BIY AD

24 Nisan 2010 Cumartesi

24 Nisan Playoff Programı

24 Nisan Cumartesi 21:00 / Orlando Magic - Charlotte Bobcats
24 Nisan Cumartesi 23:30 (NBA TV) / Phoenix Suns - Portland Trail Blazers
25 Nisan Pazar 02:00 / Atlanta Hawks - Milwaukee Bucks
25 Nisan Pazar 04:30 (NTV Spor) / Los Angeles Lakers - Oklahoma City Thunder

Gecenin herhalde en güzel maçı NTV Spor'da. Thunder seriyi 2-2 yapmaya çok yakın, özellikle Westbrook - Fisher eşleşmesini öyle iyi işliyorlar ki, çaresiz kalıyor Lakers. Acilen Gasol ile Bynum'ın içeriyi domine etmeleri lazım, normali bu yani...

Şu anda oynanmakta olan Bobcats maçı da çekişmeli diyebiliriz. Olay Howard'ın ne kadar iyi savunulduğuna bakıyor bir nevi veya Howard'ın kendi kendini ne kadar iyi savunduğuna(!?).

Diğer iki maçta Hawks ile Suns'ın resmi olarak olmasa da, seriyi bitirdiklerine şahit olabiliriz. Bucks'ın biraz daha zorlamasını bekleyebiliriz Hawks'u sanki ama iyi dış şut sokmaları lazım çünkü boyalı alanda sayı üretmeyi geçtim, oraya giremiyorlar bile...

Edit: Magic - Bobcats maçı sırasında TNT'ten Craig Sager'ın aktardığına göre Brandon Roy ilk 5'te başlayacak bu gece. Yorumlarda da bunu söyleyenlere teşekkürler. İlginç bir maç bizleri bekliyor... Roy ilk 5 çıkmadı ancak sonradan oyuna girdi.

Light Erkek Brooks

Sezon sonu ödülü kazanan iki Brooks'tan koç olanına şu soru yöneltilmişti Lakers serisi başlamadan hemen önce: "Siz de Phil Jackson gibi rakibe karşı psikolojik üstünlük sağlamak için karşılığında 35.000 dolar ceza alacağınız açıklamalar yapar mıydınız?"

Brooks'un esprili yanıtı: "Bu miktar çok büyük, eşime sormanız lazım."

Yine yoğun playoff gündeminde karambole gelen birşey. Sözde iki Brooks'un ödülü ile ilgili yazı koyacaktım o da yine karambole geldi. İnançlıyım bir gün başaracağım...

Ne İşin Var?

Nate Robinson'ın playofflar'da Celtics sayı bulmakta sıkıntı çekerken çözüm olabileceğini, en az 18 dakika civarında süre alacağını düşünüyordum. Sağlam yanıldım. Celtics'le birkaç maça çıktıktan sonra hemen Doc Rivers'ın gözünden düştü. Rivers onu artık garbage time'da bile oyuna almayacak neredeyse... Gerçi Nate'in oyun tarzını ve karakterini bilmiyordu da sanki alırken. Neyse konu o değil.

Maçta dikkat etmemiştim. Pierce maçı kazandıran şutu attıktan sonra ona doğru koşup üzerine atlayan, sarılan ilk oyuncunun Nate Robinson olduğunu görüyoruz. Yahu maç boyunca koçun sana vurdumduymazlığın, takım kimyasını bozma ihtimalin nedeniyle görev vermemiş, parkeye ayak basmamışın, bench'te oturmuşun sadece. Gidip büyük gazla Pierce'ın üzerine atlamak nedir? Bırak önce o maçta emeği geçenler bir kutlasınlar sevinsinler. Bugün takım için ne yaptın? Hastasıyım bu tarz hareketlerin...

Heat'in Yenilgisinin Sebebi


Link

Yamulmuyorsam Murat Kosova ile Kaan Kural maç sırasında dile getirmediler son pozisyonda Miami Heat'in bir faul hakkının olduğunu. Yamuluyorsam özür diliyorum kendilerinden. Onların kaçırması da, benim onların söylediğini kaçırmam da son derece normal. Ben şöyle farkına vardım olayın: Maç bittiği anda Mavs - Spurs'ü açtım hala Celtics - Heat'in maç sonu görüntüleri vardı, geçiş yapılmamıştı diğer maça. Tam yayın açıldığı anda ESPN muhabiri Lisa Salters, Pierce'a "Faul hakları vardı, o sırada ne düşündün?" diye sordu. Bana da o anda dank etti. Hatta kontrol ettim bir de bunun üzerine, doğru faul hakkı vardı Heat'in. Ancak Dorell Wright, Pierce üçlüğün birkaç adım gerisinde topla süreyi eritirken onun dibine girmek yerine geride bekleyerek resmen "Gel de maçı kazan" dedi. Pierce da bu teklifi geri çevirmedi. Tabii muhtemelen Spoelstra'nın oyuncularına faul yapmamalarını söylediğini veya en azından faul yapmalarını hatırlatmadığını düşünüyorum. Yok eğer "Faul yapın" dediyse ve Dorell Wright bunu tercih etmediyse, vay ki vay... Ama bunun ihtimali bir hayli düşük.

Maç uzatmalara gitse Wade döner miydi, dönse bile Heat kazanabilir miydi? Bunların cevabını tabii ki asla bilemeyeceğiz ama son hücumda faul hakkın varken bunu kullanmamak bana göre amatörlüktür. Ayrıca Pierce'ın şutuna hiçbir lafım yok, zaten son saniyelerde veya dakikalarda ligdeki en 'clutch' oyunculardan biri olduğunu düşünüyorum. Ama orada 3-4 saniye kala faul yapılsa herşey çok farklı gelişebilirdi...

Jazz - Nuggets Serisi 3. Maç (105 - 93)

Takımların isimleri ve çekişmeli geçen ilk maç dolayısıyla bizleri zevkli bir serinin geldiğini söylüyorduk ancak serinin faul çizgisinde geçen ilk iki maçını izleyenler pek mutlu gözükmüyordu. Yine de daha zayıf gözüken Utah’ın Denver’da aldığı galibiyet dengeleri değiştirmiş, evinde canavar kesilen Jazz’in eksik kadrosuna rağmen serinin kazanma şansını epey arttırmıştı. Ben yine Denver’ın seriyi geçeceğini bekliyorum; fikrim hala değişmedi fakat uyuyan takımlara karşı Utah’ın evinde neler yapacağını daha iyi görmüş oldum bu gece.

Oyuna hızlı başlayan ekip Billups’ın basketleriyle 7-0 öne geçen Denver oldu. Utah buna çok kısa sürede 6 sayıyla cevap vererek maçı erken bırakmayacağını gösterdi. Tabii Billups güle oynaya potaya gidip bomboş şutlar sokarken Denver’ın önde olmaması baya zordu. Bir ara fark Nuggets lehine 10 sayıya kadar geldi ancak JR Smith’in üçlüğünün ardından 2:30 dakika boyunca sayı atamadılar ve Matthews’den gelen son saniye üçlüğüyle çeyreği 27-21 önde kapayabildiler.

İkinci çeyreğin başları itibariyle maçta Denver’ın canını çok yakacak bir gerçek ortaya çıktı: Nuggets pota altı felaket oynuyordu. Sadece hücumdan bahsetmiyorum, Millsap bu çeyrekte 8 baskete imza attı ve sadece 2 tanesi uzaktan gelen orta zorlukta şutlardı. Deron Williams’la yaptıkları pick’n roll’larda ne kadar çaresiz kaldıklarını anlatsam kelimeler yetmez ancak o kadar isteksiz gözüküyorlardı ki tek bir faul bile yapmadılar Millsap’e. Keza Fesenko’nun topla buluştuğu pozisyonlarda da Millsap’ten farkı yoktu. Nuggets Billups ve Carmelo’nun kişisel becerileriyle maça tutunmayı başardı bir şekilde ama maçtaki tek top kaybı Fesenko’ya çalınan üç saniye olan Utah’a karşı işleri çok zordu. İlk yarının son basketi Boozer’dan geldi ve takımlar devreye 48-52 Utah üstünlüğüyle girdi.

İlk yarıda sadece 5 sayısı bulunan Deron Williams takımının bu bölümdeki 8 sayısının 6’sına imza atarak skorun 50-60’a gelmesini sağladı. O ana kadar kendisini iyi savunan Afflalo’yu alt edebileceğini göstermekle kalmayıp 3. faulünü almasını da sağladı. Derken Carmelo’nun iki kere potaya gittiğini ve başarılı olduğunu gördük. Serinin ilk maçını değerlendirirken Melo’nun daha agresif olduğunu yazmıştım, bu maçta birkaç kere buna tanık olduk. Tabii maçın sonlarına doğru bunu yapamadı çünkü dördüncü çeyreğin tamamını 5 faulle oynamak zorunda kaldı. Üçüncü çeyreğin bitimine 5 dakika kala 3. faulünü alan Carmelo’nun oyundan alınmamasını anlarım ama sadece iki dakika kalmış ve Carmelo 4.’yü almışken kenara almamak bence çok yanlış tercih. Fark 17’ylek insan Carmelo’dan her hücumda yararlanmak istiyor ancak hemen ardından 5. faulü alınca aynı katkıyı vermesi çok kolay olmuyor. Dantley’nin oyundan alma kararı hadi neyse ama sanki oyunculara basit faul yapmamaları konusunda sözünü geçiremiyor. İlk maçta da faul problemine girmişti Melo, ikinci maçta zaten oyundan atılmıştı. Maç başa baş gitse yenilmelerine sebep olabilirdi bu ama Denver bu çeyrekte sadece 5 basketine karşı 5 top kaybıyla oynayınca Utah oyuncuları hiç acımadı ve skoru çeyreğin sonunda 68-84’e kadar getirdiler. Maçı kazanmışlardı bir bakıma yani.

Son çeyrekte Carmelo ve Billups’ın son çırpınışlarına tanık olduk ama kazanan çoktan belli olmuştu. Fark 20’lerde gezerken Denver’ın garbage time’da daha fazla sayı atmasıyla karşılaşma 93-105 sona erdi. Yazı içinde eleştirdiğim gibi Denver’ın maçı kaybetmesinin bir numaralı sebebi oynamaya gelmeyen uzunları oldu. Bunun yanında 25’er sayı atan Billups ve Melo’ya yardım gelmeyince evinde affetmeyen Jazz karşısında moral bozucu bir mağlubiyet aldılar. Utah’ta Millsap kenardan 14’te 11’le 22 sayı atıp 19 ribaund alarak yıldızlaşırken 24 sayı 10 asistle Deron Williams, 18 sayı 8 ribaundla Boozer maçın kopmasında önemli rol oynadı.

Ginobili: Artık Burnum Mükemmel Değil

Spurs, Mavs'i yenerken Ginobili'yi kurban vermiş. Manu da internette yukarıda koyduğum fotoğrafı paylaşarak kendisiyle dalga geçmiş. Burada Manu'ya hayran kalmamak elde değil. Soyunma odasına gidip daha burnundaki hasarı kontrol ettirmeden geri dönmüş Manu. Büyük oyuncu işte böyle olunuyor. Manu'nun basketbol aşkı adına, acı eşiğinin ne kadar yüksek olduğunu siz düşünün artık. Belki kimisine göre 'aptallık' olabilir o halde oyuna dönmek ama bu takdir edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Maç yazısında Soner de değinmiş zaten. Ama ben de yazmadan edemedim... Pozisyonun videosunu da aşağı yapıştırıyorum.

Celtics - Heat maçının ardından Mavs - Spurs'ün de ilk yarısını izlemiştim. Ancak sonra sabah erken saatte önemli bir işim olduğu için 2 saatliğine de olsa uyumam gerekti. Pozisyon da zaten ikinci yarıda olmuş. Şimdi ilk iş maçın ikinci yarısını internetten edinmek.

Daha dün akşam 2010 Dünya Şampiyonası için Türkiye'ye gelmeme kararını ve bundan dolayı üzüldüğümü yazmıştım. Üzerine bu gelince herhalde daha bir anlaşılıyor bu adamın basketbolseverler tarafından niye bu kadar sevildiği...


Link

Celtics - Heat Serisi 3. Maç (100 - 98)

Artık Wade için şöyle etrafına dönüp bakma vaktinin geldiğinin resmidir. Süper yıldızlara ayrı bir önem gösteriyor tüm takımlar; fakat anlam veremediğim şekilde Heat’e hiçbir takviye yapılmıyor Shaq ayrıldığından beri. Wade mi istemiyor(!) anlamıyorum. Üç sezon önce Kobe, Lakers’a rest çekti, Gasol geldi. LeBron hala bir şeyler istiyor takımından. Kadroları All-Star takımı gibi oldu. Wade’in sezon sonunda ayrılmayacağından çok emin herhalde Heat yöneticileri. Yoksa böyle bir adamın tek başına çırpınışlarını izlemek hiç ama hiç hoş değil. Dün geceki 26 şutunda 14 isabet bularak kaydettiği 34 sayı, 8 asist, 5 ribaund, 2 blok ve 2 top çalma sadece görsel şov katmış oldu maça. Herşeyi yapamsına rağmen kazanamamaları çok sinir bozucu bir olay olsa gerek. Acaba takım arkadaşlarına soyunma odasında ne demiştir?

Celtics, üst turun biletini dün gece itibari ile kaptı diyebiliriz artık. Son maçta o moral bozukluğuyla Miami’nin yine kaybedeceğini düşünüyorum. Böylece süpürürler bana kalırsa Heat’i. Playofflara girdiğimizden beri takımdaki her Celticsli ekstra katkı veriyor. İlk maç Tony Allen çıktı, Wade’i kilitledi. İkinci maç Garnett’in yokluğunda Glen Davis vardı sahnede. Bu maç ise takımın “Gerçek”i kontrolünü eline aldı ve yolladığı son saniye basketi ile takımının seriyi 3-0’a taşımasını sağladı. Paul Pierce, hakkının vererek kazandılar bu maçı.

Biraz maça değinelim. Maça Wade mükemmel başladı. İlk 6 şutunda da isabet buldu. Daha ilk çeyrekten 15 sayısı vardı ve ilk mola alındığında Wade bu durumdayken, takımın geri kalanı yalnızca 1 isabet bulabilmişti 8 atışta. Bu duruma sebep olan kim bu takımda? İlginç bir şekilde Jermaine O’Neal. Ligdeki onca yıllık tecrübesine rağmen şu üç maç boyunca denediği 31 şutta yalnızca 5 isabet bularak sanki takımda bir çaylak daha varmış gibi hissettirdi. %16’lık isabet yüzdesi akıllara zarar bir yüzde. Dün gece de yedi şutunda tek isabet bularak Celtics’in uzunlarının keyfini hiç bozmadı. Öte yandan Heat adına Beasley 11’de 7 ile 16 sayı, Dorell Wright 15 sayı ve Udonis Haslem ise 10 sayılık katkı verebildi.

İlk iki maç kendi yavaş temposunu maça yansıtan Heat, iki maçta da direnç gösteremeden mağlup olmuştu. Dün geceki maçta ise değişik bir strateji izlediler. Hızlı hücum üzerine şekillendirdikleri oyunda ilk iki çeyrek çok başarılı oldular; fakat hem Wade’in yorulması hem de takımın bu düzene alışık olmamasından ötürü maç ilerledikçe hücum stratejilerinin değiştiğini gördük. Rakip takımın tecrübeli oyunculardan kurulu olması böyle dezavantajlar sunabiliyor. Celtics “Gerek öyle gerek böyle biz bu maçı alırız” mesajını tüm maç boyunca verdi zaten. 5 sayı gerideyken de verdiler 9 sayı öndeyken de.
Özellikle maçın son anları çok üyük çekişmeye sahne oldu. Maçın son 3 dakikasına eşitlikle girildi. Ardından Haslem’in sayılarına Ray Allen zor bir üçlükle karşılık vererek maçın bitimine 2:30 kala Celtics’i 95-94 öne geçirdi. Heat hücumunda Perkins’in faulüyle çizgiye Halsem 2’de 1 isabet bularak tekrar eşitliği sağladı; ancak Pierce kendini bir anlık unutturup 3 sayılık isabet buldu ve skoru 98-95’e taşıdı. Bir sonraki hücumda Wade, Wright’ı bulunca bir üçlük de ondan geldi ve maçın bitimine 1:29 kala skorda denge oluştu. Zaten bu basketten sonra son 11 saniyeye kadar hiçbir isabet izleyemedik. Bu süre içinde Allen(2), Pierce, Wade ve Halsem şut denemelrinde bulundu ve isabet bulamadıar. Wade ise kullandığı şuttan sonra sol bacağındaki kramp sorunu nedeniyle maçın son 11.7 saniyesine devam edemdi ve yerini Richardson’a bıraktı. Doc Rivers’ın 20 saniyelik molasının ardından top Pierce’a teslim edildi ve o da süre dolarken elinden çıkardığı şutta isabet bularak bir sonraki turu takımına armağan etti. Başarılı sanki bu son toplarda Pierce(!). Bundan sonra Celtics’in pek işi kalmadı. Sıradaki maçı kaybetseler bile, evlerinde alacakları tek galibiyetle bir üst tura çıkacaklar. Tabi üst turda bekleyen ekip Cleveland olacak büyük ihtimalle. Umarım böyle devam ederler de zevkli maçlar izleriz.

Celtics de Garnett’e inanılmaz tepki vardı. Olaylı birinci maçın ardından hepimiz bekliyorduk böyle tepkiyi. Bu aralar basketbolundan çok, “trash-talk”larıyla anılır oldu bol bol. Artık uslanmıştır diye ümit ediyorum. Takımı da iyi giderken onlara daha pozitif katkı vermeli. Dün gece tüm baskıya rağmen 16 sayı bularak elinden geleni yaptı; fakat emekliliğe yaklaştığı bu günlerde daha sevecen, daha sempatik olsa hiç fena olmaz. En azından öyle hatırlarız “Büyük Bilet”i.

Mavericks - Spurs Serisi 3. Maç (90 - 94)

Texas derbisinin 2.maçında oyunu baştan sona domine eden ve rakibinin maç boyunca öne geçmesine dahi izin vermeyen Spurs, saha avantajını ele geçirmişti. Özetlerinden izleyebildiğim kadarıyla yarı sahada rakibine kolay şut imkanı vermemiş ve boyalı alandan etkili olmuştu hücumda deplasman ekibi. Ev sahibi Mavericks ise, savunma yerleşmeden hızlı hücumlardan bulduğu sayılarla ayakta durmaya çalışmış, ancak kendi evinde 88 sayıda kalınca, hele ki rakip Spurs olunca haliyle mağlup olmuşlardı. Ama playoffların belki de en denk serisinde, iki takım da birbirini öylesine iyi tanıyordu ki, bana göre saha avantajından ziyade takımların günlük performansı etkin rol oynayacaktı serinin gidişatında. Bu koşullar altında 3.maç AT&T Center’da başladı.

Maça seri boyunca başladıkları ilk 5’le başladı her iki takım da. Konuk ekibin 4-0’lık serisine 12-0’lık seriyle karşılık veren Spurs, skorda bir anda öne fırladı ve Dallas’ın molası geldi. Seyircisinden aldığı destekle etkili savunma yapan ev sahibi ekip, rakibini zor şutlara ve top kaybına zorladı. Bu bölümde Duncan’ın 8 sayısıyla başı çektiği Spurs hücumları, rüzgarı arkalarına almalarının yanı sıra, kenardan Parker’ın da girmesiyle iyice durdurulamaz hale gelmişti. Mavericks ise aynı dakikalarda yalnızca Nowitzki’nin eline bakar olmuştu, zaman zaman ikili sıkıştırmalar gelse dahi Dallas adına hücumda tek çıkar yol topu Nowitzki ile buluşturmak gibi görünüyordu, çünkü gerçekten de tuhaf biçimde heyecan yapmış gibi gibiydi Kidd, Butler ve Matrix. Bu durumda sorumluluk alabilecek birine daha ihtiyacı vardı Mavericks’in ve son derece yerinde bir değişiklikle Terry’yi oyuna aldı koç Carlisle. Bu hamleyle hücumuna genişlik kazandıran Mavericks, oyunda dengeyi sağlasa da Parker’ı durduramadıklarından dolayı skor olarak hala gerideydi(23-16)

İkinci çeyreğe, başlangıçtaki stresi üzerinden atmış görünen Kidd ve Marion’ın basketleriyle hızlı girdi Mavericks. Spurs’te ise, as oyuncularının kenara gelmesiyle skor yükü Parker’ın omuzlarına bindi ve bu bölümde fark hızla kapanmaya başladı, bunun neticesinde de Duncan mecburen oyuna girdi. İlerleyen dakikalarda savunma sertliğinin artmasıyla iki takım da hücumda bocalamaya başladı ve üst üste hücumlardan boş donüldü. McDyess ile birlikte süre aldığı bu dönemlerde alçak posttan çok tepeye çıkan Duncan, Parker ile fazlaca ikili oyun oynama fırsatı buldu. Çeyreğin ortasından itibaren Duncan-Parker ikilisinin ikili oyunlarla bulduğu sayılara özellikle Barea’nın beklenenin çok üzerinde yaptığı skor katkısıyla karşılık verdi konuk Dallas. Son bölümde şut ritmini de bulan deplasman takımı farkı 3’e kadar indirdi ve soyunma odasına 47-44 geride girdi.

İlk Yarıdan Notlar: İlk yarıda rakip pota altında oldukça etkili görünen Spurs, tam 9 hücum ribaundu çekti. Manu hariç ilk 5 oyuncularından beklenen düzeyde verim aldığını söyleyebileceğimiz ev sahşbş ekipte Duncan-Parker ikilisi toplam 28 sayı buldu bu devrede. Dallas cephesinde ise benchten gelen 20 sayılık katkı vardı. Boyalı alan sayılarında 30-18 ile rakibinin gerisinde olan Dallas adına farkın yalnızca 3 sayı olması da sevindiriciydi.

İkinci yarıya George Hill’in üst üste bulduğu sayılarla başlayan Spurs, defansta da iyi pick’n roll savunması yapıp rakibi zor şutlara zorladı ve farkı 8 sayıya çıkardı. Ancak bu dakikalarda Parker’ın yaptığı top kayıplarıyla hücumda bocalamaya başlayan Spurs, savunmada da rakibinin hızlı hücumlarını kesemeyince, Dallas fırtınası da başlamış oldu. Yakaladığı 17-2’lik seriyle geriden gelerek bir anda farkı lehine çevirmeyi başardı konuk takım. Bu serinin 4 dakika içinde oluşması ise ayrı bir başarı. Fakat ev sahibi ekibin kolay pes etmeye niyeti yoktu ve çabuk toparlandılar. Transition hücumda Parker ve Duncan’ın bulduğu sayılarla kendine gelen Spurs, çeyrek sonunda da farkı 4 sayıya çekmeyi başardı.

Son çeyreğe Richard Jefferson ile Jason Kidd’e tam sahada baskı yaparak başlayan Spurs, Ginobili’nin de kendine gelmesiyle dizginleri devraldı. Çeyreğin ortalarına doğru 2-1-2 alan savunmasına dönen Mavericks’e Ginobili’nin penetreleriyle cevap verdi Spurs. Dallas ise hücumda sürekli Nowitzki ile ikili oyun sonunda mismatch kovalıyor ve bunda da kısmen başarılı oluyordu. Kısmen diyorum çünkü Nowitzki ile skor buluyordu bu oyundan Dallas, fakat oldukça zor ve el üstünden şutlarla. Son bölümde ise, Parker ve Ginobili’ye karşılık maçın genelinde olduğu gibi, skor adına Nowitzki’ye destek gelmeyince Spurs karşılaşmadan 94-90 galip ayrıldı ve seride durumu 2-1’e getirdi. Üstelik 1 tane bile üçlük isabeti bulamamalarına rağmen. Son 10 senede bunu 4. kere başaran takım olmuş Spurs. Birini hatırlıyorum, 2 sezon önce Jazz'ın Rockets'ı elediği seride Jazz hiç üçlük atamamıştı. İlginçtir Rockets'ın elenme sebebi de Yao'ya gelen ikili sıkıştırmaları inanılmaz düşük yüzdeyle cezalandıramamasıydı... Neyse bu sabahki maça dönelim.

Maçtan Notlar: Çok fazla şeyden bahsedebiliriz maç adına. Örneğin; Nowitzki’nin Spurs’e karşı 35 sayıyla nerdeyse tek başına verdiği savaş, Parker’ın benchten gelip 23 sayı bulması, Duncan’ın 34 yaşında halen neler yapabildiği vs. Ancak biri var ki ben sadece onu ön plana çıkarmak istiyorum bu maç için. Her ne kadar o, bu gece aldığı Dünya Şampiyonası’na katılmayacağı yönündeki kararla bizi üzse de... Yanlış hatırlamıyorsam eski takım arkadaşı Brent Barry’nin ona taktığı lakap çürüktü, kendini sakınmadığından ve bunun sonucu sıkça sakatlandığından dolayı bu lakabı takmıştı. Ancak biz basketbol severler de bu yüzden onu seviyor, ona bu yüzden saygı duyuyorduk. Maç içinde Nowitzki’nin dirsek darbesiyle burnu muhtemelen kırılan Ginobili, burnunda tamponla maça geri döndü ve son çeyrekte bulduğu 11 sayıyla takımına maçı kazandıran isim oldu. Teşekkürler Manu, hırsın için, güçlü karakterin için, basketbola kattıkların için. Sana olan saygım bir kat daha arttı.

Kör Turnike

Stephen Jackson'ın kafa bandını ve hakemlere verdiği güzel tepkiyi yazmıştım dün. Yanında da kör olarak turnike atanları sormuştum. Kendi yazdıklarımdan birini doğru hatırladığımı gördüm, videosunu arayıp bulamamıştım ama fotoğrafını aramak aklıma gelmemişti. Buyrun Mo-Pete turnikeye girerken, ayrıca evet isabet buluyor bu turnikede =)

Yok mu başka örnek hatırlayan, video veya fotoğraf paylaşan?

23 Nisan Playoff Programı

24 Nisan Cumartesi 02:00 (NTV) / Boston Celtics - Miami Heat
24 Nisan Cumartesi 04:30 / Dallas Mavericks - San Antonio Spurs
24 Nisan Cumartesi 05:30 (NBA TV) / Denver Nuggets - Utah Jazz


Mavs - Spurs'ü herkese tavsiye ediyorum. Bu seriden hiç maç yayınlanmıyor maalesef ama bence en kaliteli seri...

Onun dışında Celtics - Heat maçında salon geç bile dolacak olsa (ikinci yarıya kalabilir!) Garnett elbette taraftarlardan tepki çekecektir. Heat ilk maçtaki gibi oynarsa kazanmaya yakın olacaktır ama kavgadan dolayı uyuyan Celtics'i uyandırdılar bence. Bana göre ibre ortada. Wade'in deplasmanda olduğu gibi evinde yapacakları en önemli faktör olacak tabii ki. İki sezondur takıma yaptığı katkı tartışılan Beasley ise 2. sırada ama ona artık kim kaldı güvenen bilmiyorum, o yüzden Q-Rich'in atacağı üçlüklere dikkat etmeli Celtics. Onun yanında rezalet bir seri geçiren Jermaine'in kesinlikle gününde olması lazım bence eğer Heat kazanacaksa...

George Karl Nuggets'ı ziyaret etmiş. Yine bir moral motivasyonu olmuştur takıma. Dantley'e birkaç konu hakkındaki fikirlerini, yapmaları gerekenleri aktarmış. Eminim yardımı olacaktır Nuggets'a bunların. Deron Williams ise ikili sıkıştırmalara karşı bol bol transition hücumu yapacağını açıklamış. Bu da temponun artmasına neden olabilir. Ben önümüzdeki 2 maçta Nuggets'ın Energy Solutions Arena'dan 1 galibiyet çıkarmasını bekliyorum, bu gece biraz daha büyük ihtimal gibi geliyor...

23 Nisan 2010 Cuma

Manu Ginobili Dünya Şampiyonası İçin Türkiye'ye Gelmiyor !!

Arjantin'in bir spor web sitesine bu açıklamayı yapmış Manu Ginobili. 2012 Olimpiyatları'nı 2010 Dünya Şampiyonası'na tercih edecekmiş. 3 sene üst üste yazları milli takımda oynamasının pek mümkün olmadığını söylemiş. Tabii birkaç yıldır süren çocuk yapma çalışmalarından sonra bunu başardıklarını ve Mayıs'ta doğacak olan ikizleriyle bol bol vakit geçirmek istediğini de söylemiş, hatta ana neden buymuş...

Fazla yorumlanacak birşey yok. Spurs eminim çok memnundur bu karardan, nitekim daha yeni 3 senelik bir anlaşma yaptılar Manu'yla ve yine 2008'deki gibi sakatlanması büyük felaket olurdu onlar için. Bizim açımızdan ise son derece üzücü bir karar. Nitekim Wade - LeBron - Kobe gibi isimlerden sonra herhalde en çok canlı izlemeyi istediğim oyuncuydu. Amerika'da iken gittiğim Spurs - Clippers maçında da 2008 Olimpiyatları'ndaki sakatlığı nedeniyle takım elbiseyle oturuyordu kendisi. Ne diyelim nasip değilmiş herhalde onu canlı izlemek. Keşke dönse kararından. Ayrıca tabii ki Arjantin'in en azından bir seviye aşağı düşmesine sebep olacaktır Manu'nun eksikliği...

Edit: fiba.com'da da çıkmış haber.

Lakers - Thunder Lakers Serisi 3. Maç (96-101)

Geçen maçtan sonra yazdığım yazıda “OKC galibiyeti kaçınılmaz, en az bir maç alacaklar.” tespitimi haklı çıkarttığı için öncelikle Durant’a ve Oklahoma City takımına teşekkürlerimi sunuyorum. Şaka bir yana seyircisi önünde tarihinde ilk playoff maçına çıkan bir takımın ne kadar arzulu ve heveli olacağını tahmin ediyorum. Hatta genel olarak konuşayım, “ediyorduk” diyeyim. Ayrıca ilk iki maç sonunda da Thunder’ın galibiyet almak için sürekli azami gayret içinde olduğunu görmüştük. Sonunda da hak ettikleri galibiyeti tarihi açıdan önemli bir gecede aldılar.

Çoğumuz için de öyle çok büyük bir sürpriz olmadı bu galibiyet. Bana kalırsa en büyük sürpriz Kobe’yi son çeyrek boyunca Durant’in savunması oldu. “Kobe’yi savunacak tek adam Kobe’dir.” derlerdi, bir de şimdi Durant çıktı. 21 yaşında ligin “En Genç Sayı Kralı” olarak tarihe geçmişti zaten, dün gecede oyununun tek yönlü olmadığını isterse savunma yapıp, deli gibi ribaund toplayabileceğini gösterdi. Dün gece Kobe, onun savunmasındayken 10 şutunda sadece 2 isabet bulabildi. Durant kendisine biraz uzun geldi ve yine şut ritmini tutturamadı. Toplam 29 şut kullanmasına karşın 10 tanesinde isabet bulabildi. Artık bu topu elinde tutma meselesi gerçekten takımda can sıkmaya başlamış olmalı. Mesela Gasol neden maç boyunca 12 şut kullanmışken Kobe 29 şut kullandı? Bazıları üçgen hücum diyebilir; ama Koç Jackson da Kobe’nin bu kadar şut yollamasından şikayetçi. O zaman bu noktada süper yıldızın egosu devreye giriyor. Eşleşmelerde Lakers’ın en üstünlük sağladığı nokta 4 ve 5 numaralar. Gelin görün ki guardlar sürekli öne çıkmaya çalışıyorlar. Fisher kendini hala 25 sanıyor. Farmar desen zaten ölmüş, Brown’ın geçen seneki halinden eser yok.

Westbrook’a şu eşleşmeyle ilgili bir soru sorabilsem, en çok “Doğduğundan beri hiçbir oyuncuya karşı bu kadar rahat mıydın?” diye sormak isterdim. Ben cevabının “Hayır. Ben en çok Fisher’ı seviyorum.” olacağını düşünüyorum. 21’de 11’le 21 sayı, 8 ribaund ve 4 asistle oynadı dün gece. Ligde ikinci senesini geçiren genç oyuncu, daha ilk defa atıldığı playoff ortamında karşı takıma kan kusturuyor. Rakip takımda öyle uyduruk bir takım değil; eski şampiyon. Hatta koçlarının 10 parmağında da yüzük var; fakat her şeye rağmen ufacık(!) bir problem bile playofflarda nasıl sırıtıyor değil mi? Neden ufacık(!) dedim? Herkesin ağzında bir laf var ya “Üçgen hücumda zaten guardın rolü çok az.” diye. Ne alakası var, hiç anlam veremiyorum. Guardın rolü az diye o alanı boş mu bırakmak lazım. Peki savunmada ne yapacak oyun kurucu? Yanından vızır vızır adam geçerken arkasından mı bakacak?Lakers adına ne kadar kızdıysam, dün Westbrook’u izlerken kendi adıma o kadar sevindim açıkçası, lig adamakıllı bir oyun kurucu daha kazanmış diye. Bu takımın bu yaz yapacağı hamleyi çok ama çok merak ediyorum. Umarım adamakıllı bir uzunla anlaşırlar da tamamen yıldız oyunculardan oluşur bu kadro ve birkaç seneye de şampiyonluk kovalarlar.


Durant’a ayrı bir parantez açmak istiyorum. “Asistan Koç Ron Adams benden Kobe’yi savunmamı istedi. Bende elimden gelenin en iyisini yaptım. Dünyanın en iyi oyuncusuna karşı oynamak beni de güçlendirir çünkü” Böyle bir açıklama yapılır mı? Daha nazik, daha kibar nasıl olunabilir bilmiyorum. Şu anda çoğu otorite Durant’i Kobe’den önde görüyor MVP yarışında. İşte bu yüzden seviyorum bu adamı. Tek amacı basketbol oynamak, başka da hiçbir şeye bulaşmıyor zaten. Başta söylemiştim, şimdi de rakamları vereyim. Dün maçta 24’te 8 isabette kaldı; ama 13 kere gittiği serbest atış çizgisinde 12 isabet bularak 29 sayıya ulaştı ve de kariyer rekoru olan 19 ribaund topladı. Yanında da 4 asist ve 1 bloğu vardı. Unutmadan James Harden’ın da 18 sayılık ekstra katkısını unutmamak gerkiyor. Maç boyunca sürekli geriden izledikleri Lakers’a karşı, hiç inançlarını kaybetmeden karşı koydular ve 10-0 yenik başladıkları maçı 101-96 kazandılar.

NOT: Kobe, Lakers tarihinin playofflarda en çok sayı kaydeden oyuncusu olaraqk bir alanda daha takım tarihine ismini yazdırdı. Jerry West’in 4.457 sayılık rekorunu geçerek bu alanda NBA tarihinde de playofflarda en çok sayı kaydeden 5. oyuncu oldu. Tabi bu performans bir önceki, kahraman olduğu maçta gelse daha bir anlamlı olurdu; ama fark etmez. Buradan bir tebrik de ona yollayalım biz.

Bulls - Cavaliers Serisi 3. Maç (108-106)

“Ve Bulls hepimizi şaşırttı.” Bu maçın tek cümleyle özetini yapmaya kalkarsam, yazacağım tek cümle bu olurdu. Çok mu rahat bir galibiyet aldı? Hayır. Hatta özellikle maçın sonunda Rose’u, LeBron savununca baya baya zorlandılar; ama dişli rakip olduklarını ve neden Toronto’nun değil de kendilerinin 8. sırayı aldıklarını açıkladılar izleyenlere. Geçen sene Boston serisini düşündükten sonra bu eşleşmenin eğlenceli geçeceğini tahmin ediyordum; fakat herhangi bir galibiyete ihtimal vermiyordum açıkçası. Geçen sene o seride Garnett yoktu ve Pierce da sakat sakat oynuyordu. Şimdi ise tam kadro, NBA birincisi Cleveland’a karşıydılar. Süpürülmekten kurtulmak için herkesin kendi kapasitesini aşması lazımdı bence ve aştılar. Kendi evlerinde bir galibiyetle sonunda playofflara giriş yaptılar. Belki de bu alabilecekleri tek galibiyet; ama Cleveland’ın bu seneki üstünlüğünü düşününce bir alkışı hak ettiler.

Bu galibiyette ise en büyük pay takımın süper yıldızı Rose’a ve Hinrich’e gitmeli. LeBron’un 26’da 14 gibi iyi bir yüzdeyle bulduğu 39 sayısı, 10 ribaundu ve 8 asistine karşı ikili toplamda 58 sayı üreterek, Kral’ın çabasını boşa çıkardılar. Hinrich ilk iki maç sadece 13 sayılık katkı vermişti hatırlarsanız. Yani ondaki birazcık silkinme takıma direk yansıyor. Çünkü direk takımın skor yükünü çekiyor Rose’la birlikte. Tabi salt rakamlardan bakmak çok yetersiz olacak. Deng’in, James üzerindeki savunmasını da unutmamak gerekiyor. Biraz önce de dediğim gibi LeBron’un rakamlarına aldanmayın, eğer Deng’in öyle birkaç savunması var ki LeBron adeta çıldırdı. Belki de Deng birkaç dakika daha kenarda otursa Cleveland ve LeBron’a övgüler dizecektik. Şu anda Culls’un umulmadık galibiyetini konuşuyoruz. Rose’un 31 sayı(13/26), 7 asistlik ; Hinrich’in 27 sayı(4/4 üçlük), 5 ribaund, 5 asistlik ve de Deng’in 20 sayılık performansları ve de Noah’ın 10 sayı, 15 ribaundu gayet sevindirici çabalar Chicago adına. Ayrıca Cleveland gibi bir takıma 108 atmak da önemli. Daima onların sert savunmalarıyla öne çıkan birr takıma karşı daha sert olmayı başarabildiler dün gece Del Negro’nun oyuncuları.


Skorun bu kadar yakın olmasından da anlayacağınız gibi maç çok çekişmeli geçti. Aslında bu kadar çekişmeli olmasının tek nedeni ise Chicago’lu oyuncuların son anlardaki beceriksizliği. Çok basit hatalarla maçı kaybedeceklerdi. Yalnız bu süre içinde Cleveland’ın şutörlerinin de çok çok zor üçlük isabetleri bulduğunu belirtmek lazım. Maçın son topa kadar taşınmasını Mo Williams ve LeBron tayin etti kısacası. Maçın bitimine 50 saniye kala Cleveland hücumunda James’in topuna Noah dokundu ve LeBron’un topu kaybetmesini sağladı ve Deng topu çaldı. Ardından maçın bitmesine 38 saniye kala yapılan faulun ardından Hinrich çizgiye geldi ve 2/2 atarak skorun 104-96’ya taşınmasını sağladı. Buradan sonra Cavaliers öyle bir geri dönüşe imza attı ki, gözlerimiz açık kaldı. Önce LeBron pota altını zorlayarak bir anlık boşta kalan Williams’ı buldu; fakat pas ucu ucuna yetişince Rose savunmasını aldı. Buna rağmen Mo Williams üçlük çizgisinin iki adım gerisinden yolladığı zor şutunda isabet buldu ve farkı 5’e indirdi. Devamında, bu sezon %75’le serbest atış kullanan Hinrich’e taktik faul yapıldı; ama Hinrich iki atışından da isabet bulamadı. Bir sonraki hücumda ise LeBron ikili sıkıştırmaya rağmen çok çok zor ve dengesiz bir atış kullanmak zorunda kaldı; yine de sayıyı buldu. 104-102 olan skorun ardından bu sefer Rose’a bir faul geldi ve %85’le atan Rose bu kritik anlarda ilk atışını kaçırdı; fakat ikinci atışında isabeti bularak farkı tekrar üçe çıkardı. Mike Brown hemen mola alarak, aslında çok da güzel bir hücum çizdi; fakat faul hakkını dolduran Bulls’da, Vinny Del Negro da molada boş durmamış olacak ki, Brown’ın çizdiği hücumu, Varejao’ya faul yaptırarak durdurdu ve Can'ın da dediği gibi doğru bir yol izledi. Varejao’nun faul sıkıntısından zaten hepimiz haberdarız. Yine de bir atışını sayıya çevirerek maksimum(!) katkı verdi serbest atış çizgisinden. Ardından ribaundu alan Miller’a faul yapıldı; Miller serbest atışlardaki kısır döngüyü kırdı ve 2’de 2 attı.

Maç bu kadarla da bitmedi. Cleveland hücumunda Mo Williams tekrar mücize bir üçlük yolladı. Ardından maçın bitimine 3.5 saniye kala Deng’e faul yapıldı. O da her ne kadar 2’de 1 atsa da ikinci atışını kaçırarak Cleveland’ın çok acele bir hücum yapmasını sağladı. Nitekim Anthony Parker’ın orta sahadan yolladığı top girseydi, son maçın oynanmasına karşı çıkardım ben. O mükemmel dönüşün ardına bir de böyle bir buzzer gelse daha ne olsun? Cleveland çok şanslıydı diyenler elbet olacaktır; fakat Cleveland ne kadar şanslı ise Bulls oyuncuları ise o kadar saçmaladı maçın sonunda. Öyle veya böyle bir galibiyeti çıkardılar. Çok çok zorlandılar; ama yolun tur yolunun kapanmasına engel oldular. Geçi bana kalırsa o kapı daha baştan kapalıydı; ama bir umut işte.

LeBron Faul Yapmamış


Link

Dün geceki maçlardan Lakers - Thunder ile Suns - Blazers'ı (devrede kopana kadar) izledim. Bu maçın ise yukarıda gördüğünüz özetini seyrettim sadece. Ama LeBron videoda 1:35'te yaptığı hücum faulun yanlış çalındığına inanıyormuş. Neden? Çünkü Deng'in hareketli olduğunu görmüş ve onun için üzerine gitmiş. Tamam da, kendisine bu tarz fauller neredeyse hiç çalınmadığı için farkında değil: Rakibiniz hareketli olsa bile, omuzla rakibin göğsüne girerseniz bu hücum faul olur. Önemli olan kontağı kimin yarattığıdır. Belki Deng hareketli olduğu ve kaydığı için kafalarda biraz soru işareti olşuyor ama LeBron'un burada yaptığı şey topu arkada korurken omuzunu öne çıkarıp penetre etmek. Eh Deng'e omuzuyla çarpınca da çıkan düdük hücum faul olmalı, bence doğru düdük. Ama dedim ya, LeBron'a bu fauller neredeyse hiç çalınmıyor hemen hemen her maç yapmasına rağmen. Stepslerine zaten değinmiyorum bile. Yengeç driplingiyle beni benden almıştı zamanında... Bu arada tabii Stern'ün tam da maç gününde bütün lige "Hakemler hakkında konuşmayın" uyarısı verdiğini de hatırlatalım.

Bu arada Bulls'un da son dakika içinde maçı vermek için serbest atış çizgisindeki çabaları muhteşemmiş gerçekten. Yenilmeyi haketmişler ama başaramamışlar. Ayrıca öndeyken Varejao'ya faul yapma tercihinde bulunan Del Negro'yu da tebrik edelim buradan, her ne kadar eleştirsek de çokça ve Bulls yönetimi tarafından istenmese de, bu kararıyla maçı kazandırmış Bulls'a. Mike Brown'un da mola aldıktan sonra hücumda Varejao'yu oyunda tutması ilginç bir seçim. Sadece faul yapıldığı için demiyorum, takımın sayı bulması gerekirken başka opsiyonlardan önce sadece hücum ribaundu ihtimali için Varejao'yu düşünmesi ve asisti ona yaptırmak istemesi ilginç...

Blazers - Suns Serisi 3.Maç (89 - 108)

Serinin ilk maçında tempoyu bir türlü arttıramayıp rakibinin istediği yarı saha oyununa mahkum olarak evinde kaybetmişti Suns. İkinci maçta ise; normal sezonun son maçlarını anımsatacak bir şekilde, rakibinin hiçbir zaman oyunun içine girmesine izin vermeyerek vurup geçmişti. Kağıt üzerinde saha avantajını ele geçirmiş gibi görünse de Blazers, ikinci maçta yediği farkın ardından özgüvenini kaybetmiş olabilirdi. Ama ateşli taraftarı önünde Suns’a karşı şanslarının olmadığını söylemek de güçtü…

İki takım da serinin başından beri alışkın olduğumuz ilk 5lerle başladı maça. Karşılıklı basketlerle geçen ilk dakikaların ardından Rudy’nin ilk 3 dakika içerisinde 2. faulünü alıp kenara gelmesiyle Blazers, kısıtlı olan benchinin eline her zamankinden de erken bakmak durumunda kalıyordu. Gentry ise, son maçlarda bir ritüel halinde getirdiği, ilk molada Collins-Frye değişikliğini yine tercih ederek takımının hücum potansiyelini artıma yoluna gidiyordu. Hücumda kötü yüzdeli şut atmasının yanında savunmada da pas trafiğini iyi yapan rakibi karşısında çare üretememişti Portland. Bu değişikliklerin ardından yakaladığı 11-0’lık seriyle farkı 13 sayıya çıkaran Suns, son maçlarında sıkça gördüğümüz gibi, ilk darbeyi çok erken vurmuştu rakibine. Çeyreğin kalan kısmında Miller-Bayless guard ikilisinin devreye girmesiyle sayılar bulan ev sahibine, önceki maçın yıldızı Richardson ile karşılık verip 34-16 ile ikinci çeyreğe önde girdiler.

Bu çeyreğe de hücumda tutuk giren Portland adına işler kötü gitmeye devam ediyordu. Suns’ın dinamik benchine karşılık veremeyince, farkın açılmasını önleyemediler bu dakikalarda. Yaptığı yardımlaşmalı savunmayla rakibini zor şutlara ve top kayıplarına zorlayan Phoenix, ikinci çeyreğin ortalarında farkı 25’e kadar çıkardı. İlk maçlarda takımın kötü gidişatını önlemek için sık sık molaya başvuran Millan, bu dakikalarda takımın kendi kendini toparlamasını bekledi. İkinci çeyreğin ortalarında ilk sayılarını bulan Aldridge, sonrasında da takımının skor yükünü sırtlamaya çalışsa da savunmada adam paylaşımını iyi yapamayan Portland, devreye 66-37 geride girdi.

İlk Yarıdan notlar: Jason Richardson ve Amare’nin attığı 34 sayıya karşın Portland toplam 37 sayı bulabilmişti devre boyunca. Gelince üst üste gelirmiş ya, ilk yarıdaki 29 sayılık fark yetmiyor gibi, bir de Batum’un sakatlığı nüksetti Portland’da ve maça bir daha dönemedi.

Üçüncü çeyrekte ise iki takım adeta sahadaki rollerini değişmişti. Hücumda ritmini bulmasıyla seyirci desteğini de yanına alan Portland, farkı yavaş yavaş eritmeye başladı. Bu bölümde Suns’ın artık kronikleşen baskı altında hücumda organize olamama, top kaybetme ve maçtan kopma hastalığı bariz bir şekilde ortaya çıkmıştı. Farkın erimesiyle özgüvenlerini de geri kazanan genç isimlerinin, kendilerinden beklenmeyecek derecede iyi oynamasına agresif savunmasını da ekleyen Portland rakibine potayı göstermedi çeyrek boyunca. Bu bölümde yalnızca 15 sayı bulabilen Suns adına Jason Richardson attığı 13 sayıyla ayakta kalabilen tek isimdi.

Son çeyreğe yedekleriyle başlayan Gentry, farkın kapanmasıyla Amare-Nash-Hill üçlüsünü oyuna soktu. Bu değişiklikler savunma anlamında işe yaramasa da Suns’ın hücumuna olumlu yönde etki etti ve farkın en azından yavaş bir tempoda azalmasını sağladı. Seri boyunca ortalıkta görünmeyen ve maç içinde zaman zaman seyircisi tarafından ıslıklanan Rudy Fernandez, Nash savunmasında ilk kez kendini gösterdi ve bir dakika içinde attığı 3 üçlükle bitime 6 dk kala farkı 11’e kadar çekti. Fakat bu bölümde yeniden sahne alan Jason Richardson takımını ayakta tuttu takımına galibiyeti getirdi(108-89)

Maçtan Notlar: Maç içinde yaşanan çirkin olaylardan önce oyunun güzelliklerine değinmek istiyorum. Richardson attığı 42 sayıyla playoff kariyer rekorunu kırdı, bunun yanı sıra çektiği 8 ribaundla Warriors günlerinden bir demet daha sundu bize. Serinin şu ana kadar Suns adına en formda ismi diyebilirim onun için. Seri boyunca rakibinin zayıf pota altına karşı ilk defa hücum ribaundlarında etkili oldu Blazers. Ayrıca, Bayless ile gelen bench katkısına Webster’in de eklendiği maçta, bu alanda rakibine 40-25’lik üstünlük sağladılar ki Phoenix gibi ligin bench katkısını maksimum seviyede alan bir takıma göre bu istatistikleri oldukça dikkat çekici. Gelelim maçtaki tartışmalara; serinin Rose Garden’a taşınmasıyla gerginlik de bir anda artmış oldu. Maç içinde önce Bayless ile Frye’ın birbirine karşılıklı sert temasları oyunun tansiyonunu arttırdı. Ardından bir box out mücadelesinde rakibine dirsek atan Amare’ye Aldridge sözlü karşılık verince oyun dışı sertlik tırmanışa geçti. Araya giren oyuncular ve hakem muhtemel bir kavgayı önledi. Bu olayın sonrasında Amare’ye karşı bilenen Juvan Howard, kimine göre mesaj amaçlı, bana göre ise tamamen içgüdüsel olarak intikam için yapılmış olan üst üste iki sert faulle Amare’yi yere serdi. Neyse ki Amare’nin geri vites yapmasıyla olaylar çok fazla büyümedi. Suns, kazandığı bu maçla ev sahibi avantajını geri almanın yanında rakibine büyük bir de psikolojik üstünlük sağlamış oldu. Ne kadar istikrarsız ve güven vermeyen bir takım olsa da buradan seriyi vereceğini sanmıyorum Phoenix’in.

22 Nisan Playoff Programı

23 Nisan Cuma 02:00 / Cleveland Cavaliers - Chicago Bulls
23 Nisan Cuma 04:30 / Los Angeles Lakers - Oklahoma City Thunder
23 Nisan Cuma 05:00 (NBA TV) / Phoenix Suns - Portland Trail Blazers

Noah "Cleveland iğrenç bir yer" diye açıklama yaparken, LeBron tam tersi "Chicago şehrini seviyorum" şeklinde bir söz söylemişti. Ama bunun nedeni Noah'a gönderme yapmaktan çok lise yıllarında 3 yaz boyunca orada çalışmasıymış. United Center'dakiler belki yalandan bir umutla onun Bulls'a dahil olmasını bekliyorlar ama önümüzdeki 2 maç boyunca sempati göstermeyecekleri kesin... Bu gece serinin en çekişmeli maçı olabilir, yine de Cavs galibiyeti bekliyorum çünkü LeBron'a ve tabii ki Cavs'e bir çözümü yok Bulls'un. Kaldı ki sayı üretme konusunda da sıkıntıları var, Noah'ın 20'leri bulması gibi anormal şeyler lazım kazanmaları, daha doğrusu kazanma şansı yaratmaları için...

Thunder'dan bu gece galibiyet bekliyorum. Lakers gerçekten hiç ama hiç iyi değil. Westbrook, Fisher'ı denize döküyor, Kobe döndüğünün sinyallerini verse de istikrarı yakaladı mı henüz görebilmiş değiliz. Thunder'ın Ford Center'daki enerjisi, yarım Lakers'ı yenmeye yetebilir. Hatta bana göre yetecek...

Gecenin son maçı tahmin yapması en zor maç. Rose Garden'daki çılgın taraftarlar Blazers'a müthiş bir itici güç olacaktır. Kadrolara baktığımızda ise elbette Suns ağır basıyor. Andre Miller'ın penetre ederek Suns pota altını işlemesi lazım bol bol. Blazers kazanırsa ciddi anlamda Suns'ı eleme ihtimalleri doğacak ve 3. maçta Suns'da büyük bir stres göreceğiz. O yüzden bu maç çok kritik.

22 Nisan 2010 Perşembe

Kaptan Jack Sparrow


Link

Kaptan Jack takma adıyla bilinen Stephen Jackson, darbe sonrası aşağı inen saç/kafa bandıyla korsanları andırıyor ve tepkisini en güzel şekilde veriyor hakemlere. Zaman zaman deliliğiyle tanıdığımız Jackson'ın normalde bandı çıkarıp hakeme fırlatmasını falan beklerdim ama en doğru şekilde hakemlere kör olduklarını göstermiş. Helal olsun.

Onun dışında, aynı bu şekilde turnikeye giderken kafasına darbe alan ve bant yüzünden gözleri kapanıp turnikeyi başarıyla tamamlayan oyuncular var. En azından 3 tane pozisyon gözümün önüne geliyor ama kim olduklarını hatırlayamadım. Var mıdır bilen? JR Smith ve Morris Peterson diyesim geliyor ama emin olamadım...

Konyalı Portlandlılar Sezon Sonu Ödülleri

Sezon sonu geldi, playofflar'dayız hatta ve bazı ödüller de sahiplerini buldu (Scott Brooks hakkında yazacağım) bu post da analizler, maç yazıları falan derken karambole geldi. Anıl (Salsabasket) hatırlatmışken, unutmadan yazayım dedim ben de. Hedef zaten kimin kazanacağını bilmek değil, sizce kimin hakettiğini belirtmek. Fikirlerinizi ve seçimlerinizi yorumlarda yazabilirsiniz.

Benim seçimlerim şu şekilde:

MVP: LeBron James
Yılın Savunmacısı: Dwight Howard
Yılın 6. Adamı: Jamal Crawford
En Çok Gelişme Gösteren Oyuncu: Kevin Durant
Yılın Çaylağı: Tyreke Evans
Yılın Koçu: Scott Brooks
Yılın yöneticisi: Danny Ferry

Yılın En İyi 5: Nash - Wade - LeBron - Durant - Dwight Howard
Yılın En İyi Savunma 5'i: Rondo - Artest (çok çok az guard oynadı yerine Wade olabilir) - Gerald Wallace - Josh Smith - Dwight Howard
Yılın En İyi Çaylak 5'i: Tyreke Evans - Stephen Curry - Jonas Jerebko - Taj Gibson - DeJuan Blair

Kamış Uzmanı


Link

Caron Butler yüzünden, NBA'in maçlarda kamış / pipet çiğnemeyi yasaklayan yeni ve garip kuralına daha önce değinmiştim. McDonald's kamışlarını ayırt edebildiğini de söylüyordu, işte TNT televizyonu de bunun üzerine Butler'ın gözlerini bağlayıp önüne 15 kamış koymuşlar ve içlerinden McDonald's kamışını bulmasını istemişler. Sonuç belli... Aslında üstündeki ambalajları çıkarsalar belki daha zorlanabilirdi Butler ama kamışı 2-3 kez çiğnedikten sonra onayladığına da dikket çekmek lazım.

Son olarak da kamış uzmanı demişken, şunu paylaşmadan olmazdı:

Mavericks - Spurs Serisi 2. Maç (88-102)

İlk maçta Nowitzki’nin coşmasını bire bir savunmayla engel olamayan Spurs’ün evine avantajlı gitmesi için bu maçı alması şarttı. Maça bunun bilincinde başlayıp, bir önceki karşılaşmada neyi eksik yaptılarsa onu kapatmaya çabaladılar. Hatırlarsanız serinin birinci maçında Tony Parker takımı adına serbest atış çizgisine ilk defa giderken devrenin bitimine 3 dakika vardı. Bu sefer çok daha agresif davranan Spurs oyuncuları içeride üst üste faul yaptırdılar. Serbest atışlarda çok iyi isabet oranı tutturamasalar da maça ne gözle baktıklarının habercisiydi ilk dakikalarda yaşananlar. Spurs’ün başlarda yine ikili sıkıştırma getirmeden savunduğu Dirk de ilk maçta neredeyse kaçırmadığı yerden denediği şutlarda üst üste başarısız olmasına Spurs savunmasının baskısıyla yapılan top kayıpları eklenince Dallas ekibi maçın ilk 4 dakikasında skor üretemedi. Butler Ginobili’nin üzerinden zor bir üçlük sokarak takımının açılış basketini yaptı ancak ardından daha rahat pozisyonları sayıya çeviremeyerek maçın başlarındaki tıkanıklığın başrollerinden biri oldu. İlk çeyrekte Dallas hücumlarında bol bol ters eşleşmelere tanık olduk ancak Dallas çoğundan skor üretmeyi başaramadı. Ayrıca Spurs baseline rotasyonunda iki kere gecikti; birinde Jefferson son anda topa müdahale ederek sayıyı engelledi ama diğeri Duncan’ın faul almasıyla sonuçlandı. Duncan kısa süre sonra bir faul daha alınca cüsse bakımından zaten büyük bir avantaja sahip olan Mavericks, Blair-Haywood eşleşmesiyle iyice uzadı. Dallas Haywood’dan oynamayı tercih etmese de sahanın diğer tarafında Blair Haywood’a karşı çok zorlandı. Kullandığı 4 topta da sayı üretemedi, maçı da öyle tamamladı zaten. Çeyreğin çoğunu büyük üstünlükle geçiren Spurs, Terry’nin üst üste soktuğu şutlara çözüm bulamayınca tek başına direnerek takımının son 8 sayısını atan Tony Parker’a rağmen çeyreği ancak 24-20 üstün kapayabildi.

İkinci çeyrekte de aynı hızda devam eden Parker içeriyi karıştırıp Bonner’a üst üste üç tane boş 3’lük pozisyonu yarattı, Bonner da bunlardan ikisini sayıya çevirerek yerini Jefferson’a bırakmadan önce takımına önemli katkı yapmış oldu. Maçın başında aldığı iki faulle kenara gitmek zorunda kalan, Nowitzki ilk sayılarını bu çeyrekte bulduğu serbest atışlardan üretti. Spurs çeyreğin yarısından itibaren Dirk’ü Duncan’la savunup içeriye girmeye zorladı. Kendisine gelen ikili, hatta üçlü sıkıştırmalar sonucu genelde pas vermek zorunda kalan Alman yıldız, son iki denemesinde başarılı olarak çeyreği anca 9’da 3 şut yüzdesiyle kapattı. Çeyreğin son 7 dakikasında Spurs’ün neredeyse bütün sayıları Jefferson ve Ginobili’den gelince aradaki fark açıldı ve devreyi üstün kapayan ekip 58-46’yla San Antonio oldu.

Üçüncü çeyreğin başlarında Spurs Ginobili ve Duncan’ın katkılarıyla oyunu kontrolü altına almış gibi görünüyordu. Hatta Dallas’ın çok zorlandığı bir bölümde 20 sayıyla maçın en büyük farkını attılar. Sonrasında Popovich’in aldığı molanın bitiminde ne olduysa oldu ve Spurs oyuncuları savunma prensiplerinden bir anlık taviz verip hücumda saçma top kayıpları yapmaya başlayınca 20 sayılık fark Terry ve Nowitzki’nin başı çektiği hücumlar fark birden 8’e indi. Molanın ardından Spurs adına gelen tek sayı Tony Parker’ın bitime doğru bulduğu basketti. Bununla birlikte San Antonio son çeyreğe 82-72 üstün ama tedirgin girdi.

Son çeyreğin başlarında George Hill köşeden gönderdiği üçlükle 2010 playofflarının kendi adına ilk basketini atmış oldu fakat hemen ardından Dallas hücumunda karşılaştığı Nowitzki’yi savunmaktan bir an vazgeçince üçlüğü kendi potalarında gördüler, Pop da delirdi kenarda tabii. Ardından Butler’ın bulduğu 4 sayıyla Dallas farkı 6’ya kadar indirdi ancak Duncan görünürde çok zor, kendisi için çok kolay 8 sayı atarak farkı 13 yaptı. Bitime 1:47 süre kala Manu’nun attığı üçlük de karşılaşmaya son noktayı koydu ve Spurs deplasmanda aldığı 102-88’lik galibiyetle saha avantajını elde etti.

Oyunculara kısaca değinmek gerekirse, yukarıda yazdığım gibi Nowitzki hiç iyi başlamadı. Maçı 24 şutla 24 sayıda tamamlamayı başardı, en azından skor üretti yani ama savunmanın da yardımıyla bir önceki müthiş performansıyla uzaktan yakından alakası yoktu. 7’de 1’de kalan Kidd ve 7’de 2’yle oynayan Marion ise Dallas cephesi adına hayal kırıklığı yarattı. Butler hücumda belli bölümlerde etkili oldu ama o da 17 sayısına 17 şutta ulaştı. Zaten takım olarak %36’yla şut attılar. Dampier oyundayken Manu-Parker-Jefferson üçlüsü içeriye girip çok rahat sayı üretirken Haywood da Duncan’a karşı çok zorlandı. Dallas adına ayakta kalan tek isim bir önceki maç ortalarda gözükmeyen Jason Terry idi. Kenardan 19’da 9’la 27 sayı atarak takımının yer yer maça tutunmasında çok etkili oldu.

Duncan 19’da 11’le 25 sayı, 17 ribaund. Söyleyecek fazla söz yok, bu yaşında neden NBA’in gelmiş geçmiş en iyi 4 numarası olduğunu (benim görüşüm) bir kez daha gösterdi. Ginobili 13’te 8’le 23 sayıya ulaştı, 4 tane üçlük attı Arjantin’li savaşçı. Hala çok formda ama normal sezonun son bölümündeki gibi dizginler tamamen onun elinde değil, Spurs için iyi haber. Parker da kenardan 7/16’yla 16 sayı atıp 8 asist verdi. Altıncı adam rolünü iki maçtır layıkıyla yerine getiriyor. Richard Jefferson ise hem savunmada hem hücum etkili performans sergileyerek kendini affettirdi. Çoğu ilk yarıda gelen 19 sayısı ve 4’ü hücumda olmak üzere 7 ribaundu var.

Spurs bu maçta saha avantajını eline geçirdi dedim tabii ama unutulmaması gereken bir şey de Dallas’ın ligin en iyi deplasman yüzdesine sahip takımı olduğu. Nowitzki’nin formda olduğu gecelerde gerekli yardımı aldığı taktirde zevkli maçlar bizleri bekliyor.

Magic-Bobcats Serisi 2.Maç (92-77)

Playofflar başladığında kimilerine göre kağıt üzerinde en net görünen serilerden biriydi Bobcats-Magic serisi. Bunu doğrularcasına da başlamıştı ilk maç, hatırlayacaksınız playoffa hoş geldin partisiyle karşılamıştı kısa tarihinin belki de en önemli maçına çıkan Bobcats’i ev sahibi Orlando. Bobcats, maçın ilerleyen dakikalarında sezon içinde gösterdiği mücadeleci ve karakterli oyununu parkeye yansıtıp toparlansa da, nefesi yetmemişti güçlü rakibini deplasmanda yakalamaya. Dizinden yaşadığı sakatlığa rağmen maça devam eden Captain Jack ise, adeta takımın buralara kadar nasıl geldiğini gösteriyordu bize. Charlotte, maçın sonlarındaki performansıyla o kadar da kolay lokma olmayacaklarını gösterip, umut tazeleyerek çıkıyordu ikinci deplasman maçına. Magic cephesinde ise seriye kötü bir başlangıç yapan Dwight Howard, kendini affettirmek için çaba sarf edecekti elbette...

Karşılaşmaya ilk 3 hücumda top kaybı yaparak başlayan iki takım, ilk yarının gidişatı hakkında ufak bir ipucu veriyordu sanki bize. Bobcats’in en önemli skor gücü olan Jackson’ı, yine en etkili savunmacısı Barnes ile tutan Orlando’ya karşılık, Gerald Wallace tarafından savunulan Carter’ın hücumda neler yapabileceğinin merakıyla izlemeye başladım maçı. Orlando, klasik hücum setiyle yani, topu Dwight Howard’a indirip kalan oyuncularıyla üç sayı çizgisinin dışından boş şut kovalayarak başladı maça. Dışarıdan boş şut bulamasalar da şut fakeiyle içeri drive eden kısalarıyla, boyalı alandan etkili oldu Magic. Bu bölümde özellikle Barnes ile sayılar buldular ve rakibine de kolay sayı şansı tanımayınca 11-3’lük seriyle maçın ilk molasını aldırdılar Larry Brown’a. Yarı saha hücumunda rakibin pas kanallarını tıkaması sonucu bire bir zorlamalarla sayı bulmaya çalışan Bobcats ise, yaratıcı tek oyuncusu olan Jackson ile skor üretebildi ilk 10 dakika boyunca. Çeyreğin sonunda oyuna giren Nazr Mohammed’in de 4 sayısı eklenince Bobcats’in trajik ilk çeyrek skoru meydana geldi(14). Sanmayın ki Magic cephesinde durum farklıydı, mola dönüşünde rakibin savunma vidalarını biraz sıkıştırması onların da ilk çeyrekte 18 sayı üretebilmesine yol açtı. Bu çeyrekte Carter hiç sayı atamadı ama açıkçası çok da büyük bir sorun olmadı bu Orlando adına.

İkinci çeyreğe Howard ve 4 yedekle başlayan Magic karşısında, Howard’ı savunması için (esasında doğrusunu söylemek gerekirse diğer uzunları gibi onu faulle durdurması için) Chandler’ı oyuna aldı koç Brown. Üst üste top kayıpları yapan rakibi karşısında Pietrus ile 3lük isabetleri bulan Magic, ilk yarının bir kopyası gibi bir çeyrek başlangıcı izlememizi sağladı. İlerleyen dakikalarda Gortat’ın savunmadaki agresifliğinin etkisiyle hücumda sayı üretmek bir yana potayı bile göremeyen Bobcats, 5dk boyunca sayı bulamadı. Bu bölümde daha çok dış şutlara yönelen Orlando’nun kötü bir isabet oranıyla şut atması, farkın daha fazla açılmasını engelledi. Ancak çeyreğin sonlarına doğru biraz da yorgunluğun etkisiyle gevşeyen savunmalar iki takımında kola skor bulmasını sağladı. DJ Agustin’in 3lüklerine Carter’ın üst üste sayılarıyla karşılık veren Magic, devreyi de 41-30 önde geçti.

İlk Yarıdan Notlar: Devre boyunca iki takımın da öncelikli amacı rakibini durdurmak olunca kısır bir maç izledik. Ancak maçı izlemeyenler bu devrede playoff sertliğinin maça hakim olduğunu falan düşünmesin. Evet, savunmalar fena değildi ancak, hücumdaki dikkatsizlikler ve beceriksizlikler de en az savunmalar kadar skoru aşağı düşüren faktördü. Charlotte adına atılan 30 sayının 14’ünün benchten gelmesi, Orlando’nun ilk yarıda süre alan 10 isminin de sayı bulması, iki takımın da %36 gibi oldukça fena şut yüzdesiyle oynaması ve devre boyunca yapılan toplam 21 top kaybı dikkatimi çeken notlardı.

Üçüncü çeyreğin başında, devreyi 1 sayıyla tamamlayan Wallace’ın etkili oyunu ve üst üste bulduğu sayılarla hücumda biraz olsun rahatlayan Bobcats, bu bölümde hücumda hareketlilikten uzak olsa da iyi top dolaştırarak buldukları isabetli dış şutlarla skor üretti. Ancak, çeyreğe bomba gibi girip pota altını domine eden Howard’ı savunamayınca farkı kapatamadılar. Carter’ın içeriyi zorlayarak buluğu sayılara Nelson ve Lewis’in dış şutlardaki isabeti de eklenince fark giderek açıldı ve çeyreğin sonuna doğru 20’lere dayandı. Gerek oyun temposu, gerekse hücumdaki verimlilikle diğerlerinden oldukça ayrılan bu çeyrekte takımlar toplam 59 sayı buldu. Son çeyreğe ise; Jackson’ın sayılarıyla başladı konuk Bobcats. Farkın da verdiği rehavetle özellikle hücum yönünde koordine olmakta zorlanan Orlando, tamamen dış şutlar ve bireysel zorlamalara dayalı bir hücum anlayışı sergiledi ve 8dk boyunca yalnızca 2 saha içi isabeti bulabildi. Bu bölümde Jackson ve Mohammed’den bulduğu orta mesafeli şutlarla etkili olan Charlotte, bitime 3 dk kala farkı 8 sayıya kadar çekmeyi başardı. Ancak kalan dakikalarda sayı bulmakta yine zorlandılar ve karşılaşmadan 92-77 mağlup ayrıldılar.

Maçtan Notlar: Maç boyunca kendisine çalınan haksız fauller nedeniyle fazla süre alamayan Howard, oyunda kaldığı bölümlerde etkili oldu ve karşılaşmayı 15 sayı-9 ribaund ile tamamladı. Bobcats’in son dakikalardaki çabalarıyla biraz da olsa tutuşan Orlando’da Carter, bulduğu kritik sayılarla kapıyı kapayan isim oldu. Bobcats cephesinde ise sakatlığı atlatmış görünen Jackson attığı 27 sayıyla maçın en skorer ismiydi. Felton ise ilk maçın aksine bugün takımın kötülerindendi. Hücumda ne kendi bir şey üretebildi, ne de arkadaşlarına pozisyon hazırlayabildi. Ayrıca DPOY sıralamasının 1. ve 3.sü olan Howard ve Wallace, maç boyunca bu yerleri ne kadar hak ettiklerini birçok kez ispatladılar ve bize adeta bir blok ziyafeti sundular.

Son olarak serinin geleceği hakkındaki düşüncemi de yazayım kısaca; iki maçta da 20 civarındaki farkı eriten Bobcats, ilk playoff galibiyetini ne kadar arzuladığını hissettiriyor. Hücumda yetenekleri çok sınırlı ve silahları çok az, örneğin Diaw’ın zaman zaman çıkıp pas dağıtmaya çalışması hatta oyun kurması lazım dışarıdan, savunma gayretlerine zaten diyecek yok. Rakiplerine göre kadroları tabi ki çok zayıf, fakat seyirci desteğini arkasına alıp yapacağı agresif savunmaya hakemler de biraz göz yumarsa 1 maç alabilirler evlerinde.

21 Nisan Playoff Programı

22 Nisan Perşembe 02:00 (NBA TV) / Charlotte Bobcats - Orlando Magic
22 Nisan Perşembe 04:30 / San Antonio Spurs - Dallas Mavericks


Popovich oyuncularına sinirlenmiş son maçta ve bu 5'le başlayacakmış. Tabii sadece ilk maç başlamadan hemen evvel bir hata sonucu skorborda yansıyan Spurs ilk 5'i bu. Seriyi değerlendirirken Nowitzki'nin son 6 senedir Spurs'e ne kadar ters geldiğinden bahsetmiştim. Bunu son maçta kanıtlamıştı. Şimdi Pop ikili sıkıştırma getirmeyi planlıyormuş. Terry-Kidd-Barea gibi isimler bu ikili sıkıştırmalar sonucu kendilerine gelen boş şut imkanlarını nasıl değerlendirecekler, önemli olan soru bu. Pop yardım getirmeden evvel tabii birkaç pozisyon Nowitzki'nin ne kadar sıcak olduğunu bakacaktır, bakmalı da. Direk yardımla başlamak saçma olur. Ama bence ikili sıkıştırma da çok iyi bir çözüm olmayacak, çünkü Mavs oyuncuları iyi şutörler, ha bu maç atamayacakları tutarsa o zaman zaten Dirk'e yardım getirmemek saçma olur. Ama normal şartlar altında Dirk'ü birebir savunup geri kalan oyuncuları mümkün olduğunca kilitlemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Bobcats'de Jackson'ın ne kadar ağrısının olduğu çok önemli. Oynayacakmış ama zaten kafası kopsa bile oynar Stephen Jackson, NBA'deki en dirençli, ağrı eşiği yüksek oyunculardan biri... İlk maçta o sakatlığı yaşamasa belki de Bobcats maçı kazanacaktı. Oldukça yakın bir maçtı, son 3-4 dakikada farkı 4'e kadar indirmişti Bobcats yanlış hatırlamıyorsam. Çok hor görüldüğüne inanıyorum onların. Zaten Larry Brown da "Magic bizi ciddiye almıyor" demiş. Jackson'ın iyi oynaması ve Nelson'ın normale dönmesi ve Howard'ın yine pasif kalması halinde Magic tatsız bir sürprizle karşılaşabilir. Çok fazla şeye bağlı yani, elbette bunun ihtimali düşük ama genel beklenti kadar düşük değil bence...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Blazers Pota Altı ve Planları (Camby ile 2 Yıl Daha)

Dün gece çıkan habere göre 2 yılığına yaklaşık 20 milyon dolar karşılığında The Cambyman ile anlaşılmış. Önümüzdeki sene Blazers'ın uzunlarına bakıyoruz: Camby, Aldridge, Oden ve Billa. Korkutucu bir rotasyon. Elinizde üç 'ana', 30 dakikanın üzerinde almasına kesin gözüyle bakılan uzun olduğunda, bu oyuncuların hepsini mutlu etmek zor oluyor. Bunu Odom-Bynum sağlıklıyken 25 dakika civarında kalan Odom'a sorabilirsiniz, takımın iyiliği için durumu kabullense de mutlu olmadığını kaç kere söyledi... Aslında mantıken sakat olan Billa'yı dışarıda tutarsak, "Hepsi ortalama 32 dakika alır" diye düşünülebilir ama bir ayrıntı var. Birisi formdayken 38 dakika aldığında diğer ikili otomatikman 29 civarına düşüyor. Hatta normal olarak rotasyondaki bir başka uzuna da 4-5 dakika verildiği düşünülürse, NBA'in her takımında ilk 5 çıkmayı hakedecek ana üçlü, bazı günler istedikleri ve katkı sağlamaları için gerekli olan dakikaları bulamamış olacaklar. Kaldı ki bu üçlüden birinin yedek olmayı kafasına takmaması lazım. Tabii bu konuda Camby'e sahipler, NBA'deki ve hatta dünyadaki en büyük profesyonellerden biri.

Neyse kısacası kolay bir iş değil 3 oyuncuyu idare etmek. Hatta az bir ihtimal de olsa dördüncü isim olan Billa da bu rotasyona girebilir. Neden zor? Çünkü o, sezon içinde diz kapağının bağları koptuktan sonra ameliyat olmuş ve ameliyat sonrası duşta kayıp düşerek bir kez daha diz kapağının bağlarının kopması gibi bir şanssızlık yaşamıştı. Yani ne zaman döneceği şüpheli. Herhangi bir dönüş tarihi konmadı bildiğim kadarıyla. İlk sakatlandığında yanılmıyorsam 8 ayda iyileşeceği ön görülmüştü, şimdi tekrar aynı şeyi yaşadığında bu süre artacaktır diye düşünüyorum. İyimser bir şekilde 10 ay desek, Billa 2011 Ocak'tan önce dönebilecekmiş gibi gözükmüyor. Hatta kötümser raporlara göre kariyeri bile bitebilirmiş. Bu da ne demek? 41 maç kaçırdıktan sonra Billa'nın maç başına aldığı paranın yaklaşık %80'ini sigorta ödeyecek demek. Yani sezon içinde hem biten, hem gözüktüğü kadar ağır olmayan kontratıyla takas için harika bir yem olacaktır. Neyse bu planları bırakıp Camby'i değerlendirelim biraz daha.

Camby çok büyük bir profesyonel dedim ancak kendisine ne kadar iyi bakmış olsa da, narin yapısı nedeniyle kariyeri boyunca sakatlık problemleriyle karşılaştı. Şimdi bir de bunun üzerine 36'ya varan yaşı eklendi. Bu açıdan lanetli olan Portland ile Camby birleşince ortaya umarım kötü bir sonuç çıkmaz fakat bu kötü sonucun çıkma ihtimali de oldukça yüksek... Camby'nin alacağı para açısından baktığımızda ise evet aslında senelik 10 milyon biraz fazla ama neredeyse bedavaya aldıkları Camby'i bırakmaları aptalca olacaktı. Çünkü Blazers'ın salary cap'inde yer yok ve bu sezon kimseyi katamayacaklar takıma. Eh Camby'i de kaçırırlarsa, ellerinde ciddi anlamda şampiyonluk tehdidi yaratmaktan uzak bir kadro kalacaktı. Camby şampiyon yapar mı onları? Hiç ama hiç zannetmiyorum, o seviyede değiller ama en azından Camby ile daha yukarıları hedefleyecekleri kesin. Ayrıca savunmada rakipleri sindirmesi, uçan kaçanı bloklaması, boyalı alanı kapaması, her ribaundu alması beklenilen (hatta sakatlanana kadar bunu büyük oranda başaran) genç Oden, Camby'den birkaç şey öğrenecektir. Yani biraz tuzlu olsa da, Portland'ın parasının karşılığını alacağı bir kontrat diyebiliriz, elbette yukarıda belirttiğim yaş ve sağlık sorunları baş göstermezse...

Bir adsız'ın ve bir arkadaşımın yaptığı yorum üzerine: Evet playofflar oynanırken kontrat uzatmak mantıklı değil. Değerlendirme yaparken bu noktayı es geçtim. Yukarıda birkaç kere belirttiğim gibi Camby NBA'deki en iyi profesyonellerden biri, bu yüzden her ne kadar zamanlama yanlış olsa da Camby "kontratı aldım yatayım" moduna girmeyecektir. Yine de yapılanın doğru olduğunu göstermiyor bu tabii.

Dwight Howard Yılın En İyi Savunmacısı

Açık ara farkla birinci olmuş Howard. 576 puan toplamış, ikinci Josh Smith 136 iken üçüncü Gerald Wallace 113'te kalmış. Aslında tam beklediğim gibi bir dağılım. İçeriyi tek başına savunan bir Howard'dan bahsediyoruz. Son senelerde ona benzer şekilde alan Camby vardı ama şimdi Magic'in önümüzdeki yılarda da Howard sayesinde zirveye yakın olacağı düşünülürse, üst üste 4-5 sene kazanmaması için hiçbir neden yok. Zaten ligde guard'lara genellikle burun kıvırılıyor çünkü uzunların istatistikleri çok daha göze çarpıyor. Benim bildiğim kadarıyla Majesteleri, Payton ve Artest var sadece bu ödülü guard olarak kazanan. Yani Artest guard değil tabii ki, dış oyuncu diyelim... Bu isimler oyun alanını rakiplerine dar etmenin yanı sıra top çalma istatistiğinde de saçma sapan rakamlara (3 civarına yakın) ulaşmışlardı, bunun da altını çizeyim. Bruce Bowen bile bu ödülü kazanamamışsa isim olarak büyük olmayan herhangi bir guard'ın da kazanması pek kolay değil herhalde, çok ekstra işlere imza atması gerekiyor kazanacak kısanın...

Kısacası bu ödülde (ve hatta ödüllerin neredeyse tamamında) istatistiklere çok bakılıyor. Eh maç başına 13 ribaund alıp, 3 blok yapan ve ligin en iyi savunma yapan takımlarından birinin bu seviyede olmasını neredeyse tek başına sağlayan bir adamdan bahsediyoruz. İki sezon üst üste ribaund ve bloklarda NBA lideri olan tek oyuncu oldu tarihteki... Tabii ki Josh Smith ve Gerald Wallace'ın yaptıkları takdir edilesi ama bu oyuncuları da takım savunmasına katkı konusunda maalesef Dwight Howard ile kıyaslamanın ayıp olacağı görüşündeyim. Son olarak da David Lee'yi ligin en iyi 3. savunmacısı olarak gören medya mensubunun aşırı fanatiklikten veya basketboldan anlamamaktan dolayı işinden alınması lazım...

Sözde ödüller verilmeden önce yazıcaktım 3-5 değerlendirme. Yalan oldu klasik olarak vakit darlığından. Daha doğrusu vakit darlığından çok NBA'in gündeminden dolayı diyebiliriz. Bakalım diğer ödüllere yetiştirebilicem mi birşeyler, pek sanmıyorum ama...


1. Sıra Oyu (5 Puan) 2. Sıra Oyu (3 Puan) 3. Sıra Oyu (1 puan) Toplam Puan

Dwight Howard (Orlando) 110 8 2, total 576
Josh Smith (Atlanta) 3 34 19, total 136
Gerald Wallace (Charlotte) 1 29 21, total 113
LeBron James (Cleveland) 4 11 8, total 61
Rajon Rondo (Boston) 1 13 11, total 55
Ron Artest (Los Angeles Lakers) - 7 8, total 29
Andrew Bogut (Milwaukee) 1 2 12, total 23
Thabo Sefolosha (Oklahoma City) 2 1 7, total 20
Anderson Varejao (Cleveland) - 5 3, total 18
Dwyane Wade (Miami) - 2 7, total 13
Marcus Camby (Portland) - 3 4, total 13
Kobe Bryant (Los Angeles Lakers) - 1 6, total 9
Shawn Marion (Dallas) - 2 2, total 8
Tim Duncan (San Antonio) - 2 1, total 7
Shane Battier (Houston) - 1 2, total 5
Andrei Kirilenko (Utah) - 1 1, total 4
Arron Afflalo (Denver) - - 1, total 1
David Lee (New York) - - 1, total 1
Ben Wallace (Detroit) - - 1, total 1
Brendan Haywood (Dallas) - - 1, total 1
Matt Barnes (Orlando) - - 1, total 1
Kendrick Perkins (Boston) - - 1, total 1
Luc Richard Mbah a Moute (Milwaukee) - - 1, total 1
Kenyon Martin (Denver) - - 1, total 1

Bucks - Hawks Serisi 2. Maç (86- 96)

Playoffların en sıkıcı eşleşmesi diyeceğim, Ersan olmasına rağmen bu eşleşmeye. Hatta NBA tarihinde liste yapsan oraya bile girebilir. O kadar iddiasız bir seri ile karşı karşıyayız. Ersan’ın playofflarda kariyer gecesi yaptığı gece bile etkileyemedi beni. Skiles’ın maharetli ellerinde Atlanta’nın en önemli iki skor silahı Josh Smith ve Joe Johnson ayrı bir yükselişe geçti. Olay bu kadar ironik bir hal almış durumda. Eğer bu turu geçmek istiyorlarsa, vazgeçtim eğer bu turdan bir galibiyet almak istiyorlarsa bu iki sorundan en az birine çözüm bulunmalı; ama ne elde çözüm bulacak kadro var, ne de daima maçın içinde olan bir koç. Scott Skiles’a taktım ben kısacası. Ersan ilk beş başlamak için daha ne yapmalı? Josh Smith’i Delfino’dan da mı kötü savunacak? Varsın kötü savunsun, en azından ribaund ve sayı katkısıyla şu an zihinsel olarak Delfino’dan daha hazır durumda; fakat bunu inatla birilerinin gözüne sokmak lazım.

Atlanta takımı mükemmel oynadı; ama bu maç onlar için hiç ölçü değil. Bir sonraki turda onları Orlando bekliyor. Ancak o zaman daha net yorum yapabiliriz onlar hakkında; yalnız söyleyeceğim şu ki Josh Smith çok çok ayrı duruyor takımda. Dün performansıyla triple-double’ı bir asistle kaçırdı. 11’de 9’ la 21 sayı, 14 ribaund, 9 asist, 2 top çalma, 2 blok. Bu gecenin üzerine daha ne yazılır ben bilemiyorum. O nedenle ben biraz Milwaukee’ye sitemlerimi ilettim yazının girişinde. Topun dolaşması, boş adamı bulma her şey süper gidiyor; ama söylediğim gibi Bucks kendilerini test için ideal rakip değil. En azından Bogut’u sahada görseydik, işin rengi biraz değişebilirdi. O zaman Josh Smith bu kadar etkili olamazdı kanımca. Bir yandan takımın asıl lideri Joe Johnson, karşısında ilk maçtan fena gaza gelen Jennings’i bulunca hem savunma hem de hücumda devleşti. Adam değişmelerde de kendi uzunlarından çok yardım alarak, Jennings’i zor şutlar kullanmaya zorladı. 23 şutunda 12 isabet bularak 27 sayı kaydetti ve 4ribaund, 6 asist, 2 blok ve 1 top çalmayla J-Smoove’a en büyük yardımı yaptı.

Biraz da maçın yıldızı(!) Brandon Jennings’den bahsetmesem olmaz. Savunmayla arasının hiç olmadığını biliyordum da ”Yılın Çaylağı” ödülü için oynamaya benzemiyor playofflar. Savunmasını geçtik, JoJo bir kilitledi, pir kilitledi çaylağı. Bu oyunculara neden “çaylak” deniyor tam onun cevabını gördüm sahada. Her olur olmazı dengi sanırsa daha işi çok zor çaylağın. 15 şut kullan 12’si isabetsiz. Eee hani sen takımın Bogut’la beraber yıldızıydın? Yok, olmadı kısaca. 4 tane de şutu bloklandı bu da cabası. Hani kullandığı şutlar boş olsa falan anlarız; ama hepsi savunmacısının önünde. Basit bir cross-over ardından şut denemesi. MVP ödülü için kasmasına gerek olmadığını söylesin arkadaşlarından biri Jennings’e.

Biraz da Ersan’dan bahsetmek istiyorum bu bölümde. Milli basketbolcumuz 10 şutunda 5 isabet bularak 13 sayı üretti ve işin daha da güzel tarafı 7’si hücumda olmak üzere 15 ribaund topladı. Zaten daha ilk yarıdan double-double’a imza atmıştı; ama nedense yine 24 dakika alabildi. İkinci yarıda hiç sayı üretememesine rağmen yine de herkesin beğenisini topladı. Bucks’taki tüm aksaklıklara rağmen (Salmons’ı biraz ayrı tutuyorum) o yine elinden geleni yaptı. Bu turda elenecekler çok çok büyük bir ihtimal; ama Ersan birkaç maç daha ribaund sezgisi konusundaki yeteneğini konuşturursa (özellikle ribaund, çünkü sayıyı istediği zaman bulacaktır. Zaten herkes vur patlasın, çal oynasın modunda) ismini ezberleterek döner ülkemize.

NOT:Atlanta bu galibiyetle evinde peş peşe 14. galibiyetini aldı. Daha da önemlisi 40 seneden sonra ilk defa bir seri de 2-0 öne geçti . En son 2-0’lık üstünlüğü 1970’de Chicago’ya karşı almışlar.

Maç içinde yedeklerden gelen katkılar arasında da Bucks’ın Hawks’a karşı ezici bir üstünlüğü var. Milwaukee yedekleri 40 sayı üretirken, Atlanta yedekleri muhtemelen “Yılın En İyi Altıncı Adamı” olacak Jamal Crawford’ı bünyesinde bulundurmalarına rağmen sadece 7 sayılık katkı verdi. Ribaundlarda ise Bucks 26’dayken, Atlanta sadece 3 ribaund çekebildi. Tabi bunda Ersan’ın katkısı büyük. Helal sana Ersan!

Lakers - Thunder Serisi 2. Maç (95-92)

İlk maçın ilk periyodunu görünce Lakers bu işi kasmadan 4-0 bitirir, Batı’da da rahat rahat şampiyon olur demiştim. Maçın devamında Westbrook pabucun pahalı olduğunu göstermiş ve Lakers’ın kanayan yarası guard rotasyonundaki yetersizlik, onun ekmeğine yağ sürmüştü. Hatta Durant bile ritmini bulamadığı halde sadece 8 sayı fark yapabilmişti Lakers maç sonunda. Maçın başındaki tespitimde yanıldım açıkçası. Dün geceki maç ise Oklahoma’nın bu seride en az bir maç alacağının habercisi gibiydi adeta. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu seriden bir 4-0 gelmeyecek; ama Lakers playoff moduna girmiş artık onu gördüm. Sezon boyunca var olan umursamazlığa sonunda bir çözüm buldular playoffların başlamasıyla. Bunu neye dayanarak söylüyorum hemen cevaplayayım. Lakers’ın 37 numaralı çakma sarışını(!) yetiyor bu gözlemin yapılmasına. Artest neden bu takıma dahil olduğunun cevabını gayet net bir şekilde verdi dün gece. NBA’in sayı kralı Durant’i ilk maç 24’te 7 ile 24 sayıda tutmuştu, 24 sayı çok olabilir; ama paralelinde şut yüzdesi çok düşüktü ve 4 top kaybına zorlamıştı. Bu maçta ise 26’da 12’ de tuttu. Daha da önemlisi genç yıldıza top kaybında kariyer rekoru kırdırdı. Toplam 8 top kaybı yaptı Drantula maçta. Ben bu kadar hırçın bir savunma beklemiyordum açıkçası. Resmen maç boyunca tek vücut gibi gezdiler. Ara sıra bu dövüş tebessüm bile oluşturdu yüzümde. Ama Oklahoma’da atmosfer çok daha farklı olacaktır. O nedenle OKC galibiyeti kesin gelir bana göre.

Bu sabah maçta eski Kobe’yi gördük sonunda. Son ayın formsuz yıldızı umarım kendine gelmiştir artık. Bu performansı sadece kenarda onu izleyen babasından ötürü ise Lakers’ın işi zor; ama ben işlerin zora girdiğini anlayıp sonunda mantıklı hamlelerde bulunacağı düşüncesindeyim. Son çeyrekteki 15 sayısı Lakers’ı saha avantajını kaybetmekten kurtardı tam anlamıyla. Buraya kadar iyi de şut performansında hala vasatı geçebilmiş değil ve bu sorunu çözmenin tek yolu var bana kalırsa: Az şut kullanmak. Son bir aydır %30’la atan bir süper yıldızla karşı karşıyayız. Dikkat ederseniz Kobe asist ve ribaund sayılarıyla sezon içindeki ortalamasının altında. Tamam, zor zamanlarda(aynı bugün olduğu gibi) dizginleri eline alması lazım; fakat bu takımda da Gasol, Bynum; Odom gibi yıldızların da olduğunu unutmamalı. Eğer beraber oynamayı başarabilirlerse, Bynum’ın bile sezon başındaki performansını yakalayacağını düşünüyorum açıkçası. Zaten Phil Jackson da bu konu hakkında şikayetini dile getirmiş maçtan önce. Maç sonunda da, Kobe’nin 39’una rağmen fikrini değiştirdiğini sanmıyorum açıkçası; fakat maç sonunda Kobe’nin takımını gayet iyi yönetmesi sevindirici bir nokta Lakerslılar adına.

Maçın sadece son bölümünü anlatmayı uygun görüyorum. Geri kalanı biraz farazi olacak çünkü. Thunder maçın bitimine 2:46 kala 88-86 öneyken Kobe’nin sayılarıyla Lakers, skoru 93-88’e taşıdı. Ardından Westbrook ve Green’le farkı 1’e indirdi Thunder. Yapılan faulün ardından çizgiye giden Kobe 2 atıştan birini sokunca OKC için bir umut doğdu; fakat Durant’in maçın bitimine 10 saniye kala kullandığı dengesiz üçlüğün ardından, ribaundu alan Gasol’e faul yapıldı. İspanyol yıldız da bir atışında isabet bulunca fark üçe çıktı. Sonrasında ise topu oyuna sokan Westbrook, Durant’i buldu. Durant’a Odom ve Artest baskı yapınca o da boştaki Green’e topu yolladı; fakat onun uzaklardan yolladığı şut isabetli olmadı ve maçı Lakers 95-92’lik skorla kazandı. Zaten Green de o ona kadar 6’da 1 üçlükle oynuyordu. Bu eşleşmeye hala ısınamayanlardan biri o da. Bir önceki maçta 12’de 4 ile atmıştı, dün gece de 11’de 2 ile ritmini bozmadı.

Maç için en önemli noktalardan biri de takımların süper yıldızlarının son çeyrekte yaptıkları. Kobe son 5 dakikada takımının 7 sayısına imza atarken, hiç de top kaybı yapmadı bu süre zarfında. Durant ise yalnızca serbest atışlardan iki sayı bulabildi ve 2 top kaybı yaptı. Tabi bunda maçın sonunda etkisini artıran Artest faktörü ve Artest’in savunmasına bağlı yorgunluk da var; ama en önemli dakikalarda sahne alamayarak başrolü Kobe’ye kaptırdı genç yıldız. Gasol ise çoğu alışık olduğumuz ikili oyunların sonucunda 25 sayı buldu. 5tane hücum ribaundu olmak üzere 12 ribaund çekti ve OKC’ye “Ben de buradayım!” mesajını verdi. Geçtiğimiz maçın aksine Bynum çok etkili olamadı maçta. Koç Jackson da dakika verdi ona; ama yararlanamadı genç pivot. 9 şutunda 3 isabetle 6 sayıda kaldı ve 10 ribaund topladı.

Oklahoma adına birkaç nokta varsa o da Durant, Westbrook ve yaptıkları 17 bloktur herhalde. Son iki maçtır Lakers’ı ortalama %39 şut yüzdesiyle tutuyorlar. 17 blok gerçekten müthiş bir istatistik ve bu istatistiğe 7 blokla katkı veren Ibaka’yı da tebrik etmek lazım. Maçların savunma kısmında şu ana kadar ellerinden geleni yaptılar. Sorunu hücumda aramak gerekiyor o halde. Kendi evlerinde yaptıkları maçlarda da bu yönlerini düzelteceklerdir tahminimce.

Blazers - Suns Serisi 2. Maç (90 - 119)

İlk maçta Suns’ın oyunu hızlandırmasına izin vermeyip, tempoyu sürekli düşürme çabasında olan Portland’ın bu düşüncesi amacına ulaşmıştı ve bu seneki playoff serilerinin ilk deplasman galibiyetini kazandırmıştı kendilerine. Açıkçası yaralı Portland’ın formda bir Suns karşısında böyle bir patlama yapacağını herkes gibi ben de aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Ancak playoffun güzelliği de bu değil mi zaten? 2 gün önce oynanan maçın yarasını kapatıp, serinin kopmaması için, bu kez daha tedbirli davranmalı ve evinde kimin söz sahibi olduğunu göstermeliydi Suns, aynen de bu doğrultuda başladılar maça…

Gentry savunmada; Roy’ın sakatlığından sonra Portland’ın hücumdaki en önemli kozu durumuna gelen Aldridge’i Collins, ilk maçın yıldızı Miller’ı Grant Hill, Rudy’yi ise Nash ile tutma kararını vermişti yine. Hücumda ise; Richardson-Rudy eşleşmesi Suns adına avantaj yaratabilecek gibi görünüyordu. Maçın başında Amare’nin yüksek posttan dağıttığı toplarla skor bulmaya çalışan Suns, bu hücum setinde çok da başarılı görünmezken, Portland da Camby ile üst üste orta mesafe şutlarında yararlanamayınca kısır bir maç başlangıcı izlemiş olduk. İlk maça oranla bu maça savunma yönünde daha istekli başlayan Phoenix, potasında ilk 4 dakikada yalnızca 5 sayı gördü. Portland’ın kaçan şutları sonucu hızlı hücumlara çıkıp oyunun temposunu arttırma fırsatı bulan Suns, Nash’in önderliğinde sayılar bulmaya başladı ve bu bölümde skor üstünlüğünü ele geçirdi. Collins’in yerine oyuna giren Frye’ın Aldridge savunmasında etkili olması ve Jason Richardson’ın dış şutlarından bulduğu sayılarla farkı henüz ilk yarının ortalarında çift hanelere çıkaran ev sahibi ekip, McMillan’ı mola almaya mecbur bıraktı. Gelen molanın ardından hücumda biraz daha organize görünen Portland, içeriyi zorlayarak aldığı faullerle serbest atış çizgisinden sayılar bulmaya başladı ve çeyrek bitiminde farkı 6 sayıya kadar indirdi(32-26). Ancak, Portland adına bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi, zira henüz ilk çeyrekte Nash 9 asist, J.Rich ise 15 sayıya ulaşmıştı bile.

Sezon içinde Suns maçlarını dikkatli izleyenler bilecektir, Gentry maç içinde zaman zaman Amundson-Frye-Dudley üçlüsünü birlikte oyuna sürüyor. Bu oyuncuların dinamizmi ve savunmadaki arzuları Suns’ı oldukça kaliteli bir savunma takımı haline dönüştürüyor. İkinci çeyreğe de bu üçlüyle başlamayı tercih etti koç, verimini de kısa sürede aldı. Amundson’un hücum ribauntlarındaki etkinliğine Barbosa’nın attığı sayılar eklenince 4-0’lık seriyle çeyreğe giren Suns farkı yeniden çift hanelere çıkardı. Aynı bölümde Bayless ve Aldridge’in ikili oyunlarını Frye’ın show uplarıyla bozan Suns, Dudley’in de pota altına indirilen toplarda ikili sıkıştırmaya gelmesiyle ilk 4 dakikada potasında yalnızca 2 sayı gördü. Takımın hücum sıkıntısını gidermek için mola alan Millan 4 kısaya ve alan savunmasına döndü. Hücumda bu taktik iyi sonuç verse de, savunmada Grant Hill’in ceza şutlarına engel olamayan Portland farkı da kapatamadı haliyle. İki takımında sayı üretmekte zorluk çekmediği bu dönemde fark aynı seviyede devam etti ve devreye 63-49 Phoenix üstünlüğüyle girildi.

Devrede gözüme çarpan notlar: Hücumda Portland’ın çok şeyler beklediği Aldridge, saha içi isabeti bulamadan, faul problemi nedeniyle uzun süresini de kenarda geçirdiği ilk yarıda yalnızca 3 sayı üretebildi. Ayrıca; Suns’ta Grant Hill’in şut kaçırmadan bulduğu 16 sayı, Nash’in 12 asistine karşılık Portland’ın yalnızca 5 asistte kalması, ligin en etkili dış şut takımlarından olan Suns’ın devre boyunca üç sayı çizgisinin gerisinden 9 sayı bulmasına karşın 63 sayıya ulaşması da dikkat çeken diğer notlarımdı.

Üçüncü çeyreğe karşılıklı basketlerle başlandı. Suns adına ilk devredeki etkili oyunlarını sürdüren Richardson-Hill ikilisine pota altından bulduğu sayılarla Amare de eklendi. Buna karşın ilerleyen dakikalarda yalnızca Aldridge ile skor üretebilen Portland farkın açılmasına engel olamadı. Çeyreğin ortalarına doğru iyiden iyiye gevşeyen ve adam paylaşımını çok kötü yapan Portland savunması karşısında Suns, farkı ilk defa 20lere çıkarmayı başardı. Boş döndüğü ender hücumlarda da iyi geriye koşan Phoenix savunması karşısında kısıtlı hücum silaharıyla sayı bulmakta çok zorlanan Blazers, teslim bayrağını da yavaş yavaş çekmeye başladı üçüncü çeyreğin ortalarında. Ev sahibi ekibin seyirci desteğini de arkasına almasıyla hücumda iyice bocalayan Blazers, top kayıplarıyla rakibin birlikte hızlı hücumlarına da engel olamayınca son çeyreğe 94-68 geride girdi. Çeyreğin son pozisyonunda Nash’in savunmasındayken omzundan sakatlanan Batum ise, karşılaşmayı tamamlayamadı. Son çeyreğe yedek oyuncularıyla başlayan Millan, farkın kapanmayacağını anlayınca normal sezonda dahi çok fazla forma şansı vermediği Patrick Mills-Jeff Pendergraph-Travis Diener gibi isimleri parkeye sürdü ve bu hamleyle bir nevi, Suns’ın seriyi eşitlediği de tescillenmiş oldu.

Maçtan Notlar: Karşılama boyunca Phoenix’in etkili savunması karşısında çok zorlanan Blazers oyuncuları %38 saha içi isabetinde kaldı. Buna karşın oyunun temposunu bir türlü düşüremediklerinden 119 sayı gördüler potalarında. Suns defansının, pas kanallarını iyi kapatması sonucu yalnızca 12 asist üretebilen Portland, bu kategori de Nash’in 4 asist gerisinde kaldı. 11’de 10 ile 20 sayı bulan Hill, maçın koptuğu dönemlerde Jason Richardson ile başroldeydi. Bu kadar hızlı tempoya rağmen takım olarak karşılaşmayı 6 top kaybıyla tamamlayan Suns alkışı hak ediyordu. Ayrıca boyalı alan sayılarında rakibine 58-38 üstünlük sağladı Suns, bu farkın temel sebebi de kısalarının Portland’ın bomboş pota altında cirit atmasıydı bence.

Serinin Gidişatı: Bu maçta sağ omzundan sakatlanan Batum seriye devam edecek mi şu an için bilmiyorum. Kağıt üzerinde çok önemli bir eksiklik gibi görünmese de zaten dar olan Portland rotasyonu böyle bir yarayı kaldıramaz şahsi görüşüm. Şimdi seri Rose Garden’a taşınıyor, orada kendilerini ne kadar ateşli bir seyirci topluluğunun beklediğini biliyordur Suns oyuncuları. Ama bugün bir kez daha gördük ki sadece seyirci desteğiyle kapanacak kadar küçük bir fark yok bu iki takım arasında. Portlandlılar oyunlarının maksimumunu ortaya koymalı ve üst düzey mücadele etmeli, bu sayede bir ihtimal firesiz geri dönebilirler Arizona'ya ama işleri çok zor.