Arron Afflalo (Denver) - - 1, total 1
David Lee (New York) - - 1, total 1
Ben Wallace (Detroit) - - 1, total 1
Brendan Haywood (Dallas) - - 1, total 1
Matt Barnes (Orlando) - - 1, total 1
Kendrick Perkins (Boston) - - 1, total 1
Luc Richard Mbah a Moute (Milwaukee) - - 1, total 1
Kenyon Martin (Denver) - - 1, total 1

Bucks - Hawks Serisi 2. Maç (86- 96)

Playoffların en sıkıcı eşleşmesi diyeceğim, Ersan olmasına rağmen bu eşleşmeye. Hatta NBA tarihinde liste yapsan oraya bile girebilir. O kadar iddiasız bir seri ile karşı karşıyayız. Ersan’ın playofflarda kariyer gecesi yaptığı gece bile etkileyemedi beni. Skiles’ın maharetli ellerinde Atlanta’nın en önemli iki skor silahı Josh Smith ve Joe Johnson ayrı bir yükselişe geçti. Olay bu kadar ironik bir hal almış durumda. Eğer bu turu geçmek istiyorlarsa, vazgeçtim eğer bu turdan bir galibiyet almak istiyorlarsa bu iki sorundan en az birine çözüm bulunmalı; ama ne elde çözüm bulacak kadro var, ne de daima maçın içinde olan bir koç. Scott Skiles’a taktım ben kısacası. Ersan ilk beş başlamak için daha ne yapmalı? Josh Smith’i Delfino’dan da mı kötü savunacak? Varsın kötü savunsun, en azından ribaund ve sayı katkısıyla şu an zihinsel olarak Delfino’dan daha hazır durumda; fakat bunu inatla birilerinin gözüne sokmak lazım.

Atlanta takımı mükemmel oynadı; ama bu maç onlar için hiç ölçü değil. Bir sonraki turda onları Orlando bekliyor. Ancak o zaman daha net yorum yapabiliriz onlar hakkında; yalnız söyleyeceğim şu ki Josh Smith çok çok ayrı duruyor takımda. Dün performansıyla triple-double’ı bir asistle kaçırdı. 11’de 9’ la 21 sayı, 14 ribaund, 9 asist, 2 top çalma, 2 blok. Bu gecenin üzerine daha ne yazılır ben bilemiyorum. O nedenle ben biraz Milwaukee’ye sitemlerimi ilettim yazının girişinde. Topun dolaşması, boş adamı bulma her şey süper gidiyor; ama söylediğim gibi Bucks kendilerini test için ideal rakip değil. En azından Bogut’u sahada görseydik, işin rengi biraz değişebilirdi. O zaman Josh Smith bu kadar etkili olamazdı kanımca. Bir yandan takımın asıl lideri Joe Johnson, karşısında ilk maçtan fena gaza gelen Jennings’i bulunca hem savunma hem de hücumda devleşti. Adam değişmelerde de kendi uzunlarından çok yardım alarak, Jennings’i zor şutlar kullanmaya zorladı. 23 şutunda 12 isabet bularak 27 sayı kaydetti ve 4ribaund, 6 asist, 2 blok ve 1 top çalmayla J-Smoove’a en büyük yardımı yaptı.

Biraz da maçın yıldızı(!) Brandon Jennings’den bahsetmesem olmaz. Savunmayla arasının hiç olmadığını biliyordum da ”Yılın Çaylağı” ödülü için oynamaya benzemiyor playofflar. Savunmasını geçtik, JoJo bir kilitledi, pir kilitledi çaylağı. Bu oyunculara neden “çaylak” deniyor tam onun cevabını gördüm sahada. Her olur olmazı dengi sanırsa daha işi çok zor çaylağın. 15 şut kullan 12’si isabetsiz. Eee hani sen takımın Bogut’la beraber yıldızıydın? Yok, olmadı kısaca. 4 tane de şutu bloklandı bu da cabası. Hani kullandığı şutlar boş olsa falan anlarız; ama hepsi savunmacısının önünde. Basit bir cross-over ardından şut denemesi. MVP ödülü için kasmasına gerek olmadığını söylesin arkadaşlarından biri Jennings’e.

Biraz da Ersan’dan bahsetmek istiyorum bu bölümde. Milli basketbolcumuz 10 şutunda 5 isabet bularak 13 sayı üretti ve işin daha da güzel tarafı 7’si hücumda olmak üzere 15 ribaund topladı. Zaten daha ilk yarıdan double-double’a imza atmıştı; ama nedense yine 24 dakika alabildi. İkinci yarıda hiç sayı üretememesine rağmen yine de herkesin beğenisini topladı. Bucks’taki tüm aksaklıklara rağmen (Salmons’ı biraz ayrı tutuyorum) o yine elinden geleni yaptı. Bu turda elenecekler çok çok büyük bir ihtimal; ama Ersan birkaç maç daha ribaund sezgisi konusundaki yeteneğini konuşturursa (özellikle ribaund, çünkü sayıyı istediği zaman bulacaktır. Zaten herkes vur patlasın, çal oynasın modunda) ismini ezberleterek döner ülkemize.

NOT:Atlanta bu galibiyetle evinde peş peşe 14. galibiyetini aldı. Daha da önemlisi 40 seneden sonra ilk defa bir seri de 2-0 öne geçti . En son 2-0’lık üstünlüğü 1970’de Chicago’ya karşı almışlar.

Maç içinde yedeklerden gelen katkılar arasında da Bucks’ın Hawks’a karşı ezici bir üstünlüğü var. Milwaukee yedekleri 40 sayı üretirken, Atlanta yedekleri muhtemelen “Yılın En İyi Altıncı Adamı” olacak Jamal Crawford’ı bünyesinde bulundurmalarına rağmen sadece 7 sayılık katkı verdi. Ribaundlarda ise Bucks 26’dayken, Atlanta sadece 3 ribaund çekebildi. Tabi bunda Ersan’ın katkısı büyük. Helal sana Ersan!

Lakers - Thunder Serisi 2. Maç (95-92)

İlk maçın ilk periyodunu görünce Lakers bu işi kasmadan 4-0 bitirir, Batı’da da rahat rahat şampiyon olur demiştim. Maçın devamında Westbrook pabucun pahalı olduğunu göstermiş ve Lakers’ın kanayan yarası guard rotasyonundaki yetersizlik, onun ekmeğine yağ sürmüştü. Hatta Durant bile ritmini bulamadığı halde sadece 8 sayı fark yapabilmişti Lakers maç sonunda. Maçın başındaki tespitimde yanıldım açıkçası. Dün geceki maç ise Oklahoma’nın bu seride en az bir maç alacağının habercisi gibiydi adeta. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu seriden bir 4-0 gelmeyecek; ama Lakers playoff moduna girmiş artık onu gördüm. Sezon boyunca var olan umursamazlığa sonunda bir çözüm buldular playoffların başlamasıyla. Bunu neye dayanarak söylüyorum hemen cevaplayayım. Lakers’ın 37 numaralı çakma sarışını(!) yetiyor bu gözlemin yapılmasına. Artest neden bu takıma dahil olduğunun cevabını gayet net bir şekilde verdi dün gece. NBA’in sayı kralı Durant’i ilk maç 24’te 7 ile 24 sayıda tutmuştu, 24 sayı çok olabilir; ama paralelinde şut yüzdesi çok düşüktü ve 4 top kaybına zorlamıştı. Bu maçta ise 26’da 12’ de tuttu. Daha da önemlisi genç yıldıza top kaybında kariyer rekoru kırdırdı. Toplam 8 top kaybı yaptı Drantula maçta. Ben bu kadar hırçın bir savunma beklemiyordum açıkçası. Resmen maç boyunca tek vücut gibi gezdiler. Ara sıra bu dövüş tebessüm bile oluşturdu yüzümde. Ama Oklahoma’da atmosfer çok daha farklı olacaktır. O nedenle OKC galibiyeti kesin gelir bana göre.

Bu sabah maçta eski Kobe’yi gördük sonunda. Son ayın formsuz yıldızı umarım kendine gelmiştir artık. Bu performansı sadece kenarda onu izleyen babasından ötürü ise Lakers’ın işi zor; ama ben işlerin zora girdiğini anlayıp sonunda mantıklı hamlelerde bulunacağı düşüncesindeyim. Son çeyrekteki 15 sayısı Lakers’ı saha avantajını kaybetmekten kurtardı tam anlamıyla. Buraya kadar iyi de şut performansında hala vasatı geçebilmiş değil ve bu sorunu çözmenin tek yolu var bana kalırsa: Az şut kullanmak. Son bir aydır %30’la atan bir süper yıldızla karşı karşıyayız. Dikkat ederseniz Kobe asist ve ribaund sayılarıyla sezon içindeki ortalamasının altında. Tamam, zor zamanlarda(aynı bugün olduğu gibi) dizginleri eline alması lazım; fakat bu takımda da Gasol, Bynum; Odom gibi yıldızların da olduğunu unutmamalı. Eğer beraber oynamayı başarabilirlerse, Bynum’ın bile sezon başındaki performansını yakalayacağını düşünüyorum açıkçası. Zaten Phil Jackson da bu konu hakkında şikayetini dile getirmiş maçtan önce. Maç sonunda da, Kobe’nin 39’una rağmen fikrini değiştirdiğini sanmıyorum açıkçası; fakat maç sonunda Kobe’nin takımını gayet iyi yönetmesi sevindirici bir nokta Lakerslılar adına.

Maçın sadece son bölümünü anlatmayı uygun görüyorum. Geri kalanı biraz farazi olacak çünkü. Thunder maçın bitimine 2:46 kala 88-86 öneyken Kobe’nin sayılarıyla Lakers, skoru 93-88’e taşıdı. Ardından Westbrook ve Green’le farkı 1’e indirdi Thunder. Yapılan faulün ardından çizgiye giden Kobe 2 atıştan birini sokunca OKC için bir umut doğdu; fakat Durant’in maçın bitimine 10 saniye kala kullandığı dengesiz üçlüğün ardından, ribaundu alan Gasol’e faul yapıldı. İspanyol yıldız da bir atışında isabet bulunca fark üçe çıktı. Sonrasında ise topu oyuna sokan Westbrook, Durant’i buldu. Durant’a Odom ve Artest baskı yapınca o da boştaki Green’e topu yolladı; fakat onun uzaklardan yolladığı şut isabetli olmadı ve maçı Lakers 95-92’lik skorla kazandı. Zaten Green de o ona kadar 6’da 1 üçlükle oynuyordu. Bu eşleşmeye hala ısınamayanlardan biri o da. Bir önceki maçta 12’de 4 ile atmıştı, dün gece de 11’de 2 ile ritmini bozmadı.

Maç için en önemli noktalardan biri de takımların süper yıldızlarının son çeyrekte yaptıkları. Kobe son 5 dakikada takımının 7 sayısına imza atarken, hiç de top kaybı yapmadı bu süre zarfında. Durant ise yalnızca serbest atışlardan iki sayı bulabildi ve 2 top kaybı yaptı. Tabi bunda maçın sonunda etkisini artıran Artest faktörü ve Artest’in savunmasına bağlı yorgunluk da var; ama en önemli dakikalarda sahne alamayarak başrolü Kobe’ye kaptırdı genç yıldız. Gasol ise çoğu alışık olduğumuz ikili oyunların sonucunda 25 sayı buldu. 5tane hücum ribaundu olmak üzere 12 ribaund çekti ve OKC’ye “Ben de buradayım!” mesajını verdi. Geçtiğimiz maçın aksine Bynum çok etkili olamadı maçta. Koç Jackson da dakika verdi ona; ama yararlanamadı genç pivot. 9 şutunda 3 isabetle 6 sayıda kaldı ve 10 ribaund topladı.

Oklahoma adına birkaç nokta varsa o da Durant, Westbrook ve yaptıkları 17 bloktur herhalde. Son iki maçtır Lakers’ı ortalama %39 şut yüzdesiyle tutuyorlar. 17 blok gerçekten müthiş bir istatistik ve bu istatistiğe 7 blokla katkı veren Ibaka’yı da tebrik etmek lazım. Maçların savunma kısmında şu ana kadar ellerinden geleni yaptılar. Sorunu hücumda aramak gerekiyor o halde. Kendi evlerinde yaptıkları maçlarda da bu yönlerini düzelteceklerdir tahminimce.

Blazers - Suns Serisi 2. Maç (90 - 119)

İlk maçta Suns’ın oyunu hızlandırmasına izin vermeyip, tempoyu sürekli düşürme çabasında olan Portland’ın bu düşüncesi amacına ulaşmıştı ve bu seneki playoff serilerinin ilk deplasman galibiyetini kazandırmıştı kendilerine. Açıkçası yaralı Portland’ın formda bir Suns karşısında böyle bir patlama yapacağını herkes gibi ben de aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Ancak playoffun güzelliği de bu değil mi zaten? 2 gün önce oynanan maçın yarasını kapatıp, serinin kopmaması için, bu kez daha tedbirli davranmalı ve evinde kimin söz sahibi olduğunu göstermeliydi Suns, aynen de bu doğrultuda başladılar maça…

Gentry savunmada; Roy’ın sakatlığından sonra Portland’ın hücumdaki en önemli kozu durumuna gelen Aldridge’i Collins, ilk maçın yıldızı Miller’ı Grant Hill, Rudy’yi ise Nash ile tutma kararını vermişti yine. Hücumda ise; Richardson-Rudy eşleşmesi Suns adına avantaj yaratabilecek gibi görünüyordu. Maçın başında Amare’nin yüksek posttan dağıttığı toplarla skor bulmaya çalışan Suns, bu hücum setinde çok da başarılı görünmezken, Portland da Camby ile üst üste orta mesafe şutlarında yararlanamayınca kısır bir maç başlangıcı izlemiş olduk. İlk maça oranla bu maça savunma yönünde daha istekli başlayan Phoenix, potasında ilk 4 dakikada yalnızca 5 sayı gördü. Portland’ın kaçan şutları sonucu hızlı hücumlara çıkıp oyunun temposunu arttırma fırsatı bulan Suns, Nash’in önderliğinde sayılar bulmaya başladı ve bu bölümde skor üstünlüğünü ele geçirdi. Collins’in yerine oyuna giren Frye’ın Aldridge savunmasında etkili olması ve Jason Richardson’ın dış şutlarından bulduğu sayılarla farkı henüz ilk yarının ortalarında çift hanelere çıkaran ev sahibi ekip, McMillan’ı mola almaya mecbur bıraktı. Gelen molanın ardından hücumda biraz daha organize görünen Portland, içeriyi zorlayarak aldığı faullerle serbest atış çizgisinden sayılar bulmaya başladı ve çeyrek bitiminde farkı 6 sayıya kadar indirdi(32-26). Ancak, Portland adına bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi, zira henüz ilk çeyrekte Nash 9 asist, J.Rich ise 15 sayıya ulaşmıştı bile.

Sezon içinde Suns maçlarını dikkatli izleyenler bilecektir, Gentry maç içinde zaman zaman Amundson-Frye-Dudley üçlüsünü birlikte oyuna sürüyor. Bu oyuncuların dinamizmi ve savunmadaki arzuları Suns’ı oldukça kaliteli bir savunma takımı haline dönüştürüyor. İkinci çeyreğe de bu üçlüyle başlamayı tercih etti koç, verimini de kısa sürede aldı. Amundson’un hücum ribauntlarındaki etkinliğine Barbosa’nın attığı sayılar eklenince 4-0’lık seriyle çeyreğe giren Suns farkı yeniden çift hanelere çıkardı. Aynı bölümde Bayless ve Aldridge’in ikili oyunlarını Frye’ın show uplarıyla bozan Suns, Dudley’in de pota altına indirilen toplarda ikili sıkıştırmaya gelmesiyle ilk 4 dakikada potasında yalnızca 2 sayı gördü. Takımın hücum sıkıntısını gidermek için mola alan Millan 4 kısaya ve alan savunmasına döndü. Hücumda bu taktik iyi sonuç verse de, savunmada Grant Hill’in ceza şutlarına engel olamayan Portland farkı da kapatamadı haliyle. İki takımında sayı üretmekte zorluk çekmediği bu dönemde fark aynı seviyede devam etti ve devreye 63-49 Phoenix üstünlüğüyle girildi.

Devrede gözüme çarpan notlar: Hücumda Portland’ın çok şeyler beklediği Aldridge, saha içi isabeti bulamadan, faul problemi nedeniyle uzun süresini de kenarda geçirdiği ilk yarıda yalnızca 3 sayı üretebildi. Ayrıca; Suns’ta Grant Hill’in şut kaçırmadan bulduğu 16 sayı, Nash’in 12 asistine karşılık Portland’ın yalnızca 5 asistte kalması, ligin en etkili dış şut takımlarından olan Suns’ın devre boyunca üç sayı çizgisinin gerisinden 9 sayı bulmasına karşın 63 sayıya ulaşması da dikkat çeken diğer notlarımdı.

Üçüncü çeyreğe karşılıklı basketlerle başlandı. Suns adına ilk devredeki etkili oyunlarını sürdüren Richardson-Hill ikilisine pota altından bulduğu sayılarla Amare de eklendi. Buna karşın ilerleyen dakikalarda yalnızca Aldridge ile skor üretebilen Portland farkın açılmasına engel olamadı. Çeyreğin ortalarına doğru iyiden iyiye gevşeyen ve adam paylaşımını çok kötü yapan Portland savunması karşısında Suns, farkı ilk defa 20lere çıkarmayı başardı. Boş döndüğü ender hücumlarda da iyi geriye koşan Phoenix savunması karşısında kısıtlı hücum silaharıyla sayı bulmakta çok zorlanan Blazers, teslim bayrağını da yavaş yavaş çekmeye başladı üçüncü çeyreğin ortalarında. Ev sahibi ekibin seyirci desteğini de arkasına almasıyla hücumda iyice bocalayan Blazers, top kayıplarıyla rakibin birlikte hızlı hücumlarına da engel olamayınca son çeyreğe 94-68 geride girdi. Çeyreğin son pozisyonunda Nash’in savunmasındayken omzundan sakatlanan Batum ise, karşılaşmayı tamamlayamadı. Son çeyreğe yedek oyuncularıyla başlayan Millan, farkın kapanmayacağını anlayınca normal sezonda dahi çok fazla forma şansı vermediği Patrick Mills-Jeff Pendergraph-Travis Diener gibi isimleri parkeye sürdü ve bu hamleyle bir nevi, Suns’ın seriyi eşitlediği de tescillenmiş oldu.

Maçtan Notlar: Karşılama boyunca Phoenix’in etkili savunması karşısında çok zorlanan Blazers oyuncuları %38 saha içi isabetinde kaldı. Buna karşın oyunun temposunu bir türlü düşüremediklerinden 119 sayı gördüler potalarında. Suns defansının, pas kanallarını iyi kapatması sonucu yalnızca 12 asist üretebilen Portland, bu kategori de Nash’in 4 asist gerisinde kaldı. 11’de 10 ile 20 sayı bulan Hill, maçın koptuğu dönemlerde Jason Richardson ile başroldeydi. Bu kadar hızlı tempoya rağmen takım olarak karşılaşmayı 6 top kaybıyla tamamlayan Suns alkışı hak ediyordu. Ayrıca boyalı alan sayılarında rakibine 58-38 üstünlük sağladı Suns, bu farkın temel sebebi de kısalarının Portland’ın bomboş pota altında cirit atmasıydı bence.

Serinin Gidişatı: Bu maçta sağ omzundan sakatlanan Batum seriye devam edecek mi şu an için bilmiyorum. Kağıt üzerinde çok önemli bir eksiklik gibi görünmese de zaten dar olan Portland rotasyonu böyle bir yarayı kaldıramaz şahsi görüşüm. Şimdi seri Rose Garden’a taşınıyor, orada kendilerini ne kadar ateşli bir seyirci topluluğunun beklediğini biliyordur Suns oyuncuları. Ama bugün bir kez daha gördük ki sadece seyirci desteğiyle kapanacak kadar küçük bir fark yok bu iki takım arasında. Portlandlılar oyunlarının maksimumunu ortaya koymalı ve üst düzey mücadele etmeli, bu sayede bir ihtimal firesiz geri dönebilirler Arizona'ya ama işleri çok zor.

Celtics - Heat Serisi 2. Maç (106 - 77)

Maçın ilk çeyreğinin büyük bölümünü internet bağlantım sebebiyle seyredemedim. İzlemediğim dakikalarda Celtics önce 4-11 öne geçse de Wade’in 6 sayısı ve Chalmers ile Q-Rich’in üçlükleri sayesinde skor 16-19 olmuş. Ayrıca epey ilginç bir not, O’Neal bu bölümde biri Perkins, dördü ligin en fazla blok yiyen oyuncusu Glen Davis’e olmak üzere 5 blok yapmış. Maçı da öyle tamamlamış zaten. Alınan mola sonrası izlemeye başladığım bölümde Celtics’in bu çeyrekteki 4 sayısı da Pierce’dan gelirken Chalmers bitimine doğru attığı üçlükle 6. sayısına ulaştı ve çeyreği 23-23 eşitlikle kapadı.

İkinci çeyreğe Erik Spoelstra Wade’i kenarda dinlendirerek başlamayı tercih etti fakat süper yıldızından yoksun Miami oyuncuları başta ipleri eline almaya çalışan O’Neal olmak üzere sürekli şut kaçırdılar. En sonunda Heat 9 şutta sadece 2 isabet bulunca alınan mola sonrası Wade oyuna girmek zorunda kaldı ancak Boston bu çeyrekte 10 sayıya ulaşmıştı bile. Wade girdikten sonra da inatla arkadaşlarını oynatmaya çalıştı ve bu hiç de iyi sonuçlanmadı. Celtics bir önceki maçın sonunda yaptığı gibi müthiş yardım savunmaları getirdi, rotasyonda da çok iyi işler yaptılar ve bu andan itibaren bütün maçı kontrolleri altına aldılar. Öyle ki, ulaştıkları 21’e 0’lık seri bile Miami’yi ne kadar aciz bıraktıklarını anlatmıyor. 8 dakika boyunca basketi geçtim, serbest atıştan bile sayı bulamayan Miami Heat, Beasley ve Wade’le bitime doğru ancak 10 sayıya ulaşabildi. Bu 10 sayı Heat tarihinde bir çeyrekte ulaşılan en düşük skor. Şut yüzdelerini bilmiyorum ama onun da en düşüklerinden biri olması muhtemel.

İkinci yarıya başlarken artık kaybedecekleri kesin olsa da Miami oyuncuları bir silkinir, hiç olmazsa playoff havası içinde bir şeyler çabalarlar vazgeçmediklerini belirtmek için dedim ama karşılarında sahanın iki tarafında da hiç acımayan bir Celtics vardı. Maçın geri kalanında dökülen Beasley’den iki basket geldi başlarda ama Boston ekibi seriye kaldığı yerden devam etti. Glen Davis içeride Jermaine O’Neal’dan intikamını alırken Ray Allen üst üste attığı üçlüklerle seyirciyi coşturdu. İkinci çeyrektekini de eklersek Celtics 44-8 gibi inanılması güç bir seriyle maça üçüncü çeyreğin ortasında son noktayı koydu. Doc Rivers son periyodun başlangıcından kısa bir süre sonra ilk beş oyuncularını kenara aldı, yayıncı TNT de Chuck, Ernie ve Kenny'nin geyikleri eşliğinde Trail Blazers-Suns maçına döndü zaten. Hani Amerikalıların kullandığı “owned” tabiri vardır. Miami ve Celtics’in maçtaki ilişkisi tam olarak buydu.

Oyunculara geçersek, Wade inanılmaz seri sonunda topu domine edip ipleri eline alması gerektiğini çözdü ama iş işten çoktan geçmişti. Üst üste bulduğu üçlükler sadece skoru değiştirmeye yetti. Zaten kendisini maça verdiği şut çekmekten çok içeri girmeyi tercih ettiğini hepimiz biliyoruz. İlk yarıda daha çok takım arkadaşlarının oyuna ısınmasını istediğini anlayabilirim ama bana kalırsa takımı zor durumdayken de son derece pasif kaldı. 18’de 11’le 29 sayı atıp 5 de asist eklemesi çok iyi bir maç çıkardığı anlamına gelmesin yani. Tabii Jermaine O’Neal’ın 10’da 1’le 2 sayıda kalması, ilk beşteki diğer oyuncuların sadece 22 sayı bulabilmesi, ribaundlarda 50’ye 33; asistte 26’ya 16 geride kaldıkları gibi okurken nefes kesen etkenler varken suçu tutup Wade’e atmak çok saçma olur.

Boston cephesine geçmek gerekirse, savunmalarına zaten değindim. 2. ve 3. çeyrekte rakibe neredeyse hiç açık vermediler. Kişisel performans olarak en fazla öne çıkan isim ise Garnett’in yokluğunda sahaya yansıttığı enerjisiyle Glen Davis. Savunmada adamını bir iki kere kaçırsa da Beasley’nin kafası maçtan epey uzakta olduğu için Miami bu eşleşmede avantaj sahibi olamadı. Hücumda zaman zaman orta mesafesini konuşturdu, yeri geldi içeride iyi pozisyon alıp Perkins veya Rondo’nun asistleriyle (yediği moral bozucu 5 bloğa rağmen) potayı buldu, teke tek kaldığı pozisyonlarda ise içeri girip teması sağladı. Kısacası hücumda sahip olduğu her silahı ekstra çabasını da ekleyerek kullandı. Saha içinden 14’te 7, serbest atış çizgisinden de 9/11 atarak 23 sayı buldu, bunun yanında 8 de ribaund aldı. İkinci yarıda destan yazan isimlerden birisi de Ray Allen’dı. Hele üçüncü çeyrekte 6’da 5 üçlük isabeti buldu ki bunların hepsi de aynı köşeden geldi. Tabii 6’sının da bomboş üçlük olduğunu eklemek lazım. Hepsini kendi noktasına kaçarak yarattı ama 3.’den sonra zaten Miami’nin gereken önlemi alması gerekirdi artık. 13’te 9’la şut atarak (9’da 7 üçlük) serbest atış çizgisine hiç gitmeden 25 sayıya ulaştı Ray Allen. Pierce ilk yarı dışında pek ortalarda gözükmese de ona gerek duyan olmadı. Rondo 8 sayı 12 asist 7 ribaund rakamlarına ulaşırken Perkins içeriye giren Heat oyuncularının neredeyse tümünün şutunu bozdu. Ve hepsinden önemlisi, karşılarındaki ekip ne kadar felaket oynamış olursa olsun Boston’ın sezon içinde yaşadığı maçtan kopma anlarına tanık olmadık.

Ben yine de Miami’deki maçlarda ilk olarak Wade’in tüm gücüyle asılmasını bekliyorum. Sonuç olarak Celtics’i ne kadar övdüysek de Heat’in evinde bu derece dökülmesi çok zor. Cuma günkü maçtan sonra konuşmak daha sağlıklı olur sanki.

20 Nisan Playoff Programı

21 Nisan Çarşamba 02:00 (NBA TV) / Milwaukee Bucks - Atlanta Hawks
21 Nisan Çarşamba 03:00 / Miami Heat - Boston Celtics
21 Nisan Çarşamba 05:00 (NBA TV) / Portland Trail Blazers - Phoenix Suns
21 Nisan Çarşamba 05:30 / Oklahoma City Thunder - Los Angeles Lakers


Gecenin en erken maçı olan Bucks - Hawks hariç diğer bütün maçlar ilgimi çekiyor. Hawks'un kazanmasını bekliyorum. Skiles, Mbah a Moute'yi JoJo yerine Josh Smith'in başına verirse daha iyi durduracaklardır Hawks'ı, çünkü Salmons da JoJo'yu zaten Mbah a Moute kadar savunacaktır bana kalırsa...

Heat - Celtics arasındaki maçta gergin bir atmosfer olacak. Özellikle de Q-Rich için. Sağlam tepki çekecektir The Garden'ı dolduracak olan taraftarlardan. Belki seyirciyi ve Celtics'i ateşleyen adam olmuştur Q-Rich farkında olmadan. Bu gece Garnett'in cezasına rağmen Celtics rahat bir şekilde kazanırsa, bunun altında yatan neden 'gaz' olacaktır bence. Ayrıca Celtics ilk maçta, son 15 dakikaya kadar sürünse de bugün kazanacaklarını düşünüyorum.

Blazers - Suns serisinin ilk maçını izlemediğim için birşey söylemem zor. Ama boyalı alanda rakibin gözünü korkutan Robin Lopez'in yokluğu Suns'ı biraz etkiliyor sanki. Yine de Blazers'ın her maç bu kadar efektif hücum etmesi zor gibi. Suns elbette favori olarak çıkıyor maça.

İlk maçta Westbrook'un Fisher'ı denize döktüğünü izledik, muhteşem oynadı genç guard ve işin ilginç tarafı maç boyunca doğru kararlar verdi. Hatta abartılı konuşayım, ben yanlış verdiği bir kararı hatırlamıyorum maçtan... Birazcık daha tempoyu arttırıp Green'i o şekilde kullansalar Lakers'ı çok zorlayacaklar. Nitekim hızlı hücumlarda Gasol daha orta sahayı geçerken Green'in 2-3 kere fast-break bitirdiğine şahit olmuştuk. Gasol'e karşı ufak tefek birini oynatacaksanız ve bu oyuncunun şutu da ortalamanın aşağısındaysa, Gasol'ü biraz koşturmanız gerekli bence. Tabii en önemli olayı sona sakladım, Thunder kazanacaksa Durant'ın 7/24 isabetten daha iyi bir yüzdeye çıkması lazım, bunu da Artest'e karşı seri boyunca 1 bilemediniz 2 maçta başarabilir diye düşünüyorum. Kobe bir daha bu kadar kötü oynamaz diyemiyorum kesin bir dille, çünkü hala dinlenmiş değil ve formundan çok uzak göründü. Yine de Lakers'ın Bynum-Gasol ile çok büyük avantaja sahip. Thunder'ın Ford Center'da tempoyu daha rahat yükselterek Lakers'ı en azından 1 maç yeneceğini düşünüyorum ama Staples Center'da eller titrer, işleri zor...

20 Nisan 2010 Salı

Murat Murathanoğlu'ndan Enes Kanter Değerlendirmesi

Türkiye'de NCAA ve NBA (son zamanlarda ne kadar yakından takip ediyor bilmiyorum) konularına herhalde en hakim kişidir Murat Murathanoğlu. Enes Kanter konusunda detaylı bir yazı yazmış dün. Aslında biraz eleştiri yazısı diyebiliriz ama kesinlikle çok bilgilendirici ve okunmalı. Şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Anıl'a da teşekkürler yazıya blog'unda yer verdiği için.

Yazıyla ilgili kafama takılan birşey var. Enes'in Kentucky'deki koçu Calipari'nin oyuncularına verdiği değer ile Enes'in niye Fenerbahçe'de kalmadığına yönelik eleştiriler var. Ama Anıl'dan öğrendiğim kadarıyla Fenerbahçe Enes'e 5 senelik kontrat önermiş bu 5 sezon içerisinde bir takım Enes'i draft etse acaba Fenerbahçe 500.000 dolar karşılığında gönderir miydi Enes'i? Yoksa takımda mı tutardı? Pek çok Avrupalı yıldızın bu yüzden senelerce NBA'e adım at(a)madığını biliyoruz. Enes burada kalsa, böyle bir risk almış olmayacak mıydı? Ayrıca Enes'in draft'ta alt sıralara düşmesinden bahsedilmiş ancak bu Avrupa'da kalsaydı daha yukarı çıkacağı anlamına gelmiyor. Yani Avrupa'da 25-10 yapsa, NCAA'de yaptığı 20-10'a göre çok daha ufak bir başarı olarak görülecekti bile diyebiliriz... Kaldı ki Nike Hoop Summit sonrası 2. sırada gösteriliyor 2011 draft'ında.

Bulls - Cavaliers Serisi 2. Maç (102 - 112)

Cleveland maça yine Shaq’i kullanarak başladı ancak serinin ilk mücadelesinde cümle aleme rezil olan Noah, bu sefer dersine daha iyi çalışmış gibiydi. Shaq, topu potanın uzağında aldığı pozisyonlarda maç boyunca post up yapmakta zorlanıp pas vermeyi tercih etti, yakına geldiği bir iki pozisyonda da faulle durduruldu. Oturaklı oynayan Cleveland’ın karşısındaki Bulls’un hücum şeması orta mesafeli şutlardan ibaret olmasına rağmen ilk çeyreğin büyük bölümü yakın geçti. Ancak fark 1’e kadar inmişken ilk önce Moon’un üçlüğü ve ardından LeBron James’in 6 sayısıyla kısa sürede 10’a kadar yükseldi. James demişken, çaylak James Johnson oyuna girip LeBron’a yaptığı agresif savunmayla taktirimi kazansa da cesaretinin bedelini LeBron’un posterine girerek ödedi. Brad Miller ve Flip Murray’nin sayılarıyla farkı az da olsa kapayan Bulls çeyreği 22-28 geride bitirdi.

İkinci çeyrekte Cleveland hücumda LeBron’un yokluğunda zorlansa da yaratıcılıktan uzak basketlerle farkı korumayı başardılar. LeBron bunun üzerine oyuna girdi ama Bulls’ta Murray, iyi şut atamayan Hinrich’in açığını çok iyi kapadı. Üst üste bulduğu sayılarla farkı 2’ye kadar indirdi tekrar ama LeBron’dan cevap gecikmedi. Bu çeyrekte yaşanan en önemli gelişme iki takımın hücumda yaptıklarının yer değiştirmiş olmasıydı. Cleveland oyuncuları başta Lebron olmak üzere uzak mesafeli şutlarda yoğunlaşırken Chicago takım olarak içeri yüklenmeye başlamıştı. Yardım savunmasını çok iyi yapmasıyla bilinen Cavaliers, bu konuda hiç iyi değildi. Zaten yazının sonunda vereceğin birkaç istatistik iki takımın da defanstaki durumunu anlatacak. Neyse, hücumlar yer değişti diyorduk. İlk çeyrekte pas odaklı oynamasına potaya giderek bulduğu basketlerle 10 sayı 5 asistle bitiren Lebron’a bu çeyrekte Chicago oyuncularından şut davetiyesi geldi. O da bunları neredeyse hiç kaçırmayarak cevapladı. Üçlük çizgisinin biraz önünden 3 hücum üst üste şut soktu ve içeriden kolay sayılar bulup rüzgarı arkasına alan Chicago’nun maçı koparmasına izin vermedi. Chicago’nun ilk yarıda skoru bu kadar yakın tutabilmesinin sebeplerinden biri de başta Noah olmak üzere aldıkları hücum ribaundlarıydı. İlk yarıda 8 hücum ribaundu aldılar, çoğu sayıyla sonuçlandı. Özet olarak LeBron’un şutları ve Noah’ın mücadeleciliğinden oluşan çeyreği önde bitiren ekip 50-52’lik skorla yine Cavaliers oldu.

Bulls ikinci yarıya Cavaliers pota altını kontrolü altına alarak başladı. Noah, Gibson ve Deng’in bulduğu sayılarla Cleveland’a karşı ilk defa öne geçtiler. Lebron Cleveland’ın sayılarının çoğunu yine kendi üretse de az biraz Jamison ve Mo Williams’ın yardımını da aldı. Maçın bu bölümü gerçekten zevkli bir çekişmeye sahne oldu. Son bir buçuk dakikada iki takım da içeride kolay basket imkanı vermeyince tek sayı Ilgauskas’ın kullandığı serbest atıştan geldi ve takımlar son çeyreğe 77-77 eşitlikle girdi.

Maçın başından beri Cleveland’ın yatıp yatmadığını düşünüyordum. Maçı vermeleri çok düşük ihtimal duruyordu gözümde, son çeyrekte 15-2 gibi bir seri yakalayıp galip ayrılacaklarını düşünüyordum. Bir bakıma öyle de oldu ancak beklediğim gibi değil. Benim tahminim, bu sene bir Boston maçında yaptıkları gibi “Biz sizden üstünüz ve istediğimiz zaman rahatça yeneriz” tarzı bir performans gösterip son çeyrekte rakiplerini ezecekleri yönündeydi. Maçı kazandılar ama Bulls’a boyun eğdiremediler. Kazanmalarının en büyük sebebi LeBron’un bu çeyrekte attığı saçma sapan 15 sayı. Bir tanesi Noah’ın ellerinin üzerinden attığı üçlük olmak başta üzere neredeyse hepsi şutlardan geldi. Ayrıca maçın büyük bölümünde olduğu gibi Bulls oyuncuları uzakta durup rahat şut atmaya da şevk etmemişlerdi onu; LeBron ısınmıştı artık, hatta yanıyordu. Bu yüzden Chicago ekibi açılan farkı çabalayarak yine 1’e indirse de Moon’un önemli üçlükleri ve Lebron’un şut performansıyla 3 dakika kala maçın galibi belirlendi ve başından beri yakın geçen maçı Cleveland 102-112 kazandı.

LeBron’un performansından yazı boyunca bahsettim zaten, playoffların ilk iki gününde gördüğümüz Carmelo ve Nowitzki ayarındaydı gerçekten. 23’te 16’yla 40 sayıya ulaşıp 8 ribaund 8 asist ekledi yanına. Jamison çok etkili oynamasa da 14 sayı üretmeyi başardı. Cleveland adına LeBron’un ardından en fazla farkı yaratan isim, hepsini kritik anlarda attığı 4 üçlükle 12 sayıya ulaşan Jamario Moon oldu. Chicago’da öne çıkan isimlerin başında sürekli mücadele eden ve iki pota altında da müthiş işlere imza atan Joakim Noah geliyor. 18’de 10’la 25 sayı atarken 7’si hücumda 13 ribaund çekti. Cleveland için yaptığı yorumlar yüzünden maç boyunca taraftarın tepkisini üzerinde topladı ama bu onu pek etkilemedi. Derrick Rose da deliciliğini pek kullanmasa da orta mesafeli şutlarında yüksek isabet oranı tutturdu. Ayrıca son çeyrekte de Cavaliers üstünlüğü ele geçirmişken birkaç önemli baskete imza attı ama takımının geri gelmesine gücü yetmedi. Maçı 23 sayı 8 asistle tamamladı, tabii 23 sayıyı 24 şutta attığını da belirtmek lazım. 20 sayı 6 ribaund 5 asistle oynayan Deng ondan çok daha etkili bir oyun çıkardı.

Yazıyı bitirmeden iki takımın yaptığı savunmalara da değinmek istiyorum. Öncelikle Bulls topa sahip çıkıp iyi paslaşsa da 25 asiste karşı sadece 4 top kaybı yapmalarında Cleveland’ın payı büyük. Yardım savunmalarını oldukça kötü yapıp içerinde kolay sayılar yemelerinin yanında topa da iyi baskı yapamadılar görüldüğü gibi. Chicago da LeBron’un şut atmasına izin verdikleri başta olmak üzere pek çok pozisyonda adamını iyi savunmadı. Moon’un attığı 4 üçlük de bomboştu mesela. Zaten Cleveland’ın %56’yla şut atması da bunun sonucu. Onun dışında liderliğin 17 kere isim değiştirdiği mücadelenin büyük bölümü zevkliydi. Geri kalan maçlardan Chicago’da oynananların en az bir tanesinin yakın geçeceğini düşünüyorum ama Bulls’un maç alacağından emin değilim.

Jazz - Nuggets Serisi 2. Maç (114 - 111)

Normal sezonun en skorer takımlarından ikisini karşı karşıya getiren serinin ilk maçı, bu yöndeki beklentileri fazlasıyla karşılamıştı ve ben de bu maçın, hücum basketbolunu seven izleyiciler için bulunmaz bir nimet olduğunu düşünmüştüm. Bence bulunmaz nimetti, çünkü takımlar her ne kadar hücumu ve tempoyu sevse de sonuçta burası playofftu ve mutlaka zamanı gelecek, savunmalar konuşacak ve skor limitleri 200 civarına düşecekti. Beklediklerim, düşündüklerim 3.çeyreğin ortalarından itibaren gerçekleşti. Maça birazdan değineceğim, ama öncesinde maç başlamadan önceki düşüncelerimi yazayım. Kirilenko’dan sonra Memo’yu da sakatlığa kurban veren Jazz’da bu gelişmenin ardından hücumun derinlik kazanacağını, Jazz uzunlarındaki iç-dış dengesinin nihayet sağlanacağını düşünüyordum. Çünkü, Boozer zaten itiş kakışı sertliği sevmeyen, hücumda genellikle yüksek posttan ve yüzü dönük oyunu seven bir oyuncu. Mehmet de aynı şekilde Jazz hücumlarında genellikle potaya yakın oynamıyordu. Ancak gerek Millsap, gerekse Fesenko ve Kuofos(sınırlı yetenekleriyle) daha çok boyalı alanı kullanmayı seven oyuncu tipleriydi. Savunmada ise, Jazz’ın yumuşak karnı olan uzun rotasyonunda daha önce buraları hiç oynamamış olmaları nedeniyle herkesten daha istekli olacağını düşündüğüm, hem oynamaya aç hem de haddinden fazla sert ancak oyun zekaları ve skor katkısı Memo’nun yanına bile yaklaşamayacak iki uzun çarpıyordu göze.

Bu şartlar altında başladı Pepsi Center’daki karşılaşma. Memo’nun yerine ilk 5’te Fesenko vardı Utah adına ve Nene’yi savunuyordu. Ayrıca Deron Williams- Chauncey, Miles ise Carmelo ile eşleşmişti Nuggets hücumlarında. Utah hücumlarında ise, Afflalo-Deron Williams’ı, Chauncey-Miles’ı adam adama almıştı. Dentley’e göre bu sayede hem ligin üst düzey savunmacılarından Afflalo ile Deron Willimas kitlenmiş olacak, hem de Billups savunmada çok fazla yorulmayacak ve hücumda daha verimli olacaktı. Utah’ta ilk opsiyon Deron Williams’ın topu hızlı getirip savunma yerleşmeden skor bulma çabası, buradan sonuç çıkmazsa tepede oynanan pick’n rolllerdi. Nuggets ise Carmelo üzerinden isolation offense ile skor bulmaya çalışıyordu. İlk dakikalarda Nene’nin hücumda Fesenko’ya üstünlük sağlaması ve rakibin yaptığı top kayıplarıyla bir anda öne fırlayan Nuggets ilk 4 dakika içinde skoru 13-6’ya taşıdı. Bu dakikadan sonra sahneye çıkan Deron, maç boyunca sürecek olan hücum dominasyonuna start vermiş oldu. Yaptığı top kayıplarına rağmen Deron’ın hücumdaki etkinliğiyle oyuna tutunan ve farkın açılmasına izin vermeyen Utah, Fesenko-Millsap değişikliğiyle birlikte savunmada da Nene’ye çözüm üretince oyunun hakimiyetini ele geçirdi. Skor üretmekte oldukça zorlanan Nuggets, hücum setinde değişikliğe gitti ve Carmelo’nun post up oyunu yerine, uzunların dışarıdan kısa curve cutlarına indirdiği paslarla etkili olmayı denedi. Bu değişiklik bir nebze de olsa etkili olurken, savunmada Deron Williams’ı durduramayan Nuggets, ilk çeyreği 33-30 geride kapattı.

İkinci çeyreğe Lawson, JR,Carmelo, Nene ve Andersen gibi oldukça atletik bir 5’le başlayan Nuggets’ta Melo oyun içinde aktif dinlenmeye geçti ve genellikle durduğu yerden Denver kısalarına screen yapma vazifesi gördü hücumda. Bu dakikalarda JR Smith’ın, savunmacısı Korver’a karşı bir türlü hızını kullanma çabasına girmemesi de dikkatimi çekti. Korver’ı da bire birde geçmeyeceksen kimi geçeceksin be JR. İkinci çeyreğin başından itibaren her iki takım adına da çalınan ucuz faul düdükleri sonunda sık sık serbest atış çizgisine gidilmesi, oyunun bundan sonraki gidişatı hakkında yavaş yavaş haberdar ediyordu bizi. İlerleyen dakikalarda Denver hücumda durağan olsa da skor üretmeyi başarırken, Utah kısaları, uzunlarını pota altında iyi görüyor ve onlara kolay sayı fırsatı yaratıyorlardı. Çeyreğin son bölümünde ortaya çıkan Boozer’ın, yüksek posttan üst üste bulduğu sayılara Utah savunmasının bu bölümdeki sertliği de eklenince fark yavaş yavaş açılmaya başladı. Rakibine devrenin son 4 dakikasında potayı dahi göstermeyip 5 top kaybına zorlayan Jazz, maçın en büyük farkını yalayıp devreyi 63-51 önde kapattı.

İlk yarının dikkat çeken notları: Deron Williams 23 sayı, Boozer ise 16 sayı ile takımın en etkili isimleriydi. Carmelo düşük yüzdeyle 16 sayı üretti ve çok az kenarda kaldı. Denver %41 ile hücum ederken, Utah %68 ile ilk devreyi tamamladı (bu yüzde Utah’ın playoff rekoru oldu). Hücum ribaundlarında iki takım da etkili değildi. Utah’ın sertliği ilk yarının geneline yansımadı ancak Denver topu iyi çeviremeyince ikinci çeyrekte skor üretmekte çok zorlandı. Ayrıca bir diğer dikkat çeken nokta, oyunun temposuna bağlı olarak iki takımın da yaptığı top kayıplarıydı(18).

Üçüncü çeyreğe Afflalo’nun Deron Williams’a yaptığı tam saha baskıyla başlayan Denver, savunmada Boozer’ı durduramadı. İlk yarının sonunda hücumda kaybettiği ritmi uzunlarından bulduğu sayılarla yeniden yakalayan Nuggets, hücumdaki arzusunu savunmasına yansıtamayınca Dentley mola almak zorunda kaldı. Bu molayla birlikte Denver özellikle Nene ve Carmelo’nun agresif savunmasıyla kaptığı topları hızlı hücumlarla sayıya çevirince fark yavaş yavaş erimeye başladı. Özellikle bu bölümde Martin’in de gazlamasıyla iyice ateşlenen seyirci desteğini de arkasına alan Nuggets 14-0’lık seriyle skoru 76-76’ya getirdi. Çeyreğin sonlarına doğru Korver’ın bulduğu üst üste dış şutlarla birlikte üst üste 6 hücumdan sayı çıkaran Utah son çeyreğe de 88-82 önde girdi.

Son çeyreğin ilk iki dakikasında hızlı hücumlardan bulduğu 10 sayı ile rakibini yakalayan Denver, oyunda dengeyi sağladı. Bu bölümde Billups’ın yaptığı etkili savunmada yorgunluğun etkisiyle de kaybolan Deron Willimas, takımı adına pek varlık gösteremezken, her iki takım da serbest atış çizgisinden skor üretmek zorunda kaldı. Karşılıklı sayılarla geçen çeyreğin son dakikalarına ise hatalar damgasını vurdu. Bir tarafta Denver; diğer tarafta Utah playoff seviyesine yakışmayacak kadar basit top kayıpları yaparken, maçın hakemleri de çaldığı hatalı düdüklerle maçı çekilmez hale getirdi. Yapılan top kayıplarında savunmanın nerdeyse hiç bir etkisi yoktu, tamamen bireysel yeteneksizlikler sonucu yapılan bu top kayıpları, izleyenlere bir playoff maçından çok kolej ligi maçı havası verdi. Yaptığı 4 hücum faulün ardından bir de gereksiz savunma agresifliğiyle son faulunu alan Melo, oyun dışında kalınca Denver da bir nevi teslim bayrağını çekmiş oldu. Son 6 saniyeye 3 farkla geride giren Denver, Chauncey’in son saniye şutunda isabet bulamayınca salondan 114-111 mağlup ayrılarak saha avantajını kaybetmiş oldu.

Maçtan Notlar: İki takımın da seri boyunca bench katkısını minimum düzeyde sağlayacağını öngördüğümüz bu seride Utah’ta kenarda gelerek 31 sayı üreten Millsap-Korver ikilisi maçın dönmesinde kilit rol oynadı. Ayrıca son dakikalarda yorgunluğun etkisiyle oldukça durgun görünen Deron Williams, maçın genelinde Utah hücumlarını iyi yönlendirdi ve galibiyette başrol oynadı. Denver cephesinde ise, ilk maçta 42 sayıyla playoffa müthiş giren Carmelo, kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını görmedi ve kendi zorlamalarıyla skora gitmeye çalıştı. Bakmayın 32 sayısı olduğunu 25’te 9 saha içi isabetiyle oynadı, 5 top kaybı yaptı ve 6 faulle takımını son anlarda yalnız bıraktı süperstar. Maçın başlarında çok tutuk bir görüntü çizen Billups, özellikle ikinci yarıda Deron Williams’ın savunmasında etkili olurken, maçı uzatmaya götürme şansını iyi değerlendiremedi. Yukarda bahsettiğim gibi maça damgasını vuran bir diğer konu da top kayıplarıydı. İki takım da çok acemice top kayıpları yaptı ve adeta maçı birbirine hediye etme yarışına girdi. Ayrıca maçın en dikkat çeken noktası, her iki takımın toplamda 91 kez serbest atış çizgisine gitmesiydi.

Serinin Gidişatı: Açıkçası iki takım da çok istikrarsız ve izleyenlere güven vermiyor. Utah saha avantajını kazandı ancak, onlarda da eksikler çok ve rotasyon son derece kısıtlı. Serinin uzaması durumunda çok zorlanacakları açık. Son olarak serinin galibi kim olursa olsun bu oyun anlayışıyla çok fazla ilerleyebileceğini sanmıyorum.

Aktris Garnett Bugünkü Maçta Cezalı


Link
Daha uzun versiyonu için tık

Aslında haber 18'ini 19'una bağlayan gece Magic-Bobcats maçı sırasında çıktı ama blog'da bir sürü yazı içinde kaynamasın diye vermedim. Neyse cezanın nedeni aşağıda...

Celtics - Heat ön incelemesinde Q-Rich ile Pierce arasında geçmişte bir tartışma hatta kavga yaşandığını, bu eşleşmeye dikkat edilmesi gerektiğini yazmıştım. Tam olarak bu ikili arasında bir olay çıkmasa da, dolaylı yoldan Garnett ile Q-Rich kapışmıştı Heat-Celtics maçında. Hatta maçtan sonra Q-Rich, Pierce ile Garnett'e "Birer aktris ikisi de. Onları sevmiyorum. Bunu onlar da biliyorlar." demişti. Yusuf olaya ve Q-Rich'in sözlerine maç yazısında değinmişti. Efendim olay şöyle gelişiyor:

Pierce'ın muhtemelen numara yaptığını düşünen Q-Rich, Pierce'ın yanına gitmeye yelteniyor. Garnett de önce göz ucuyla kimin geldiğine bakıp (uzun versiyondan görülebilir) ardından ufaktan dirsekle dürtüyor Q-Rich'i. O da zaten daha önce yazdığım gibi patlamaya hazır olduğu için hemen horozlanma başlıyor. Sonrası malum. Garnett'in daha sonra vurduğu dirsekle cezayı sonuna kadar hakettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca burada Q-Rich'in de Pierce'a olan antipatisini unutmamak gerek. Maçtan sonra Q-Rich "Ben oraya topu oyuna sokmak için gitmiştim" dedi, halbuki oyun devam etmiyordu o sırada. Yani "Pierce'ın iyi olup olmadığına bakmaya gitti" şeklindeki iddiaları kendisi yalanlamş oldu Q-Rich. O da sütten çıkmış ak kaşık değil...

Şimdi Celtics takımı ilk maçta beklediklerinden çok daha fazla zorlandıkları Heat'e karşı bu gece Garnett'siz ne yapacaklar çok merak ediyorum gerçekten. Cumartesi gecesi Celtics uyuyordu, Heat onları uyandırdı. Adeta 2007-08'deki savunmayı gördük Celtics'ten. Ama Garnett olmayınca ibre yeniden ortaya hatta biraz daha Heat tarafına döndü.

Eyjafjallajökull'dan Darko'ya Mesaj

Eyjafjallajökull, ülkesine dönmek isteyen Milicic'i de Chicago hava alanında süründürmüş. "Gelecek sezon 25-30 dakika (daha doğrusu ilk 5 oyuncusu süreleri) almayacaksam Avrupa'ya dönerim" diyen ve sezonun son bölümünde yaklaşık bu civarlarda süre bulan Darko'ya "Gitme, kal" mesajı sanki bu...

Bilmeyenler için Eyjafjallajökull, İzlanda'da birkaç hafta önce patlayan bir yanardağ. Bu patlama sonucunda öyle büyük bir kül bulutu oluştu ki, son 1 haftadır Avrupa'da hava trafiği felç oldu. Uçaklar kalkış ve iniş yapamıyor.

Resim için Mali'ye teşekkürler.

Jeff vs Stan

Cumartesi gecesi Thunder-Lakers maçında Andew Bynum'ın Krstic'i aşağılarcasına vurduğu bir smaçtan sonra yorumcu Jeff Van Gundy "İşte ben de ufakken ağabeyimin üzerinden aynen böyle smaç basıyordum" dedi. Spiker Mike Breen de "Eminim Stan şu anda bizi izliyor ve yayına bağlanıp cevap vermek için can atıyordur." şeklinde Stan'i korudu. Bunun üzerine Jeff'ten, Stan Van Gundy'i özetleyen ve güldüren bir yanıt geldi:

"Hayır Stan şu anda akşamki Bobcats maçında Magic adına ters gidebilecek her türlü ufak detayı ve senaryoyu düşünüyordur."

Doğru söze ne hacet... Her tarafından kötümserlik akan ve bunu her türlü açıklamasına yansıtan Stan'i güzel anlatmış Jeff.