BIY AD

8 Mayıs 2010 Cumartesi

AT&T Center'ı Sarsan Adam: Goran Dragic

Hasta olduğumdan biraz boşladım blog'u bugün, zaten dün gece iki maçı da izleyememiştim bu nedenle. Aaz önce bitirdim ikisini birden. Tabii Cavs'in son 1.5 çeyreğini izlemedim, LeBron'un şovu (38-8-7) sağolsun. Ama konumuz bu değil. Dün gece bütün dünyayı şaşırtan bir performans ortaya koyan Dragic'ten bahsedeceğim. Seri öncesi değerlendirmemde Dragic'in sezon içinde bazı maçlarda sapıttığına ve Suns'ın bench üstünlüğünü ele geçirmesi için buna ihtiyacı olduğuna değinmiştim. Ama Dragic'in serinin gidişatına etki edeceğine hiç inanmıyordum, özellikle de AT&T Center'da. İkinci çeyrekte Nash'in 2-3 dakika dinlenebilmesi için oyuna giren ve hiç ortalıkta gözükmeyen Dragic, üçüncü çeyreğin sonlarına doğru parkeye adım attı ve şunu çok çok büyük ihtimalle söyleyebilirim ki, Suns'a batı finalini getirdi. Gerçekten inanılmaz oynadı. Üçüncü çeyreğin sonlarında Nash'in yerine oyuna girdiğinde 6 sayı farkla Spurs öndeydi. Maçın bitimine 4 dakika kala ise Dragic'in 23 sayısıyla Suns 14 sayı öne geçmişti. Düşünün Goran'ın yarattığı etkiyi. Üstelik sadece şutla olsa hadi "Sıcaktı" der geçeriz ama her şekilde skor üretti. Önce üçlükle başladı, ardından boyalı alana korkusuzca girerek üst üste 3 basket buldu. Bunların ikisinde pivotlara taş çıkaracak incelikte hareketler sergiledi. Fake sonrası rakibini bakkala gönderip pivot ayağını kullanarak ve el değiştirerek bulduğu sayılar gerçekten harikaydı. Böylece basketbolu ne kadar iyi bildiğini göstermiş oldu. Yanılmıyorsam sezon içinde bir Jazz maçında bu tarz basketler bulmuştu pota altında. Ayrıca cin bir basketbolcu olduğunu da gösterdi Hill'in öne uzanmış eline, kolunu takarak attığı üçlükle.

Spurs çözüm getiremedi demeyeceğim çünkü özellikle 5'te 5 attığı üçlüklerde perdenin altından geçerek veya 1-2 adım geriden savunarak adeta davetiye çıkardılar Dragic'e. Ayrıca maçın geneli için de çok kısa birşeyler yazacağım. Spurs'ün geçtiğimiz yıllarda başarıyla uyguladığı bir sistem vardı Suns'a karşı. Üçlüğün dışında bekleyen hücumcuları bırakmıyorlardı. Nash'e veya savunmacısını geçen Suns oyuncusuna yardıma gitmiyorlardı mümkün olduğunca. Böylece Suns'ın en iyi yaptığı şeyi yani üçlükleri, rakibinin elinden alıyordu Spurs. Bu seride ise resmen içeri gömülüyorlar ve dışarı çıkarılan toplarda Suns 2-3 pas sonrası bomboş üçlük buluyor. Tabii dün gece Dragic sayesinde biraz ekstra isabet bulduklarının (15/26) da altını çizmeliyim. Serinin bir başka x-faktörü de Manu'ya yaptığı savunma ve bulduğu ekstra sayılarla Grant Hill oldu. Sezon boyunca 18 sayı ve üstüne toplam 10 kere falan çıkan Hill son iki maçtır bu rakama ulaşarak Spurs'ü bitirdi. Onun bu çıkışı da bana göre sürpriz ama Dragic ile karşılaştırınca devede kulak kalıyor.

Son olarak birkaç ufak detay. Dün gece deplasmanda 38-8-7 yapan LeBron'un ulaştığı bu istatistiği geçmişte Oscar Robertson yapmış. Ancak Dragic'in 17 dakika 26 sayı başarısını daha önce elde eden yok... Dragic daha büyük oyuncu LeBron'dan!! Son olarak da Alvin Gentry'nin maç sonrası basın toplantısına başlarken kullandığı cümleyi veriyorum: "Steve Nash de kimmiş?". Maçın bitimine 3 dakika kalana kadar Nash'in oyuna girmesine gerek kalmadı Dragic sağolsun. Saygılar Goran...

Spurs - Suns Serisi 3. Maç (96 - 110)

Bir Spurs taraftarı olan benim için serinin ilk iki maçı hiç de iç açıcı değildi. İlk maçın tamamını ve ikinci maçın son çeyreğe kadarki kısmını izledim ve şunu söyleyebilirim ki, alınan iki mağlubiyet de “Spurs galibiyet”leri idi. Spurs galibiyetinden kastım ise, Duncan-Manu-Parker’ın ortalama ve üstü oyunuyla Hill-Jefferson gibi rol oyuncularının katkıları. Tabii rol oyuncularının eskisi kadar olduğunu söyleyemem, zaten Jefferson ikinci maç hariç tek basketi geçemedi. Yine de genele baktığımda Spurs (en azından hücumda) iyi oynayarak kaybediyordu ve daha serinin başından Suns’ın geçeceğini düşünen beni bir taraftar olarak daha da şüphelendirmeye başlamıştı.

Ancak Suns da sebepsiz yere kazanmıyordu elbette. Öncelikle ilk maçta Spurs, Suns hücumuna hiç ayak uyduramadı. Tamam maç evlerindeydi ve Suns formda olduğu zaman onları durdurmak neredeyse imkansız, bunu anladık. Peki Suns’ın Spurs oyunu yavaşlattığında iki tarafta da gayet iyi yanıt verdiğini söylesem. Suns ile savunma kavramını bir arada kullanmaya pek alışık değiliz. İyi savunma takımı olduklarını da söylemeyeceğim ama baştan beri dikkat çekiyorum zaten, yine söyleyeceğim; şu ana kadarki rakiplerini zayıflıklarının da yardımıyla (Portland kısıtlı, Spurs yaşlı) bir yere kadar durdurmayı başardılar. Neyse, ikinci maçta tempo sorununu çözdü Spurs. Gelişme sayılır. Ama bu sefer de ribaundlarda çok zorlandılar, Robin Lopez’den yoksun Suns’a tam 18 hücum ribaundu verdiler. Bunda büyük pay sahibi olan Dudley bir ara ESPN yorumcusundan “Rodman kesildi” övgüsünü bile aldı, Phoenix’in çabası müthişti yani ama Lakers’a karşı böyle bir üstünlük yakalayabildiğini düşünebiliyor musunuz Suns’ın? Yani bu nokta da Spurs’ün hatası büyük.

Phoenix’in 2-0 olmasının en büyük nedenini ise sona sakladım. Phoenix takımı iki maçta da ekstra katkılarla kazandı. İlk maçta neredeyse yaşı kadar sayı atan Nash, ikinci maçta durdurulamayan Frye ve Dudley… Belki de Spurs taraftarının seriyi kazanacaklarını düşünmeye iten bir numaralı şey buydu. Ancak bana kalırsa atlanan nokta bu “ekstra” katkıların Suns takımının bir yapısının getirdiği bir parça haline gelmesi. Şu kısıtlı gözüken benchin sezon içinde kazandırdığı maç sayısına bir bakın. Çok kötü oynadıkları olmadı mı? Elbette oldu ama ilk maçta gördük ki Spurs bunu da durduramadı.
Ve son olarak bugün o ekstraların babasını gördük.

“Agresif ol” diyordu koçu Gentry, “Bir iki ufak hata yapman önemli değil, sadece agresif ol”. Geçen maç yazılarımdan birinde Dragic’in zaman zaman ağzımı açık bıraktığını söylemiştim. Bu gece hücum ribaundu alıp faule rağmen sayıyı atan Carlos Boozer’a döndüm, o derece düştü çenem. Agresif olması söylenen Dragic dördüncü çeyrekte 11’de 9’la 23 sayı atarak Barkley’nin Spurs’e karşı playoff maçında bir çeyrekte en fazla sayı atma rekorunu kırdı. Normal sezonda böyle bir maçı daha oldu Dragic’in ama playoffta Spurs’e karşı yapmakla karşılaştırılamaz bile. Hem de karşılaştığımız durum ara sıra olan “şutör coşması” olayı değildi. 5-5 üçlük atması belki yaptıklarından en az etkileyici olanıydı. Dragic en az üç kere potaya gittiği pozisyonda etrafındakileri pazara bakkala ve markete göndererek sayıya ulaştı. Tüm bunları yaptığı dördüncü çeyreğe takımının 71-72 geride başladığını söylemeliyim. Geçen sene kendisini Trajik diye adlandıranlardan bir bir intikam alırken Gentry gibi bir koç ve Nash gibi bir ağabeyin yanında oynamanın karşılığını fazlasıyla verdi. Öyle müthişti ki yazıda sahadaki herkesi arka plana atmama neden oldu.

Tabii Dragic sahneye çıkmadan önceki dakikalarla ilgili söylenecek çok fazla şey var. Maça ne yaptığını bilerek ve sabırlı hücum ederek başlayan ekip ev sahibiydi. Bir ara farkı 18’e kadar çıkardılar. Ne Suns’ın kendi basketbolunu oynamasına izin verdiler ne de ikinci maçtaki gibi hücum ribaundlarında ezilmediler. Amare de maça kötü başlayınca ivme tamamen San Antonio’ya kaymış gibi gözüktü ama J-Rich ve Hill’in şutlarına engel olamayınca fark erimeye başladı. Bunlara Nash’in hücumda sürekli adam değiştirerek karşısına Duncan’ı alıp orta mesafeli şutlarla bitirmesi de eklenince maç ilk yarının sonlarına doğru dengelendi. Kaptan Kanada’nın istatistiklere yansımasa da takımını iyi yönettiğini söylemeliyim. Üçüncü çeyrekte Spurs hücumu sadece orta ve uzak mesafeli şutlardan oluşuyordu. Eğer bunları müthiş yüzdeyle sokan Manu olmasa çoktan geriye düşmüş olurlardı ama Arjantin’li yıldız takımını bu noktada da kurtardı. Bir yere kadar…

San Antonio’da Duncan(9’da 5’le 15 sayı 13 ribaund 3 blok) ve Ginobili’ye(10/17, 27 sayı 5 asist 5 top kaybı) bu sefer ilk beşte başlayan Parker’dan da hiç katkı gelmedi. Popovich’i kenardan sokuyor diye eleştirenlerin sayısı epey fazlaydı ama bu sefer Hill de kenardan katkı sağlayamayınca oyun kurucu pozisyonu neredeyse hiç işe yaramadı maçta. Zaten Duncan ve Ginobili’ye yardım eden sadece iki isim vardı, onlar da 4’te 3 üçlük isabetiyle Bonner ve 11’de 6’yla 12 sayı 10 ribaund’la oynayan McDyess. Bu sayıların da çoğu ilk yarıda geldi ayrıca. Diğer oyunculara teker teker değinmek gerekirse;

Jefferson hala kendinde değil. Potaya gitmesi, kendi oyununu oynaması lazım. Daha ikinci yarının başlarında 9’da 1 olmuştu bile, başka da bir şey yapmadı zaten.
Hill kenardan hiç katkı yapamadı yukarıda da belirttiğim gibi. Köşeden birkaç boş şut yakaladı ama hepsinde başarısız oldu. Maç boyunca 37 dakika sahada kalmasına rağmen 7’de 1’le şut atabildi yalnızca. İyi yaptığı tek şey takımdan kimsenin iyi isabet bulamadığı serbest atışlarda 7’de 6’yla oynamasıydı.
Blair 3’te 3’le 6 sayı 6 ribaundla oynadı ama çoğu maç sonunda geldi diyebiliriz. Önemsizdi yani yaptıkları. Bu seride süre aldığı bir maçta hayvanlaşmasını bekliyordum ama sanırım öyle bir şey olmayacak. Bogans sadece ilk çeyreğin sonunda Nash’i savunmak için 7 saniye oyunda kaldı, Nash üçlüğü kaldırırken Bogans 3-4 metre geriye uçmuştu bile. Hiçbir işe yaramıyor.

Suns yedekleri için ise Dragic’i çıkarsak bile maça damgasını vurdular diyebiliriz. Son çeyrekte sahada kalan tek ilk beş oyuncusu Hill iken Dragic önderliğinde takımı taşıdı bench oyuncuları. Barbosa 5/7 ile 13 sayı atarak bu playofflardaki en iyi performansını sergiledi. Dudley 3’te 0 oynadı ama o da savunmasıyla aldığı dakikaların hakkını verdi. Frye 5’te 3 üçlükle 9 sayı buldu, Amare’ye de yer açtı içeride ama kötü gününde olan Stoudemire sadece 7 sayıda kaldı, onunla birlikte 15’te 8’le 21 sayı atan Jason Richardson son çeyrekte oyuna girme ihtiyacı duymadı bile. Grant Hill bir önceki maçtaki gibi bu gece de 11’de 7’yle 18 sayı attı ve maç boyunca attığı orta mesafeli şutlara son çeyrekte boş da olsa hoş bir smaç ekledi.

Sonuç olarak seri 3-0’a geldi. Artık Spurs’ün umutları söndü diyebiliriz. Hatırlatma yapmak gerekirse, bundan önce 3-0’a gelen 88 seride de geri gelmeyi başaran takım olmamış. Bu Spurs takımına bakınca bunu yapmalarına imkan vermiyorum ben. Her şeyden önce şu serbest atışlarını düzeltmeleri gerek. Playoff maçında 16/28 serbest atış yüzdesi mi olurmuş? Ondan sonra önce Richard Jefferson’ın kendine gelmesi, Blair’in 20-20 yapması Duncan ve Ginobili’nin 40’ar sayılık oyunlar çıkarması lazım. Kısacası olmayacak. Kırılgan ve zor durumda hemen kabuğuna çekilen Dallas’a karşı yaptıklarını istekli Suns’a karşı yapamadılar. Phoenix takımını aldıkları intikamdan dolayı tüm kalbimle tebrik ediyorum. (Erkenden büyük konuştum ama hadi bakalım)

Cavaliers - Celtics Serisi 3. Maç (124 - 95)

Bu iki takımın sadece sezon içi performanslarını takip edip, serinin önceki maçlarını izlemeseydim eğer, dün geceki skor belki de bu kadar şaşırtmazdı beni. Dün oynanan maçı izleyemeyenler için kısaca şu şekilde özetleyim: “LeBron”. Çok kısa bir özet olmuş olabilir ama izleyenler hak verecektir. Cavaliers takım olarak çok iyiydi yüzdeli şut attılar, fena savunma yapmadılar falan. Haklarını yemek istemiyorum ama LeBron öyle bir maç oynadı ki ister istemez geri planda kalacak diğer isimler yazımda.

İlk çeyrek Boston 17 sayı bulurken, LeBron 21 sayıdaydı. Hani normal sezonda Celtics’le yaptıkları son maçın son çeyreği vardı, hatırlayacaktır izleyenler. LeBron’un o performansı bile dünkünün yanında sıradan kalır. 38 sayı, 8 ribaunt, 7 asistle bitirdi maçı, bunlar ondan görmeye alışkın olduğumuz istatistikler, ama dünkü maç bir başkaydı. Yahu LeBron dün antipatik bile gelmedi bana var mı daha ötesi. Tabi bir de istatistik kağıdına yansımayanlar var. Mesela yaptığı savunma sonucu Pierce’ı 15’te 4 şut isabetinde tutması, Celtics savunmasını üzerine çekerek arkadaşlarına yarattığı pozisyonlar, Celtics’e vurduğu darbe sonunda rakibin dengesini, direncini, hırsını her şeyini yerle yeksan etmesi gibi. Celtics, Cavaliers’a karşı geri düştüğünde maçı gerginleştirir, kavga çıkarır ama bir şekilde maça tutunur diye düşünüyordum seri öncesi. Ama LeBron öyle bir başlangıç yaptı ki seyirciler bile şaşkına döndü, rakip oyuncular ne yapsın. Celtics taraftarı oyuna giremedi bile erkenden fark olunca maç veya Celtics’lilerin kavga çıkarmaya ne vakti ne de yüzü kaldı, o muhteşem girizgahtan sonra. Maç boyunca Paul Pierce ile savundular olmadı, Ray Allen’ı denediler olmadı, ikili sıkıştırma yapmaya çalıştılar olmadı. Ne şutunu önleyebildiler, ne penetresini.

Yazının başında bahsetmiştim, Cavaliers takım olarak da çok iyiydi. Öncelikle Rondo’nun savunmasına Anthony Parker’ı vererek yanlışından döndü Mike Brown. Maç boyunca tam sahada baskı geldi Parker’dan Rondo’ya. Durum böyle olunca Rondo’nun ilk iki maçta sıkça izlediğimiz pick’n rolleri minimuma indi. Celtics’te mecburen ya Garnett üzerinden alçak posttan oyun kurmaya çalıştı hücumda ya da LeBron savunmasındaki Paul Pierce’ın bire bir zorlamalarından sayı çıkarmaya. E takdir edersiniz ki Ray Allen ve Perkins zaten onları oynatan birileri olmadığında çok geri planda kalıyorlar, çünkü kendi şutlarını yaratan oyuncu değiller. Haliyle Celtics hücumunun da istenen seviyede olmadığını söyleyebiliriz.

Maçın kilit noktası LeBron ile beraber Cavaliers’ın şut yüzdesiydi(%59), ne atsalar girdi. İlk devreyi 70, maçı ise 124 sayıda tamamladılar Garden’da. Herhalde dün gece Cavaliers formasıyla maçta olsam, ben de hücumda fena olmayacak bir yüzdeyle şut sokardım, o derece müthişti durum Cavs adına. Zaten biliyoruz ki, üst üste birkaç hücumdan sayıyla döndüklerinde sanki maç kazanmışçasına sevinip öyle bir atmosfer oluşturuyorlar ki, rakip ruhsal olarak çöküyor. Bu silahlarını da iyi kullandılar. Ayrıca Shaq seri boyunca ilk defa dünkü maçta bu kadar etkili oldu. Pota altında yüzdeli şut atarak 12 sayı bulurken, savunmada da Rondo’nun içeri girmesini kısmen engelledi. Önceki maçlarda kafa kafaya olan boyalı alan sayılarında 18 sayılık fark yaptı Cavaliers rakibine. Ancak şunu da söylemeliyim ki Mo Williams halen ritmini bulabilmiş değil. Savunmada açık ara takımın en kötüsü, hücumda da bocalayınca hiç çekilmiyor.

Celtics’e dönecek olursak, hücumda Paul Pierce’ı mutlaka devreye sokmalılar. Seri boyunca gördük ki Pierce’ın o meşhur birebirleri LeBron’a karşı sökmüyor (ilk 3 maçta 13/42 şut isabetiyle oynadı). Bir şekilde yardım getirmeliler ona hücumda ve oyunun içine sokmalılar.

Peki, LeBron müthiş oynadı, Cavaliers takım olarak çok yüzdeli attı ama Celtics savunmasının hiç mi kabahati yoktu yedikleri 124 sayıda? Valla ne yalan söyleyim ben biraz da parkedeki çaresizliklerini gördüğümden dolayı çok fazla yüklenmek istemiyorum Celtics’e. Maçın başında daha agresif savunma yapabilselerdi muhtemelen sonuç biraz daha farklı olurdu. Ama Cavs o havayı yakaladıktan sonra yapacakları çok bir şey yoktu. Zaten bir sonraki maçta da bence yapmaları gereken baştan savunma agresifliğini koyup, rakibin kolay sayılar bulmasını önlemek olmalı. Bir de LeBron’un formsuz olması için dua etmek. Çünkü LeBron bu performansını sürdürürse, seri beklediklerinden çok daha erken bitecek.

7 Mayıs 2010 Cuma

7 Mayıs Playoff Programı

8 Mayıs Cumartesi 02:00 / Cleveland Cavaliers - Boston Celtics
8 Mayıs Cumartesi 04:30 (NTV) / Phoenix Suns - San Antonio Spurs

Son maçı yarım bırakmak zorunda kalan Varejao oynayacak. LeBron'un da dirseğinde şu anda bir problem yokmuş, en azından son antrenmanda bir sıkıntı çekmemiş. The Garden'daki iki maçtan en az birini Cavs'in kazanacağını düşünüyorum.

Spurs'ün de bu gece Suns'a karşı kazanmasını bekliyorum. Özellikle Bonner'ın şutlarının girmesi halinde. Yok girmiyorsa sadece 5 dakika falan alması gerekiyor. Çünkü onunla beraber ribaundlarda çok sıkıntı çekiyor Spurs ve kendisi Spurs'ün ana prensibi olan savunmadan bihaber... Normal şartlarda Spurs'ün her maç birkaç hücum ribaundu fazla almaları lazım Suns'dan, bunu istatistiklere bakmadan söyledim. Çünkü Spurs NBA'in en iyi ribaund çeken takımlarından biriyken, Suns en kötülerden birisi. Blair'ın Bonner'dan fazla süre alması gerekebilir. Bugün Spurs'ün kazanmasını bekliyorum, gerçi ilk iki maçtan birini de alacaklarını düşünüyordum...

Yılın En İyi 5'i

İlk 5'i yukardaki resimde görüyorsunuz. Oylamayı da yine aşağıda verdim. Bir itirazım yok. Belki 119 oy almasına rağmen All-Star sonrası vasat hatta kendi standartlarına göre oldukça kötü bir dönem geçiren Kobe yerine bir ihtimal, takımını 3.'lüğe taşıyan Nash alınabilirdi. Fakat burada Kobe'nin ismi, markası ağır basıyor. Tabii Nash de 3 sene önce iki kere MVP ödülü kazandığı dönemdeki seviyesinde değil. Bu arada Kobe de kendisini en iyi 5 yerine 2. takıma atanların görevlerinden alınmaları gerektiğini (zannedersem oy kullanmaktan bahsediyor) açıklamış. Belki de playofflar öncesi fazlasıyla dikkatimi çektiği için abartıyorum ama acaba Kobe farkında değil mi acaba son 3 aydır rezalet oynadığının? Ama genel olarak baktığımda hiçbir itirazım yok neredeyse bu oylara. Sadece Garnett ile Mo Williams'ın aldığı 1'er oyu garipsedim, o kadar oyuncu varken, özellikle de Garnett'in oyunu...

122 kişinin katıldığı oylamada ilk takıma yazılan oyuncular 5, ikinci takıma yazılanlar 3, üçüncü takıma yerleştirilenler ise 1 puan aldı. Şu şekilde oluştu tablo:

En İyi 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet LeBron James, Cleveland (122) 610
Forvet Kevin Durant, Oklahoma City (107) 579
Pivot Dwight Howard, Orlando (122) 610
Guard Kobe Bryant, L.A. Lakers (119) 604
Guard Dwyane Wade, Miami (81) 520


En İyi İkinci 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet Carmelo Anthony, Denver (9) 321
Forvet Dirk Nowitzki, Dallas (10) 356
Pivot Amare Stoudemire, Phoenix (2) 239
Guard Steve Nash, Phoenix (24) 366
Guard Deron Williams, Utah (14) 343


En İyi Üçüncü 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet Tim Duncan, San Antonio -- 125
Forvet Pau Gasol, L.A. Lakers -- 94
Pivot Andrew Bogut, Milwaukee -- 149
Guard Joe Johnson, Atlanta -- 118
Guard Brandon Roy, Portland -- 87


Diğer oy alanlar:

Chris Bosh, Toronto, 80
Rajon Rondo, Boston, 47
David Lee, New York, 43
Carlos Boozer, Utah, 33
Chauncey Billups, Denver, 24
Zach Randolph, Memphis, 20
Al Horford, Atlanta, 19
Jason Kidd, Dallas, 18
Derrick Rose, Chicago, 15
Chris Paul, New Orleans, 14
Manu Ginobili, San Antonio, 13
Chris Kaman, LA Clippers, 9
Brook Lopez, New Jersey, 6
Josh Smith, Atlanta, 6
Paul Pierce, Boston, 6
Gerald Wallace, Charlotte, 5
Marcus Camby, Portland, 3
Andrew Bynum, LA Lakers, 2
Danny Granger, Indiana, 2
David West, New Orleans, 1
Kevin Garnett, Boston, 1
Mo Williams; Cleveland, 1
Tony Parker San Antonio, 1.

Hawks - Magic Serisi 2. Maç (98 - 112)

2010 playofflar'ında konferans yarı finallerinin en çekişmeli(!) serisinin 2. maçını yazma görevi bana düştü. Serinin birinci maçında ilk üç çeyreği iyi kötü seyretmiştim. Basketbola olan aşkımı sınıamıştı... Son çeyreğin başlarını iki elimle gözlerimi kaatıp belirli aralıklarla parmaklarımın arasından izlemiş ve sonrasında İsmail Şenol Kaan Kural ikilisine “Ben bittim, siz devam edin. Kolay gelsin” diyerekten televizyonu kapatmıştım. İlk üç çeyrek sonunda fark 40’lara çıkmış, Magic seyircisi de parmaklarımın arasından görebildiğim kadarıyla salonu terk etmeye başlamıştı. Hatta bir ara ekranın sağ üst köşesinde +18 ibaresi de gördüm gibi hatırlıyorum, ya da bunu ben sallıyor olabilirim. Her neyse konuya dönelim. Dün gece oynanan maçı da Magic 112-98 kazandı başlıkta da görüldüğü gibi. Peki, neydi sorun, doğu konferansını 2. ve 3. bitiren takım arasında bu kadar mı fark vardı?

Cevaba 2.sorudan ve Can’ın bir sözüyle başlayım. “İki takım arasında 10 tane ölüm kalım maçı oynansa, hepsini Magic alır.” demişti Can. İlk başta aynı fikirde olmasam da patronum(!) olduğu için “Bence de abi.” demiştim mecburen. Ama sonradan haklı olduğunu anladım. İki takım arasında oyuncu kalitesi açısından bu kadar fark yoktu belki ama oyun stratejisi açısından fersah fersah fark vardı. Bu fark dün gece ilk üç çeyrek saklandıktan sonra, son çeyrekte bir kez daha hortladı. İkinci soruyu da kısaca cevaplayım; sorun Hawks’ın hem savunmasında hem de hücumundaydı, ama daha çok hücumunda. Dün neler oldu peki, nasıl kaybetti Hawks?

Aslına bakarsanız Hawks’ın kaybettiği pek bir şey yok, çünkü zaten Magic’e karşı ellerinden geleni yaptılar, özellikle hücumda. Sezon boyunca Magic’e kaybettiği maçlarda ortalama 22 sayı fark yiyen Hawks dün gece 14 fark yedi ve bu rakibine karşı daha önce oynadıkları 5 maçta en fazla 86 sayı bulabilirlerken, bu maçta 98’i buldular. (Ayrıca çok ilginç bir not da şu: Daha önce oynanan 5 maçta Atlanta adına 20 sayı barajını geçen tek oyuncu, normal sezonun yanılmıyorsam 2.maçında attığı 22 sayıyla Joe Johnson’dı). Onlar için yüksek sayılabilecek 98 sayıya şu şekilde ulaştılar; yine isolation hücum oynadılar (ki hala söylüyorum bu sevdadan vazgeçmeden galibiyet almaları çok zor) fakat, bu hücum seti içerisinde sık sık yapmaları gerekeni yapıp, alçak postta Al Horford ve Josh Smith’i topla buluşturdular. İlk maç 18 sayı atabilen bu ikili bu maçta 42 sayıya kadar çıktı. Ayrıca uzunlara inen toplar sayesinde hem Josh Smith’in Lewis’e karşı size avantajını kullandılar, hem de bu matchupa gelebilecek olası bir ikili sıkıştırma durumunda dışarıda hazır bekleyen ve ceza şutlarını hakkıyla kesebilecek JoJo, Bibby ve Crawford’u buldular. İlk maçta genelde bire bir oyun sonunda dış şut deneyen bu üçlü 8’de 0 ile oynamıştı üç sayı çizgisinin gerisinden. Bu kez doğru ve boş şutu bulduklarından 11’de 6 dış şut isabetiyle oynadılar. Tabi ki sadece bu değişimle Hawks’ın 3 çeyrek boyunca Magic’e kafa tutabilmesi mümkün değildi. Bunun yanı sıra ilk maçta tek bir an bile görmediğim istek, arzu vardı takımda. Bir diğer anahtar nokta da Hawks’ın hücum ribaundlarındaki etkinliğiydi(özellikle Barnes'ın yokluğunda), 16-8 üstünlük sağladılar rakiplerine, hem de deplasmanda. Hatta Barnes oyundayken 3-4 hücum ribaundu verirlerken, Barnes'ın olmadığı bölümlerde 13-14 tane verdiler.

Magic ise 4 dışarda+Howard hücumunu sürekli kullanmadı ve farklı stratejilere yöneldi maç içerisinde. Zaman zaman Jameer-Howard pick’n rollü, zaman zamansa Carter’ın bire bir oyunlarıyla skora gitmeyi denediler. 2. çeyreğin sonlarına doğru bir ara 8 sayı geri düşseler de, dağınık rakibi karşısında çabuk toparlanıp, 4 dakika gibi kısa bir süre içinde üstünlüğü geri aldılar. Howard’ı kullanarak onun bulduğu 29 sayıyla rakibine boyalı alandan üstünlük sağladılar. Howard’ın yanı sıra ilk maçın ve playoffların Magic adına en büyük soru işareti olan Carter, çok kritik anlarda sorumluluk alarak attığı 24 sayıyla maçın kopmasını sağladı. Ayrıca Jameer ve Lewis de takımı adına 20 sayı barajını geçen diğer iki isim oldu bu maçta.

Magic adına şimdilik işler yolunda gidiyor. Serinin kalanı için yapmaları gereken şeyler, Carter’ı daha çok kullanarak ona özgüvenini biraz daha geri kazandırmak ve rotasyon oyuncularına biraz daha şans verip, onları da işin içine dahil etmek olabilir. Sonuçta 6’da 6 yapan bir takımdan bahsediyoruz, eksiklerini bulmak da haliyle kolay olmuyor.

Hawks’ın ise, artık buradan seriyi çevirmesi neredeyse imkansız. Ama bir veya iki maç kazanmak için hücumda yapmaları gereken, dün gece olduğu gibi uzunlara topu indirip daha çok onlar üzerinden oynamak. Savunmada ise Howard’a ikili sıkıştırmayı getirip getirmeme konusunda bir karar vermek. Çünkü Hawks’ın kısaları sürekli ikilemde kaldıklarından dolayı her ikisini de yapamıyor. Durum böyle olunca hem Howard’dan sayı yiyorlar, hem de dış şutlardan. Tüm bunlara bir de seyirci desteğiyle beraber takımın istek ve arzusu da eklenirse, seri biraz daha renklenebilir. Aksi halde Hawks, Bobcats ile aynı hazin sonu yaşayacaktır.

Yılın En İyi Savunma 5'i

Rondo - Kobe - LeBron - Gerald Wallace - Dwight Howard seçilmiş. Aşağıda ikinci en iy savunma 5'ini ve 30 koçun yaptığı oylamayı bulabilirsiniz. Tabii koçların kendi takımlarında oynayan oyunculara oy vermesi yasaktı...

Hadi Rondo top çalmak için abuk subuk riskler alsa da fena savunma yapmıyor diyelim onu es geçelim. Peki Kobe ile LeBron'un işi ne burada? Tamam Kobe'nin istediği zaman mükemel savuma yaptığını biliyoruz ama bu sezon kaç kere yaptı bunu? Olay potansiyeli olan savunmacıyı oylamak değil, bu sezonki en iyileri bulmak... Keza LeBron için de aynı şey geçerli. Oynadığı 40 dakikanın 38'inde rakibin en zayıf oyuncusunu savunan LeBron, arada sırada fast break'te turnike bırakan guard'ları arkadan yetişerek blokluyor diye mi seçildi yani? Josh Smith yerine onun seçilmesi gerçekten komik olmuş. Onun dışında, sezon içinde Durant ve LeBron'a kan kusturan, hücumdaki rolü azalsa da savunmada bütün kısa forvetlerin korkulu rüyası olan Artest'in iki takıma da girememesi bir hayli ilginç. Bana göre birinci takımda olmalıydı. Buna ek olarak Dallas savunmasının çökmesindeki en büyük sorumlu olan Kidd'in geçmişi sayesinde en çok oy alan 11. oyuncu olmasına da dikkat çekmeliyim. Dwight Howard da 29 oyun 28'ini ilk takım için alarak dominantlığını göstermiş. Dwight demiş ve pivotlara değinmişken son olarak: Varejao veya Duncan yerine Bogut'u koyardım ben ikinci 5'e herhalde. Bucks savunmasındaki tek blok tehdidi, tek uzun olarak oynadı bütün sezon ve Skiles'ın savunma takımını üst düzeye çıkaran parça oldu...


En İyi Savunma 5'i
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyu (2 puan), 2. Takım Oyu (1 puan), Toplam Puan

Pivot, Dwight Howard, Orlando 28 - 1 - 57
Guard, Rajon Rondo, Boston 23 - 4 - 50
Forvet, LeBron James, Cleveland 20 - 5 - 45
Guard, Kobe Bryant, L.A. Lakers 13 - 8 - 34
Forvet, Gerald Wallace, Charlotte 11 - 8 - 30



İkinci En İyi Savunma 5'i
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyu (2 puan), 2. Takım Oyu (1 puan), Toplam Puan

Pivot, Tim Duncan, San Antonio 8 - 5 - 21
Guard, Dwyane Wade, Miami 8 - 4 - 20
Forvet, Josh Smith, Atlanta 6 - 8 - 20
Forvet ,Anderson Varejao, Cleveland 2 - 11 - 15
Guard, Thabo Sefolosha, Oklahoma City 3 - 8 - 14



Diğer oy alanlar
Toplam Puan, 1. Takım Oyu

Jason Kidd, Dallas, 12 (4)
Marcus Camby, Portland, 12 (1)
Ron Artest, Lakers, 11 (3)
Deron Williams, Utah, 10, (2)
Kirk Hinrich, Chicago, 9 (1)
Andrew Bogut, Milwaukee, 8
Luc Mbah a Moute, Milwaukee, 8 (1)
Arron Afflalo, Denver, 6 (1)
Kenyon Martin, Denver, 5 (1)
Kevin Garnett, Boston, 5 (1)
Grant Hill, Phoenix, 4 (2)
Joakim Noah, Chicago, 4
Kendrick Perkins, Boston, 4 (1)
Shane Battier, Houston, 4 (1)
Andrei Kirilenko, Utah, 3 (1)
Russell Westbrook, Oklahoma City, 3
Trevor Ariza, Houston, 3 (1)
Andre Iguodala, Philadelphia, 2
George Hill, San Antonio, 2 (1)
Jermaine ONeal, Miami, 2 (1)
Joe Johnson, Atlanta, 2 (1)
Lamar Odom, L.A. Lakers, 2 (1)
Luis Scola, Houston, 2
Manu Ginobili, San Antonio, 2 (1)
Nicolas Batum, Portland, 2
Caron Butler, Dallas, 1
Chauncey Billups, Denver, 1
Jared Dudley, Phoenix, 1
Kevin Durant, Oklahoma City, 1
Raymond Felton, Charlotte, 1
Marc Gasol, Memphis, 1
Pau Gasol, L.A. Lakers, 1
Chuck Hayes, Houston, 1
Brendan Haywood, Dallas, 1
Al Horford, Atlanta, 1
Serge Ibaka, Oklahoma City, 1
Ersan Ilyasova, Milwaukee, 1
Stephen Jackson, Charlotte, 1
Nene, Denver, 1
Chris Paul, New Orleans, 1
Tayshaun Prince, Detroit, 1
Earl Watson, Indiana, 1.

6 Mayıs Playoff Programı

7 Mayıs Cuma 03:00 (NBA TV) / Atlanta Hawks - Orlando Magic

İkinci turda belki de ilk defa bir maçı kaçıracağıma üzülmüyorum. Yarın sabah kalktığımda yılın en büyük sürprizlerinden birini görmezsem, maçı indirip izlemem bile. Halbuki bütün yarı finalleri bir şekilde edinip izliyorum şu anda. İlk maçtaki fark ne kadar kötü bir etki yarattı anlayın artık, ki o maçı bile izlemiştim oturup "Acaba nasıl oldu?" diye...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Colangelo vs Bosh (Takas İhtimalleri)


Link

Öğlen Bosh olayını yazmıştım. Eve gelince biraz bakayım dedim acaba hangi takımlarla ilgili söylentiler çıkmış diye. Bu videoya rastladım. Hazırlayana saygı duydum. Çok hoş. Ayrıca bir sürü yerde Rockets söylentileri var ama bence Knicks ile David Lee takası veya Heat'e gitmesi çok daha olası. Zaten en dandik oyuncular hakkında bile binbir türlü dedikodu çıkıyor, konu Bosh gibi bir yıldız olunca ve sign & trade ihtimali yüksekse her takıma gönderiyorlar Bosh'u maşallah. Bence Heat'e gitmesi hem Wade hem Bosh açısından hayırlı olur. Tabii Knicks Bosh ile LeBron'u birleştirmeyi başarırsa o apayrı bir bomba etkisi yaratır...

Aç Kapıyı Bezirganbaşı

Spurs - Suns Serisi 2. Maç (102-110)

Bir önceki maçta, Nash’in ekstra skor performansından öyle etkilendim ki, bu maçta aynısını yapamayacağını düşündüğümden San Antonio galibiyetini öngörüyordum. Hatta bu konuda Kadir’e bile güvence(!) vermiştim dün gece; ama bu sefer de Suns yedekleri beni yanıltmak için elinden geleni yaptı. Konuyu kısaca şöyle özetleyeyim: Duncan veteran kariyerinin en özel günlerinden birini geçirdi 29 attı, Parker 20 attı, Manu 11 sayı ve 11 asistle oynadı, Jefferson 18, Hill ise 14 attı. Peki herkes elinden geleni vermişse o zaman neden San Antonio maçtan galip ayrılamadı? Cevap “Tabi ki şut yüzdesi düşüktür.” değil. Takımca şut yüzdeleri %50. "Öyleyse Phoenix çok iyi şut atmış" da demeyin; çünkü onların şut yüzdesi %42 . Peki sorun ne olabilir? Doğrusunu söylememi isterseniz ben de hücum ribaundları haricinde tam olarak cevap veremem; ama serinin bu noktaya gelmesindeki en büyük etken Nash ve takım arkadaşlarının (özellikle yedekler) olağanüstü azmidir.

Başta da değindiğim gibi; biraz da Channing Frye’dan ve Dudley’den bahsetmek lazım. Spurs’un böyle yüzdeli attığı maçta bir-iki kişinin elinden gelenin katbekat fazlasını vermesi gerekiyordu. İşte o isimler de Frye ve Dudley oldu. Channing, 6 üçlük denemesinin 5’inden isabet bularak hem takımının maçtan kopmasına izin vermedi hem de son çeyrekte takımını öne geçiren isimlerden biriydi. Channing’in playoffların ilk 7 maçında 7.9 sayı, %36.5 şut isabeti ve %29.4 üçlük isabeti ile oynadığını hatırlatırsam, dünkü 15 sayı, %71.4 şut isabeti ve%83.8’lik üçlük isabeti, onun katkısının ne denli büyük olduğunu anlatıyor zaten. Ayrıca maçın daima yakın geçtiğini düşünürsek, Phoenix için bu maçın çözülmesindeki en kilit nokta kenardan gelecek katkıydı. Bunu da Dudley ve Frye karşıladılar.

Maçın bitiminde, sadece istatistiklere bakarsanız, Nash’in bir şey yapmadığını düşünebilirsiniz; fakat bu noktada çok çok önemli bir detay gözüme çarptı maçtan sonra: Amar’e maçta 23 sayı ve 11 ribaundla oynadı. Elbette ribaundlarda Nash’in bir katkısı yok; ama Amar’e’nin playoffların başından beri attığı sayıların ilginç bir istatistiğini tutmuşlar. Olay şu: Stoudemire, Nash’in oyunda olduğu toplam 167 dakikada 18 smaç yapmış(18 smacın 14’ünde Nash’in asisti var) ve şutlarını potaya ortalama 1.3 metre mesafeden kullanmış. Nash’in kenarda olduğu 29 dakikada ise hiç smacı yok ve daha vahimi şutlarını kullandığı mesafe 2.8 metreye çıkıyor. İşte bu nedenle Kanadalı yıldız, bu takımın anahtarı konumunda. O olmadan hiçbir unsur tam olarak işlemiyor. Formsuz olduğu dönemde takım da onunla birlikte tepetaklak aşağıya iniyor. Dün gece Stoudemire’in 15 şutta bulduğu 6 isabetin üçünde Nash’in imzası var. Özellikle ikilinin “pick’n roll”ları Suns’ı ayakta tutan en büyük etken durumunda şu an için.

Spurs adına ise düşündürücü birkaç nokta var. Birincisi, şu ana kadar ribaund alanında Suns’a bir türlü üstünlük kuramadılar. Üstelik hala Robin Lopez’den mahrum bir Phoenix var karşılarında. Bu arada dün geceki maça Lopez’in getirildiğini; fakat oynatılmadığını hatırlatayım. Onun da önümüzdeki maçta sahada olması kuvvetle muhtemel. Onunda katılmasıyla Suns takımı pota altında iyice büyüyecek ve ribaund konusunda Spurs’e daha çok sıkıntı yaratacaklardır. Dün gece ki maçta 49-37 üstünlük bir yana, özellikle hücum ribaundlarındaki 18’e 7 üstünlük maçın rengini değiştiren noktalardan biri oldu. İkincisi Spurs’un bu kadar iyi şut atarken kaybetmeyi nasıl başardığı. Bunun nedenlerini zaten yazımın şu ana kadar ki bölümlerinde belirttim; fakat bu nokta da bir istatistik daha sunmak istiyorum: Bu sezon playofflarda takım olarak %50’nin üstünde attıkları iki maçı da kaybettiler. %50’nin altında iken ise Mavs'e karşı 4 galibiyet, 2 mağlubiyet gibi elle tutulur bir başarıya sahipler. Demek ki işin aslı “Az atıp, öz atmak”ta.

Manu’nun da bu seride pek etkili olmadığından bahsetmek lazım biraz da. Hill’in savunmasındaki Ginobili, her ne kadar (2/8)11 sayı ve 11 asistle oynasa da, eski haline bir an evvel dönmesi lazım. Burnunun onu zorladığının farkındayız; fakat 2-0’dan sonra evlerinde kati suretle maç kaybetmemeleri gerekiyor ve bu iki takım arasında fark yaratabilecek yegane oyunculardan biri de Manu. Eğer bir sonraki maça da bu geceki performansını yansıtırsa Spurs için konferans finalleri daha şimdiden hayal olur.

Bosh Toronto'yu Kafasından Sildi

Boş bundan birkaç gün önce Twitter'ına şunu yazmıştı: "Bir süredir sormak istiyordum: Sizce hangi takıma gitmeliyim ve neden?" ardından da "Daha doğrusu, sizce kalmalı mıyım gitmeli miyim?" şeklinde düzeltmişti. Ben buna anında yer vermek istemedim blog'da çünkü Twitter account'unun çalınmış olabileceğini düşündüm. Zira bu kadar bariz ve açık bir şekilde fikirlerini milyonlara aktaracağına ihtimal vermemiştim. Ancak aradan geçen günlerde Bosh'un hesabından yeni tweet'ler gelince ve çalındığına dair herhangi bir haber çıkmayınca ikna olmak zorunda kaldım ki gerçekten Bosh yazmış üstte verdiğim 2 tweet'i. Hatta bununla da yetinmeyip "Yer" kısmından Toronto'yu silip "Her yer" yazmış. Profilindeki "Raptors takımının Kaptanı" yazısını da kaldırmış. Bütün bunlar ne demek? Bosh kafasında Toronto'yu bitirmiş. Artık Raptors'da kalma ihtimali herhalde %1 bile değil. Zaten bu anlama geldiği için ilk başta bunları Bosh'un yazdığına dair şüphelerim vardı. Hani kafanda bitirmiş bile olsan saygıdan ve genel etik gereği bunu saklı tutarsın. Aynı mantıkta, sezon içinde medyayla takas olma isteğini paylaşan, sinyalini veren oyuncuların yanlış yaptığını düşünüyorum. Asıl konumuz bu değil tabii.

Raptors'ın playofflar'ı kaçırması halinde Bosh'un ayrılması bekleniliyordu sezon başından beri. Bunu ben de yazmıştım birkaç kere blog'da. Ama kararını böyle paylaşacağını da düşünmemiştim. Bosh artık ne bir Torontolu ne bir Raptors oyuncusu. Çok bombastik (mucizevi) olayların gerçekleşmesi lazım kalması için. Knicks ve Heat'i gideceği en olası takımlar olarak görüyorum. Raptors için de draft'tan yeni bir Bosh bulana kadar sancılı bir dönem gözüküyor yakın gelecekte. Bosh, Calderon ve Hedo üçlüsünün bugünkü performanslarıyla aldıkları paraları karşılaştırınca Raptors taraftarlarının karnına zaten bir ağrı saplanıyordu. Bosh da gidince toplu intihar eylemleri gözlemleyebiliriz. Şimdiden geçmiş olsun dileyelim Toronto'ya...

İşte Bunlar Gerçek Değil Fisher

Fisher Kobe'nin LA Times'a verdiği pozlar için "Bunlar gerçek mi?" diye sormuştu. İşte pek çok taraftarın yaptığı mini eserler... Özellikle üstte kullandığım muhteşem bence.





5 Mayıs Playoff Programı

6 Mayıs Perşembe 04:00 (NBA TV) / San Antonio Spurs - Phoenix Suns

Cavs - Celtics ile beraber en izlenesi seri bu. Uykusuz kalmak pahasına seyredilmeli. Robin Lopez yine yok bu gece. Bazıları Tony Parker'ın iyi bir ilk maç çıkarmasının ardından ilk 5'e yerleşeceğini düşünüyro ancak bana göre Parker-Manu-Duncan üçlüsünü maçın başında beraber kullanmak, yedeklerin oyuna girdiği ilk bölümde verimliliği çok düşürüyor. Bu nedenle ya Parker ya Ginobili'nin bench'ten gelmesi lazım. Zaten bu yöntemi uyguluyor Popovich uzun süredir, değiştireceğini pek sanmıyorum. İlk maç gibi yine yakın geçen bir maç olmasını bekliyorum. İlk maçta boş dış şutları değerlendirmekte zorlanan Spurs (4/19) bugün daha iyi atması halinde galibiyete biraz daha yakın olacaktır.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Del Negro Nihayet Kovuldu

Geçtiğimiz sene başında Jim Boylan’ın görevden ayrılmasıyla birlikte Bulls’a yeni koç olarak atanan Vinny Del Negro, geçtiğimiz günlerde takım yöneticileriyle yaptığı görüşmenin ardından yöneticilerle karşılıklı olarak anlaşarak görevinden ayrılmış. Önümüzdeki yıl alması gereken 2m$ da kendisine verilecekmiş.

Bulls, sene başında evinde oynadığı Sacramento maçında 35 sayı farktan maçı verince Del Negro’nun koltuğu sallanmaya başlamıştı. Sonrasında takım biraz toparlanır gibi görünse de sakatlıkların etkisiyle alınan üst üste 10 mağlubiyet takımın Negro’ya olan güveninin bitmesini sağlamıştı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Bulls’un playoff yarışında olması (tabi ki doğu konferansında olması bu başarıda en büyük etken) suların bir süreliğine durulmasını sağlamıştı ki Paxson&Negro tartışması patlak verdi. Ayağındaki sakatlık (topuk dikeni) nedeniyle Noah’ın riske edilmemesini isteyen Paxson’ın bu isteğini sallamayan Negro, Noah’ı 30 Mart’taki Suns maçında uzun sayılabilecek süre oyunda tutunca (27 dakika), maç sonunda ikili arasında gerginlik yaşandığı, hatta bu gerginliğin kavgaya kadar gitmesinin son anda önlendiği yazıldı. Bundan yaklaşık 10 gün sonra 2 uzatmaya giden Nets maçında Noah’ın topuk dikeni nedeniyle en fazla 35 dakika oynayabileceği kulüp doktorları tarafından açıklanmış ve bunun üzerine Negro, bu oyuncuyu çok kritik anlarda sahaya sürmemiş ve Bulls maçı kaybetmişti. Maç sonrası yaptığı açıklamada, Noah’ın izin verilen kadar oynayıp, 35 dakika 50 saniye parkede kaldığını ve bu yüzden maçın kalanında onu oynatmadığını söylemişti Del Negro. Bunlar koçun şu an aklıma gelen en büyük hataları.

Bulls’un sene ortasında değil de off-season da koçla yolları ayırması bana mantıklı geliyor. Zira yeni gelecek koçun, takımın formsuz döneminde alınacak mağlubiyetlerden sorumlu tutulma ihtimali az olsa da, güven kazanmasını zorlaştırırdı olası bu durum.

Hazır Paxson’dan laf açılmışken onun da sütten çıkmış ak kaşık olmadığını söyleyelim. Senelerdir doğuda takımı tepeye oynatacak takas hamlelerini cesaretsizliğinden dolayı yapamayan, Deng’i elden çıkarmamak adına Garnett veya Gasol’ü takıma dahil etmeyen, 2006 draftı sonrası LaMarcus Aldridge ile Tyrus Thomas’ı takas eden bir genel menajerden bahsediyoruz. Kim bilir takımın olası bir kötü gidişinden sonra kesilecek bilet belki de kendisine ait olur.

Jazz - Lakers Serisi 2. Maç (103 - 111)

Öncelikle altta kalmasın, bir önceki postun linkini vereyim.

Utah maça Kobe’ye getirdiği ikili sıkıştırmalarla savunmada kısa süreliğine etkili göründü ve Deron Williams’ın iki asist iki üçlüğüyle skoru erkenden 11-4 yaptı. Ancak Kobe’ye yardımı getiren oyuncu (ilk çeyrek genelince Miles oldu bu) rotasyonda gecikip Kobe’nin de pas vermeye niyetli olduğu bir geceye denk gelince çoğu Lakers hücumunun boş oyuncunun şutuyla bittiğini gördük. Bu double teamlerin nimetinden yararlanan bir numaralı isim son zamanlarda felaket üçlük atan Artest oldu doğal olarak. Kullandığı 4 üçlüğün 3’ünü kaçırdı yine ama yaptığı savunmanın ödülü olan bir iki basketle birlikte ilk yarıda 10 sayıya kadar ulaştı. İlk çeyrek, 4 üçlük bulan Utah takımının 7 sayı 4 asist yapan Deron Williams’tan en fazla katkı aldığı bölümdü maç boyunca. Lakers hücumda sahip olduğu bariz üstünlükleri rakibe karşı uygulasa da Utah da bir şekilde maça tutundu ve çeyrek 23-27 LA üstünlüğüyle sonuçlandı.

İkinci çeyreğe Lakers yine Kobe’nin içeri ve dışarı çıkardığı boş pozisyonlardan bol bol sayı üreterek başladı, ancak rakiplerinde ilk çeyreğin aksine tam bir kaos havası hakimdi. Savunmada zaten gelen geçen turnikeyi bıraktı orasını zaten playofflar boyunca gördük kendilerinde ama hücumda da çok zorlandılar. Mesela Korver’ın 14-15 saniye topla olduğu yerde durup, süreyi verdiği pası geri alıp şut atarak bitirdiği bir pozisyon var. Diğer bir saçmalık da çeyreğin sonunda Price’ın Koufos’a fırlattığı alley oop pasıydı. Pas potaya yaklaştığında Koufos panyanın arkasındaydı neredeyse. Utah’ı hücumda kurtaran şey ise Millsap’in topsuz alandaki yaratıcılığı ve bu maçta tanık olduğum topla kendine pozisyon yaratma becerisiydi. Hücum ribaundlarını da atlamayalım tabii ki. Özellikle Millsap’in yardımlarıyla (bu çeyrekte 4 tane çekti) devrenin sonunda 11-12 hücum ribaunduna ulaşmıştı Jazz. Tabii bu kesinlikle pota altında üstünlük kurdukları anlamına gelmesin çünkü Lakers hücumda içeriden komik denecek kadar rahat bitiriyordu. Bir takımın en büyük skor katkısı yapan ismi boy olarak pozisyonuna göre eksik olan biri olunca savunmada bu çeşit zorluklar yaşıyorsunuz elbette. Özellikle karşınızdaki takım Lakers ise. Sonuç olarak Gasol 13, dışarıda sürekli boş kalmasına rağmen sayılarını içeriden üreten Artest 12 ve tek bacağının bir kısmı çalışmayan (öyle söyleniyor en azından) Bynum’dan 11 sayı geldi. Kobe şut olarak pek verimli başlayamasa da 8 sayı ve 7 asistle takımına katkı yapmayı başardı. Utah’ta başı çeken isim ise 16 sayısının 14’ünü 2. çeyrekte bulan Millsap idi. Aynı Millsap’in 6’sı hücumda 8 ribaund da aldığını söylemeliyim.

İkinci yarıya Lakers maçın genelinde olduğu gibi iyi başlasa da kaçan şutlar ve top kayıplarının hakim olduğu kısa bir süreçte Miles, Boozer ve Williams’ın attıkları sayılarla fark 9’a kadar indi. Tabii Lakers Gasol ve Bynum’un rahatça ürettiği sayılarla niye maçı üstün götürdüklerini gösterdiler. İkili sıkıştırmalar bu çeyrekte biraz daha azaldı ve Kobe Matthews’a ve Miles’a karşı post-up imkanı buldu bol bol. Bacaklarını daha iyi hissettiğinden bahsetmiştik, şut atarkenki yükselişi de bunu destekliyor. Ancak nedense arkasında Matthews gibi bir çaylak varken o çok geliştirdiği ayak oyunlarını fazla görmedik Kobe’den. Bunun yerine birkaç zor şut ve aldığı faullerle skor üretimini sağladı yıldız oyuncu. Utah’ın yıldız Williams ise karşısındaki Fisher’a karşı olması gerektiği gibi hızıyla üstünlük kurdu ama bir önceki maçta olduğu gibi iki uzunun arasında sıkışıp kalınca pas vermek zorunda kaldı. Boş oyuncuyu da başarıyla bulduğunu söylemeliyim ama bu şutlar çoğunlukla basketle sonuçlanamadı. Ben 3. çeyrekte içeriden rahatça bitirdiği tek pozisyon hatırlıyorum, o pozisyonda da Fisher daha basket olmadan kollarını açmış “nerede yardımım” diyordu bile. Yani yine özetle Lakers uzunları diyorum bininci defa da olsa.

77-87 Lakers üstünlüğüyle biten 3. çeyreğin ardından Korver’ın 4, bir önceki periyot sadece bir şut kullanan Millsap’in 2 sayısıyla Utah 6-0’lık seri yakaladı ve durumu 83-89’a getirdi. Lakers bunun ardından kısa bir bölümde yine kolay basketler bularak 11’e getirdi farkı ama Utah yine geri gelmesini bildi ve bu sefer farkı 4’e indirdi. Ve ilginçtir, serinin birinci maçında olduğu gibi 4. çeyrekte fark azalırken Deron Williams yine sahada yoktu. Erken konuşmamak lazım ama Denver aklıyla oynuyor diye ne kadar övdüysek bu seride de liderliğini sahaya yansıtamadığı için o kadar eleştirmek gerek. Fark bu civarlarda devam etti, ne Lakers açabildi ne Utah rakibinin yakasını bıraktı. Ama baştan beri bahsettiğim şey yine kendisini gösterdi; Lakers bir pozisyonda üst üste 3 hücum ribaundu alarak (hiç biri şansa değildi) içeride Utah’tan ne kadar üstün olduğunu bir kez daha gösterdi. Matthews’ün üçlüğüyle fark tekrar 6’ya indi ama kalan süreyi çok iyi eriten Lakers, Odom’ın topu oyuna sokarken diğer köşede unutulan Artest’e verdiği pas ile kolay 2 sayı daha bulunca maçı 103-111 kazandı ve deplasmana giderken seriyi 2-0’a getirdi.

Oyunculardan bahsederken yine Lakers uzunlarıyla başlayacağım tabii ki.
Gasol 7-11, 22 sayı 5’i hücumda 15 ribaund 2 blok. 6 da top kaybı var ama.
Bynum 7-9, 17 sayı 14 ribaund ki 13’ü ilk yarıda geldi, 4 blok.
Odom 4-4, 11 sayı 15 ribaund 4 asist 3 blok.

Bu üçlüyü topladığımızda 50 sayı 44 ribaund ediyor ki Utah’ın takım olarak aldığı ribaund sayısı 40.
Kobe de 22’de 10’la 30 sayı (10/11 çizgiden), 7’si ilk yarıda gelen 8 asist ve 7 top kaybıyla müthiş ötesi bir maç geçirmese de sezon sonu ve OKC serisinde gördüğümüz acizliğinden oldukça uzak. Artest 17’de 7 saha içi, 16 sayı 5 hücum ribaundu; diğer playoff maçlarına göre baya iyi. Ama 7’de 1 üçlüğü var hala, çoğu da boş atışlardı. Bunları oturup çalışması lazım doğru düzgün.

Utah’ta ise devre arasında Inside the Nba’de verilen şöyle bir istatistik var; Utah takımı turnikelerden 24 sayı, smaçlardan 10 sayı yemiş. İkinci yarıda daha da acınası olmuştur ama durumu anlatıyor sanırım. İkinci çeyrekte çok iyi oynayan Millsap’i skor üretmek için oyunda tuttular ama sonra unutup gittiler. Fesenko ve Koufos desen pota yakınlarına koyacağınız direkten farksızlar, sadece 3 saniye ihlaline düşmüyorlar. Ayrıca Fesenko 7’de 1 attı ki çoğu boyuna posuna göre kolaylıkla bitirebileceği atışlardı. Ona da selam buradan. Williams 16’da 4 sadece, 15 sayı 9 asist. Sahadaki hali istatistiklerinden de beter, hiç NBA’in en iyi oyun kurucusu gibi durmuyor yani. Utah’ta zincirleri eline alması şart. Boozer Mehmet’in yokluğunda iki uzunla boğuşurken çok yoruluyor; 21’de 9’la 20 sayı 12 ribaund 4 asist ama 6’da blok yedi. Savunmadaki halini bilmeyen yok zaten. Kısacası 10/17 ile 26 sayı 11 ribaundla oynayan Millsap ve 5/11 toplam, 4/6 üçlükle oynayan Matthews’den başka doğru düzgün katkı yapan olmadı. Haliyle yenilgi de sürpriz olmadı.

Sonuç olarak, bariz Lakers üstünlüğü bu maçta da devam etti. Ben Utah’ın evinde iki maç alacağını düşünüyordum ama şüphelenmeye başladım. Utah’ta seyircinin desteğiyle coşacağı durumlara iki maçta da geldiler ama maça tutunmalarını sağlayan tek şey çabaları.

Fisher: Bunlar Gerçek mi?


Link

2-3 gündür her yerde Kobe'nin beyazlar içindeki seksi(!) fotoğrafları dolaşıyor ve konuşuluyor. Kobe'den nefret edenler için güzel bir koz oldu bu. Hani eğer oldu da görmediyseniz, fotoğrafların hepsi aşağıda. Ancak bir de video düşmüş ki, ben bunu yeni gördüm. Lakers takımı oyuncularının bu fotoğraflar hakkında yaptıkları yorumlara koptum. Gasol komik bulsa da falso vermeden politik cevaplar verirken, Odom ile Artest beğendiklerini söylüyorlar. Ama en güzel ve herşeyi anlatan tepki Fisher'dan geliyor: "Bu fotoğraflar gerçek mi?" sorusuyla. Ardından gerçek olduğunu öğrenince üstüne eklemeden edemiyor: "Peki bu çekimdeki amaç neydi?"

Buyrun resimler konuşsun, özellikle ilk ikisi başka bir boyuttan adeta:






Hawks - Magic Serisi İlk Maç (71 - 114)

İlk turda Bobcats’i süpürerek konferans yarıfinaline yükselen Orlando Magic, rakibini beklemeye koyulmuştu. Orlando’nun rakibini belirleyecek olan Atlanta-Milwaukee serisi beklenenden çok uzun sürünce Magic oyuncuları fazlasıyla dinlenme şansı bulmuş, fakat bu durum aynı zamanda playoff atmosferinden uzaklaşma tehlikesini de beraberinde getirmişti Magic için. Bu aranın Orlando Magic’in oyununa nasıl yansıyacağı tartışmaları içinde serinin ilk maçı, Amway Arena’da dün gece oynandı.

Her iki takım da klasik 5’iyle parkeye çıktı. Kağıt üzerinde Hawks’ın en büyük kozu olarak görünen Joe Johnson’ı en iyi dış savunmacısı Matt Barnes ile savunmayı planlayan SVG, Marvin Williams savunmasına da Carter’ı vererek, bu matchuptaki rakibin boy ve fizik avantajını kullanmasını bir anlamda riske etmişti. Atlanta maça hücum anlamında, 3.çeyreğin ortalarına kadar sürdüreceği isolation offence ile yani tamamen oyuncularının bire bir oyunu ve yaratıcılıkları üzerinden skor üretmeye çalışarak başlamıştı. Her ne kadar hücumda durağan görünüp ilk dakikalarda bu hücum setiyle zor şutlar bulsalar da, bu şutlarda iyi bir isabet oranı yakalayarak skora tutundular. Atlanta hücumları için, tv karşısında maçı izlerken “nereye kadar böyle devam edecekler ki?” diye düşünüyordum, ikinci çeyreğin başına kadarmış meğersem. O dramatik anlara geçmeden önce Orlando’nun hücum yapısına ve ilk çeyreğe değinelim biraz. Magic, hücumda artık ezberlemiş olduğumuz, Howard’ı içeri gömüp 4 oyuncusunu dışarı çıkararak başladı. Önceki seride Bobcats’te görmüş olduğumuz savunma stratejisinin aksine Hawks, pota altına yardım getirmeyip, rakibin dış şutu yerine Dwight Howard’ı riske ederek başladı maça. Playoffların Magic adına en formda ismi olan Nelson’ın ve son maçlarda oldukça formsuz görünen Carter’ın sayılarına, Josh Smith’in hızlı hücum sayılarıyla yanıt veren Atlanta Hawks, çeyreğin ortalarına doğru skor üstünlüğünü elde etti. İlerleyen dakikalarda Lewis-Smith eşleşmesinde her iki isimde rakibine göre kendi hücum silahlarını kullanınca Lewis dış şutlardan, Smith ise içerden sayılar bulmaya başladı. Çeyreğin sonlarına doğru Dwight Howard’ın, pota altında hakimiyetini hissettirmeye başlamasıyla ve onun serbest atışlardan bulduğu sayılarla ilk çeyreği 25-23 önde kapadı ev sahibi ekip. Bu çeyrekte dikkatimi çeken istatistik, Atlanta’nın fastbreak sayılarının da etkisiyle rakibine karşı boyalı alan sayılarında 16-8’lik üstünlük sağlamasıydı.

İlk çeyreği iyi kapatan Dwight Howard ile sayılar bularak ikinci çeyreğe başlayan Magic’e, bu bölümde pota altında etkili olan Zaza’nın ikinci şans sayılarıyla yanıt veren Hawks skorda 27-27 ile dengeyi sağladı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Önce Reddick’in bulduğu dış şutlarla skorda öne fırlayan Magic, ardından Howard ve Pietrus’un sayılarıyla farkı hızla açtı ve yakaladığı 17-0’lık seriyle skoru 44-27’ye getirdi. Bu bölümde hücumda bir türlü organize olamayan Atlanta, Dwight Howard’ın da pota altını karartmasıyla bu bölgeye de kolay kolay giremez oldu. Hücumdaki etkisizlik Hawks’ın savunmasına da sirayet edince fark gitgide açıldı ve Orlando devreyi 53-33 önde kapadı. Bu devrede Magic adına yolunda gitmeyen tek şey Carter’ın hücumda bir türlü ritmini bulamamasıydı.

İlk Yarıdan Notlar: İkinci çeyrekte rakibinin yalnızca 10 sayı atmasına izin veren Orlando savunması, maçın da bu bölümde kopmasını sağladı. Josh Smith’in faul problemi nedeniyle kenarda oturmasının da Hawks hücum gücünü epey azalttığını söyleyelim. Howard ilk devrede 14 sayı-9 ribaund- 5 blokla oynarken, Nelson 12 sayı ile takımın skor yükünü çekti. Hawks cephesinde ise Josh Smith attığı 12 sayı ile takımının bu devredeki en skorer ismi oldu.

İkinci yarının başlarında Magic, hücumda iyi top dolaştırıp boş dış şutlar bularak ve Nelson ile Howard'ın yaptığı ikili oyunlarla skor üretti. Bu bölümde isolation hücumdan vazgeçip pick’n roll ile sayı bulmaya yönelen Hawks, Marvin Williams ve Joe Johnson’la etkili oldu. Ancak çeyreğin ortalarından itibaren Magic’in yardımlaşmalı savunması karşısında tıpkı ikinci çeyrekte olduğu gibi, hücumda bocalamaya başlayan Hawks, son 5 buçuk dakika boyunca skor üretemedi. Hücumda Carter’ın da devreye girmesiyle durdurulamaz hale gelen Magic, farkı iyice açarak son çeyreğe 85-41 önde girdi. Bu skorun ardından ben de açıkçası maçı izlemeyi bıraktım. Orlando’nun son çeyrekteki 29-27’lik skor üstünlüğü, maçın sonucunu 114-71 olarak belirlemiş.

Maçtan Notlar: Bobcats serisinde faul problemi nedeniyle bir türlü bekleneni veremeyen Howard, playoff sezonunu bu maçla açtı desem abartmış olmam herhalde. 21 sayı-12 ribaund ve 5 blokla takımının hem hücum hem savunmada en etkili ismi oldu Howard. Carter 20, Nelson ise 19 sayıyla skora katkıda bulundu. Hawks adına Josh Smith 14, kenardan gelen Zaza 12 sayı üretti. Hawks’ın %34’lük şut yüzdesine karşın Magic %52 ile şut attı. Bu istatistik ribaundlara da yansıdı ve Magic’in 53 ribaundına karşın Hawks yalnızca 35 ribaund alabildi. İlk çeyrekte boyalı alan sayılarında 16-8 ile rakibinin gerisinde kalan Magic, Howard faktörüyle maçın sonunda Hawks’a 56-34 üstünlük sağladı bu bölgeden.

Serinin Gidişatı: Orlando Magic, daha önce de dediğim gibi şu an şampiyonluk için en hazır takımların başında geliyor. Hücum yelpazesi çok geniş değil ama hücum setleri oldukça etkili. Hawks, Howard'a bu maçta olduğu gibi yardım getirmeyip onu bire bir savunmaya çalışırsa hiç şansları yok seri boyunca. Yapmaları gereken rakibin dış şutunu riske etmek olmalı. Ayrıca hücumda çok durağanlar, maç boyunca oynadıkları ikili oyun sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Eğer biraz olsun direnmek istiyorlarsa isolation hücum sevdasından vazgeçmeliler, çünkü takımda Joe Johnson ve Jamal Crawford haricinde birebir oynayıp bu hücum setinde etkili olabilecek oyuncuları yok.

Doğu Yarı Finali: Hawks - Magic Değerlendirmesi

Maça 5-10 dakika kala yayınlıyorum ve direk kafa kafaya oyuncuları tokuşturarak giriyorum olaya:

Nelson hiçbir zaman oyunu yöneten bir oyun kurucu olmadı ama geçen sezon en verimli yılını yaşıyordu, taa ki omuzundan sakatlanana kadar. Bu sezon da geçirdiği diz ameliyatının dönüşünde sıkıntı çeken Nelson sezonun son 10 maçını harika geçirmişti. Karşısında Felton'ı görünce aynı formunu sürdürdü Bobcats'e karşı ilk turda. Hatta bana 2008-09 sezonunun ilk 4 ayındaki Nelson'ı hatırlattı skora yönelik verimli oyuuyla. Şimdi de karşısında Bibby var. Hem savunma yapmayı bilmiyor hem de beceremiyor. Playofflar'da her oyun kurucunun karşısında görmek istediği rakiptir herhalde Bibby, elbette Fisher açık ara 1 numara bu konuda. Nelson azdığı yerlerde Joe Johnson'ı onun başına verebilir Woodson. Hücumda ise Bibby'nin rolü Crawford'ın gelişiyle un ufak oldu. İyice cezalandırıcı şutör olarak kullanıyor artık. Bu nedenle onu tutacak Magic oyuncusuna herhangi bir sıkıntı yaşatmayacaktır.

Şutör guard pozisyonunda Joe Johnson ile Vince Carter başlayacaklar iki takım için. Aslında burası karman çorman. Kimin kimi savunduğu sezon içindeki maçlarda sık sık değişmişti yanlış hatırlamıyorsam. Sadece Joe Johnson'ı çok büyük oranda Barnes tutmuştu onu biliyorum. Ama Carter'ı JoJo, Crawford ve Marvin üçlüsü savunmuştu. Böyle işler karman çorman olduğu için komple değerlendirmek lazım. Carter rezalet bir ilk yarı geçirmişti ancak sakatlıklardan kurtulduktan sonra çıkış yakalamıştı. Bobcats serisinde o Carter'dan eser yoktu... O seride 19'da 4 ile şut attığı maçta hele çok ama çok kötüydü Carter. Yani doğru seçimler olsa hadi neyse diyeceğim kötü günündeydi ama pek çok kere zorlama atışlara yönelmişti. Magic'in ne zaman sayıya ihtiyacı olsa, takımın boş dönmesini sağlıyordu Carter resmen. Kısacası playofflar'da Magic'in beklediği Carter ortalıkta yok. Diğer tarafta Joe Johnson da Bucks ve Salmons - Mbah a Moute ikilisinin sert savunması dolayısıyla zor bir seri geçirdi. Üstelik formsuz gibi gözüken JJ Barnes'ın savunmasından ve boyalı alanda Howard'ın kol gezmesinden oldukça etkileniyor. Yine zor maçlar bekliyor Johnson'ı. Barnes ile Marvin Williams ise bildiğimiz rol oyuncuları. Barnes bana göre daha ağır basıyor mücadelesi, sertliği ve savunma becerisi sayesinde. Eşit gibi gözüküyor şutör guard ve kısa forvet pozisyonlarında durum. Belki bir ihtimal Carter'ın form durumunu göz önüne alırsak Joe Johnson ile avantaj az da olsa Hawks'da diyebiliriz. Yani aslında eşit ama işte zorlamak lazım Hawks için durumu biraz...

Geldik serinin en kritik eşleşmelerine: Uzunlar. İki takım da geleneksel uzun forvetleri kullanmak yerine farklı yolu tercih ediyor. Magic üçlük tehdidi yaratan ve ayakları biraz çabuk olan, hücuma yönelik Lewis'i oynatırken, Hawks NBA'in en atletik oyuncularından Josh Smith'in uçan kaçan, oradan oraya zıplayan, sahayı bütün 4 numaralardan daha çabuk kateden oyununu seviyor. Hücum yönü kısıtlı olan Smith ekmeğini daha çok hücum ribaundlarından, fastbreak sayılarından ve ona hazırlanan pozisyonlardan çıkarıyor. Burada Hawks'un avantajı var. Smith, Magic'in kozu olan, neredeyse her takıma ters gelen Lewis'i NBA'den en iyi savunan adamlardan biri. Ama savunmada Lewis'i cezalandırabilecek bir post-up oyununa sahip değil. Ayrıca hemen yukarda saydığım Smith'in uçan kaçan, hücum ribaundlarını zorlayan, blok kovalayan yapısının sadece Lewis'in yumuşaklığı sebebiyle iyi işlemesi beklenmemeli. İçeride Howard olunca Josh Smith'in oraları karıştırması ekstra zorlaşıyor. Normal sezonda Rashard Lewis'in topu seyretmesi sonucu son saniyede vurduğu maçı kazandıran smaç nadir görebileceğimiz bir olaydı... Nitekim Dwight sağolsun, Magic ligde rakibe en az hücum ribaundu veren takım.

Dwight'a değinmişken, kendisi son senelerde Hawks'a karşı dalga geçer gibi oynuyor adeta. Ligin genç ve en enerjik pivotlarından Horford'ın ayak çabukluğu haliyle Dwight'a karşı sökmüyor. Eh zaten Horford'ın 3-5 santim kısa olduğunu biliyoruz, ayak çabukluğu da olmayınca, Dwight'a karşı iyice çaresiz kalıyor Horford. Tek avantajı, nadiren denediği ama bir pivota göre oldukça iyi olduğunu düşündüğüm orta mesafe şutu. Horford bu şutlarda istikrarlı bir şekilde isabet bulacak da, Dwight onunla birlikte potadan 4 metre uzağa gelmek zorunda kalacak, işte ancak o zaman Josh Smith ve Joe Johnson rahat edecekler. Kısacası şu anda NBA'de Dwight'ı hangi pivota karşı değerlendirirsek zaten üstün çıkacak, aynı şey Hawks için de geçerli. Tek soru şu: Howard faul problemine girip kendi kendini kilitleyecek mi yoksa 25 sayı 16 ribaund ortalamalarını mı yakalayacak? Hakemlerden mutlu olmayan Howard, Stern'den de cezayı yemişken artık kendini sakınmaya çalışacaktır biraz daha diye düşünüyorum. Zaten 40 dakika oyunda kalması demek otomatik olarak Magic'in kazanmaya bir adım yaklaşması anlamına gelecektir. Yok eğer blok sevdasına abuk subuk işlere kalkışıp Bobcats serisindeki gibi bol bol kenarda oturmak zorunda kalırsa, seriyi bile tehlikeye atabilir...

Bench'lere baktığımızda ise; her ne kadar Jamal Crawford’dan dolayı bench katkısı Hawks lehine görünse de durum öyle değil bence. Nedeniyse çok basit, Orlando’nun kadro derinliği ve oyun yapısı. Şutör özelliği olan herhangi bir oyuncu fazlasıyla iş yapabilir Magic adına. Howard’a topu indirdikten sonra ona gelen ikili sıkıştırmalarda fazlasıyla boş şut imkanı ve şut feykiyle içeri drive şansı yakalıyor Magic oyuncuları. Zaten bench'lerine baktığımızda tamamen bu sete uygun oyuncular görüyoruz. Pietrus, Reddick, Jason Williams ve 4 numara pozisyonunda Lewis’i yedekleyen arada sırada pivot bile oynayan Ryan Anderson. Yalnız J-Will oyundayken özellikle Crawford tehlikeli olacaktır Hawks'da, savunma denen şeyden bihaber çünkü Beyaz Çikolata. Pota altında ise her ne kadar kontratını hak edip etmediği tartışılsa takımda tutulmasını desteklediğim Gortat var. İlk seride Howard’ın faul problemi nedeniyle sık sık izleme şansı bulduğumuz ve hareketliyken topla buluştuğunda skor üretme becerisi olan, savunmada ise ayak çabukluğu sayesinde rakip ikili oyunları bozabilen bir Gortat’nın Zaza - Horford ikilisine kadarşı yeterli olduğunu düşünüyorum. Dönelim Atlanta bench'ine Jamal Crawford tabi ki en dikkat çeken isim. Bu sene yaşamış olduğu ilk playoff macerasında fena görüntü çizmedi. Kendi şutunu yaratabilen ve etkili savunma karşısında bile iyi işler yapabilecek kapasiteye sahip bir oyuncu, istikrarsızlık en büyük problemi olsa da. Magic’in iyi savunma rotasyonu karşısında Hawks’ın hücumda kitlenmesi halinde bu adamın eline bakacakları aşikar. Hawks bench'inde sayabileceğimiz bir diğer isim ise, her iki pota altında da kapasitesi nispetinde elinden geleni ortaya koyan, takıma kenardan gelerek mücadele ve sertlik getiren Zaza. Horford’ın Howard savunmasında faul problemine girme ihtimali düşünüldüğünde beklenenden fazla süre bulması şaşırtmayacak beni. Kenardan gelecek üçüncü bir isim düşünüyorum ama bulamıyorum. Bucks’a karşı bile ne hücumda ne de savunmada hiçbir olumlu yanı görünmeyen, hatta "Ben gitsem daha iyi oynarım" dediğim Evans, belki birkaç üçlük isabeti bulur seri boyunca o kadar.

Özetle: Her yerde ya Magic üstünlüğü ya da kılpayı eşitlik görüyoruz. Eh Hawks'un daha Milwaukee'ye karşı ne kadar zorlandığını ve yorulduğunu da düşünürsek, Magic'in kazanması en doğal sonuç olacaktır: 4-1 Magic.

4 Mayıs Playoff Programı

5 Mayıs Çarşamba 03:00 (NBA TV) / Atlanta Hawks - Orlando Magic
5 Mayıs Çarşamba 05:30 / Utah Jazz - Los Angeles Lakers


Kirilenko oynamayacak bu gece de. Jazz elindeki maçı rahat ve boş birkaç atış kaçırarak verse de, Lakers'ın ilk geceye oranla biraz daha rahat kazanacağını düşünüyorum.

Hawks - Magic hakkında da birşeyler karalama çabasındayım an itibariyle.

4 Mayıs 2010 Salı

LeBron ve Celtics'e Karşı Yapmadığı Steps


Link

Sabah yorumlarda LeBron'un yaptığı çok bariz bir steps'in çalınmadığı ve hakemler tarafından korunduğu yazılmıştı. Aynı zamanda msn'den de bir arkadaşım aynı şeyi dile getirmişti. Sadece Spurs - Suns'ın ikinci yarısını izlediğim için bir yorumda bulunamamıştım. Sonra gün içinde işteyken unuttum gitti. Şimdi maçı izlerken o pozisyon gelince hatırladım ve Reggie Miller'ın ısrarla steps çalınması gerektiği yönündeki yorumlarını dinledim. Benim de detaylı bir şekilde bakma fırsatım oldu. Gerçi bana göre detaylı incelemeye bile gerek yoktu. Çünkü pozisyon bana göre ve kural kitabına göre steps değil... Bir oyuncu tek ayağından güç alarak zıpladıktan sonra tek zamanlı stop yaparak yere inebilir. Ancak daha sonra iki ayağından birini kaldırması durumunda o ayak yere inmeden evvel topu elinden çıkarmak zorundadır. LeBron da zaten iki ayağını birden kaldırarak zıplayıp topu potaya gönderiyor. Sadece Garnett'in yanından geçerken çok yüksek bir seviyeye çıktığı için insanların kafasında "bu işte bir iş var" diye soru işareti oluşuyor diye düşünüyorum.

Kısacası pozisyon steps değil. LeBron'un NBA'de maç başına yaklaşık 3-4 pozisyonda korunduğu da doğrudur ancak bu onlardan biri değil. Ayrıca LeBron'un maçın kontrolünü eline almasını bir kenara bıraktım, resmen sıradan bir oyuncu gibi oynamış maçta. Cavs adına hiç iyiye işaret değil, hele bu sadece kötü/pasif bir gününde olmasına değil de dirseğine bağlıysa...

Spurs - Suns Serisi İlk Maç (102 - 111)

Ezeli rakibi Dallas’ı 6 maçlık seri sonunda geçerek kimilerine göre büyük bir sürprize imza atan Spurs ile, ilk turda yaralı rakibi Portland’ı beklenenden zor da olsa eleyip, geçen seneki felaket sezonun izini biraz olsun geride bırakan Suns, batı konferansı yarıfinali ilk maçında dün gece US Airways Center’da karşı karşıya geldi. Spurs’un amacı sık sık eşleştiği ve elediği bu rakibine, serinin başında bir darbe vurmak ve kaos ortamında inanılmaz bocalayan Phoenix’in ümitlerini ilk maçtan kırmaktı. Phoenix’te ise hedef, artık yaşlanan ve eskisi kadar güçlü görünmeyen rakibine saha avantajını kaptırmamaktı.

Her iki takım da playofflar boyunca alışkın olduğumuz 5 ile başladı maça. İlk 5’lere baktığımızda, Amare’nin McDyess’a karşı ayak çabukluğu haricinde herhangi bir oyuncunun matchupına karşı ne sürat, ne size, hiçbir fiziksel üstünlüğü yoktu. Bu da oyuncuların, savunmacısı karşısında bire bir oynayarak sayı bulmasını nerdeyse imkansız hale getiriyor, aynı zamanda hızlı hücumların ve ikili oyunların skor üretmede ne derece mühim bir rol alacağının habercisi oluyordu. İlk dakikalarda rakibin kaçan şutlarından sonra, savunma yerleşmeden sürekli fastbreak kovalayan ve genelde bu hücumlardan sayı çıkaran Suns, maça kolay sayılar bularak başlamış oldu. Bu dakikalarda Duncan’a alçak postta top indiren Spurs, rakibin ona getirdiği ikili sıkıştırmalarda parkeye iyi yayılamadığı için üst üste top kayıpları yaptı. Bu bölümde Suns’ın savunma rotasyonunun mükemmel olduğunu da söyleyelim. Spurs, savunmada Nash’in tepede oynadığı ikili oyunlara bir türlü çare üretemeyince 3 dakika içinde boyalı alandan yediği 8 sayı ile 11-4 geri düştü ve Popovic’in molası geldi. Mola dönüşünde Parker’ın da girmesiyle hücumda biraz olsun toparlanan Spurs, Parker’la Nash’e tam sahada baskı uyguladı ancak bu da kar etmedi. Nash-Frye ikilisinin pick&poplarıyla sayıya gitti bu sefer de Phoenix. Bu dakikalarda Suns’ın ikili oyunları ve savunmadaki yardımlaşmaları ne kadar mükemmelse, Spurs’un ki de bir o kadar kötüydü. Çeyreğin sonlarına doğru Ginobili’nin kaptığı üst üste toplar sonrasında, kısalarının maç başından beri ilk defa penetreyle girebildiği Suns pota altından sayılar bulan Spurs, Phoenix adına Richardson’ın da devreye girmesiyle farkı kapatamadı, ancak bu bölümde oyundaki dengeyi yakaladı. Bu dakikalarda Dudley savunmasındaki Parker süratini kullanarak takımının skor gücünü taşıdı ve Spurs ilk çeyreği 31-22 geride kapadı.

Suns, ikinci çeyreğe tamamen yedek(savunmacı) 5’iyle başladı. İlk dakikalarda oyunda temponun artmasıyla birlikte üst üste hızlı hücum sayılarının yanı sıra top kayıpları da baş gösterdi ve ilk 3 dakika 37-31 Suns üstünlüğüyle geçildi. İlerleyen dakikalarda savunma dozajı her iki takım adına da arttı. Bu dölümde Duncan’ın kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda yaptığı top kayıplarına Ginobili’ninkiler de eklenince Suns farkı 14 sayıya kadar çıkardı. Spurs, çeyreğin son dakikalarında alan savunmasına dönen rakibi karşısında kısalarının penetreleriyle art arda sayılar buldu, ancak ilk çeyreğin sonunda olduğu gibi ikinci çeyreğin sonunda da Jason Richardson’ı durduramadı. Suns, Hill’e karşı size avantajını iyi kullanan Richardson’ın bulduğu sayılarla devreyi 10 sayı farkla 57-47 önde kapadı.

İlk Yarıdan Notlar: Boyalı alan sayılarında rakibine 36-18, fastbreak sayılarında ise 13-7 üstünlük sağlayan Suns adına ilk devrenin en etkili ismi 21 sayı-5 asistle Nash idi. Bu devrede Suns adına Amare’nin 4 ofansif ribaundı ve Richardson’ın 12 sayısı dikkat çeken diğer noktalardı. Spurs’te ise kenardan gelen Parker’ın 11 sayısına Ginobili ve George Hill’den 9’ar sayılık destek geldi. Yine bu deverede Suns %55, Spurs ise %41 ile şut attı.

İkinci yarıya Parker ve Ginobili’nin transition hücum ile bulduğu sayılarıyla başlayan Spurs, rakibinin savunmada bocalamasını fırsat bildi ve ilk 10 hücumunun 9’undan sayı çıkararak 67-64 öne geçti. Bu dakikalarda Spurs’un hareketli savunması ve rakibin pas kanallarını tıkamasıyla birlikte hücumda oldukça zorlanan ve üst üste zorlama atışlar deneyen Suns, bu atışlarda isabet sağlayamadı. İlerleyen dakikalar karşılıklı sayılarla geçildikten sonra Nash’in önderliğinde hücumda ritmini bulan Suns, 2 dakika içinde yakaladığı 10-0’lık seriyle 83-73 öne geçti. Bu serideki her sayıda Nash’in sayıyı ya atarak ya da attırarak katkıda bulunduğunu söyleyelim. Bu dakikalarda Spurs oyun disiplininden koptu ve savunmada organize olamadı ve son çeyreğe 85-75 geride girdi. Spurs’un oyun disiplininden koptuğunu şu örnekle açıklayayım: Çeyreğin bitimine 19 saniye kala hücum sırası Spurs’e geçti. Ginobili önce 1’e 2 fast break denedi atışında isabet bulamadı, hücum ribaundını alan Spurs topu yine kendisine verdi ve bitime 9 saniye kala çok da müsait olmadığı halde bir de üçlük denedi Manu ve son hücum şansını rakibe bıraktı.

Son çeyreğin başında Amare’nin yüksek posttan bulduğu isabetli şutlara, konuk Spurs Bogans’ın dış şutlarıyla yanıt verince fark 10 civarında dolaştı. Çeyreğin ortalarına doğru Duncan, maçta ilk defa devreye girdi ve onun liderliğinde üst üste sayılar bulan Spurs, savunmada da sertliği arttırınca rakipten top kayıpları gelmeye başladı ve maçın bitimine 4 dakika kala fark 1 sayıya kadar indi. Bu dakikadan sonra seyirci desteğini arkasına alarak Amare ve Hill ile hücumda sayılar bulmaya başladı Suns ve kaos dönemini atlattı ve oyunun hakimiyetini yeniden ele geçirdi. Maçın sonlarına doğru yakaladığı dış şutlardan isabet bulamayan Spurs, Suns karşısında daha fazla direnemedi ve karşılaşmadan 111-102 mağlup ayrıldı.

Maçtan Notlar: Spurs karşısında önceki senelerde en büyük savunma sorunu Duncan-Parker-Manu üçlüsünü durduramamak olan Suns, bu konuda yine başarısız oldu. Duncan 20, Parker 26, Manu 27 sayıyla maçı tamamladı. Fakat yine önceki yıllarda oynanan Spurs maçlarında Nash ve Amare haricinde üçüncü bir skorer bulamayan Suns, bu sorunu ilk maçlık çözmüş gibi göründü. Playofflarda takımın en formda ismi olan Richardson’ın 27 sayısı, Amare’nin 23 sayısı ve maçın yıldızı olan Nash’in 33 sayı-10 asisti ile serideki ilk maçı almayı başardı Suns.

Serinin Gidişatı: Spurs’un serinin kalan maçlarında, rakibinin savunmadaki agresifliğini ve Duncan’a gelen ikili sıkıştırmaları cezalandırması için çok süratli top dolaştırıp, pas trafiği iyi sağlaması gerekiyor, hatta sırf bu pas trafiği sonunda dış şutlara skora gidebilmek adına Roger Mason, Bogans ve özellikle de Matt Bonner’a fazlaca süre verebilir Popovic, zira bu maç takım olarak 4/19 üçlük isabetiyle oynadılar. Şahsi fikrim Suns, serinin kalan maçlarında Duncan’ı belki biraz yavaşlatabilir ancak Manu ve Parker’ı durduramayacak gibi görünüyor. Bu şartlar altında Spurs, Amare-Nash-JRich-Hill dörtlüsünden herhangi 2 tanesini durdurduğu her maçta kazanmaya daha yakın taraf olacaktır.

Cavaliers - Celtics Serisi 2. Maç (86 - 104)

Bundan üç sezon önce Boston’ın büyük üçlüsünün yanındaki rol oyuncularından biriydi Rondo sadece. Kim bilebilirdi ki o Rondo’nun bugün ligin en önemli guardlarından biri olacağını ve hatta Doğu’nun en dişli ekibi Cleveland’a karşı, üstelik konferans yarı finalinde, tek başına 19 asist yaparak Bob Cousy’den sonra Boston tarihine geçeceğini. Dün gece Rondo kendinden beklenenin katbekat fazlasını verdi. Özellikle playofflarda bu noktaya kadar mükemmel oynayan Mo Williams’ın dün geceki fena performansında başrolü oynadı. Daha bir önceki maçta 20 atan Williams, dün sadece 9 şutunda bir isabet bulabildi. Sanırım yukarıda verdiğim örnekler bile Rondo’nun ne kadar kendini geliştirdiğini gösteriyor.

Dünkü mağlubiyetle Cavs, bir yandan saha avantajını rakip takım Celtics’e bırakırken bir yandan da akıllarda bazı soru işaretleri bıraktı. Geçen sene finalde Orlando’ya elenmelerindeki en büyük faktör, James dışındaki oyuncuların, playoffların sıkı ortamında vites düşürmesiydi. Bu sezon Kral’ın takım arkadaşları onun yokluğunda ellerinden geleni yapmış ve bizi geçen senenin benzerini yaşamayacağımıza ikna etmişlerdi; fakat dün gece özellikle takımdaki en büyük sayı tehditlerinden biri olan Mo Williams hiç ortalıkta gözükmeyince ben biraz durumun gidişatından şüphe ettim. Chicago’ya karşı oynamıştı oynamasına; ama Boston çok çok farklı ve tabiri caizse bu anlar için yaşayan bir ekip. Serinin devamındaki maçlarda bu konu hakkında daha çok fikir sahibi olacağımız kanaatindeyim. Eğer ki bu sene de böyle bir durumla karşılaşılırsa, özellikle Magic karşısında şansları çok azalır, hatta bu turu bile tehlikeye sokabilirler. Bu seri için de hiçbir şey garanti değil. Eğer Boston evindeki iki maçı alabilirse (bana kalırsa alamaz) o zaman Cavs’in seriyi 3-1’den çeviren NBA tarihindeki 9. takım olmasını beklememiz gerekecek. Haliyle bu da Boston gibi tecrübe temeli üzerine kurulu olan bir takıma karşı olunca durumun ehemmiyeti daha da artıyor. O nedenle şu anda önlerindeki tek amaç Garden’dan bir galibiyet koparabilmek olmalı.

Cleveland için biraz gerçeklerle yüzleşme maçı oldu. Mesela Lakers’da nasıl normal sezonu umursamama hastalığı varsa, Cleveland’da da -özellikle playofflarda- takımın geneline yayılmış aşırı kendine güven var. “Siz çıkın oynayın; biz daha sonra gelir farkı kapatırız.” havasındalar; ama bu sefer sökmedi ne yazık ki. Özellikle öyle bir üçüncü çeyrek oynadılar ki; evlere şenlik. İlk yarı Boston’dan sadece 4 sayı gerideyken, 4. çeyreğin başında fark 23 olmuştu zaten. Üçüncü çeyrekte neler yaptıklarına değinecek olursak; Boston 31 sayı bulurken, onlar yalnızca 12’de kaldılar. Aynı şekilde Boston 58.8 ile şut atarken, Cavs ise 31.3 ile atabildi sadece. Ayrıca ribaund ve asist sayısında da Celtics ezici üstünlük sağladı. Bir önceki maçta, özellikle LeBron’un 35 sayılık ekstra katkısı ile 11 sayıdan maçı çevirmişlerdi; fakat fark 4. çeyrekte 25 olunca haliyle kapatamadılar.

Maçın bitimine 9:08 kala maç 91-66 iken, Cleveland LeBron ve Hickson’ın önderliğinde, olağanüstü bir performansla son çeyrekte 25 sayılık farkı 10’a kadar indirdi. Boston, maçın bitimine 3 dakika kalana kadar saha içi isabet bulamadı. Skor 93-83’e geldikten sonra ancak uyanabildiler. Bu dakikadan sonra Rondo, Allen ve Garnett’le 11-3 ‘lük seri yakaladılar, böylelikle maçın skorunu belirlediler. Boston adına sevindirici birkaç noktadan biri de, takıma geldiğinden beri daha çok aldığı teknik faullerle adından söz ettiren Rasheed, bu sefer takıma geldiğinden beri en pozitif oyununu ortaya koydu. 17 sayı ile Boston’ın kenardan ihtiyaç duyduğu sayı potansiyelini tek başına karşıladı. Özellikle NBA takımları arasında yedek oyuncularının en kalifiye olduğu takım olan Cavs’e karşı, Boston yedeklerinden böyle bir performans gelmesi maçın koparılmasındaki en kilit faktörlerden biri oldu.

LeBron son bölümde etkili oynadı; fakat maçın genelinde eski performanslarından biraz uzak kaldı. 15 şut kullandı maç içinde ve 7 isabet bulabildi. Üç sayı çizgisinin gerisinden de felaket bir gece geçirdi. 4 üçlük denemesinin hiçbirinde isabet bulamadı. Gerçi o alanda takım olarak son zamanların en kötü performansını(4/21) sergilediler %19’la; fakat LeBron’un da takımın geri kalanına ayak uydurması, MVP ödülünü aldığı gecede ona pek yakışmadı. Pota altında da Cavs’in üstünlüğü olacağını düşünüyordum; ama özellikle Varejao’nun 3. çeyrekte maçı terk etmesinin de etkisiyle bu alanda da Boston’a üstünlük sağlayamadılar. Asistlerde de Boston’ın üstünlüğü var; ama ona bir şey diyemeyeceğim, çünkü Rondo 19 asistle çok ekstra oynayarak bu farkı yarattı. Yalnız Cavs adına tek üzücü nokta varsa o da, LeBron’un dirsek sorununun su yüzüne çıkması oldu. Yani en azından öyle temenni ediyorum. Özellikle üçüncü çeyrekte kenar yönetimine dirseğini gösterdiği bir pozisyon vardı. Chicago’ya karşı pek hissetmedi bu sorunu; anacak Boston gibi sıkı bir savunma takımına karşı hem dış şutunu hem de penetre kabiliyetini en üst seviyede tutması lazım ki, turu geçebilen taraf olsunlar. Aksi takdirde, O da bayrağı çekerse işleri mucizelere kalır.

Çıktım Salmons Üstüne Açtım Bacaklarımı

Bacaklarını açan Horford. Ayrıca hafif afacan bir başlık oldu gibi ama ne Salmons'a antipatim ne Horford/Hawks'a sempatim var. Arada sırada olur bu kadar.

3 Mayıs Playoff Programı

4 Mayıs Salı 03:00 (NBA TV) / Boston Celtics - Cleveland Cavaliers
4 Mayıs Salı 05:30 / San Antonio Spurs - Phoenix Suns


Spurs - Suns ile ilgili son derece detaylı bir yazı yazmıştım.

Batı Yarı Finali: Spurs - Suns Değerlendirmesi

Dikkat çok uzun yazı. Ama okumanıza değeceğini düşünüyorum. Son 6 eşleşme hakkında birşeyler okumak istemiyorsanız direk 5. paragaraf atlayınız...

Bu iki takımın karşılaşmasında hep son 4 playoff eşleşmesine değiniliyor ancak ben bunu 2 adım daha geri götürmek ve "Duncan dönemi" olarak genişletmek istiyorum. San Antonio, Duncan döneminde tam 6 kere eşleşti Phoenix ile playofflar'da. Bunların ilki 1998'deydi. O zamanlar Nash daha çömez, Phoenix'te Kidd'in arkasında süre bulmaya çalışıyor. İkiz kuleler henüz ilk senesindeydi ve Avery Johnson'ın yardımıyla Suns'ı geçmişlerdi. Ardından NBA Finalleri'nde Bulls'un rakibi olan Jazz'e (Malone-Stockton) elenmişlerdi. Ardından 2000 playofflar'ında yine eşleşiyor bu iki takım. Ancak bir ufak(!) fark var, sezonun sonuna doğru dizinden sakatlanan Duncan playofflar'da forma giyemiyor. Sonuç Spurs açısından hüsran oluyor. Penny, Cliff ve Kidd fazla geliyor tabii Spurs'e. Malik Rose ve Samaki Walker yetersiz hatta aciz kalmışlardı elbette Duncan'dan sonra. Bu Spurs'ün Duncan döneminde Suns'a karşı ilk ve tek elendiği eşleşme ama işte Duncan sakat olduğundan gerçek bir "Duncan dönemi" eşleşmesi değildi. Ardından yavaş yavaş günümüze geliyoruz. 2003 senesinde bu iki takımın yine yolu kesiştiğinde Suns müthiş ballı bir şekilde Spurs'den ilk maçı SBC Center'da çalmıştı. Önce çaylak ve tahmin ettiğiniz gibi üçlük hatta şut özürlü Amare'nin potalı üçlüğüyle maçı uzatmaya götürmüşlerdi. Bu yetmezmiş gibi son saniyede de Marbury 2 sayı farkla Spurs öndeyken panyalı üçlük atmıştı ve maçı kazanmışlardı. Bu üçlük hala NBA TV'de döner durur... Ama sonra yine işler normale dönmüştü, Duncan takımını sırtlamıştı ve Spurs turu geçen taraf olmuştu. Sonra finale kadar yürümüşler ve finalde Kidd-Kittles-Martin-Jefferson'lı Nets'i (skor 4-2 olmasına rağmen) rahat geçerek 2. şampiyonluklarını elde etmişlerdi. Hatta Duncan quadruple double'ı 2 blokla kaçırmıştı yanılmıyorsam, çünkü hatırlıyorum 2 blok daha gelsin diye dövündüğümü ekran başında. Zaten NBA tarihinde 4 kere gerçekleşen bu olay, NBA Finalleri'nde yapılmış olsa gerçekten ayrı bir tat verirdi. David Robinson artık iyice yaşlanmış ve hücumdaki rolü de, dakikaları da iyice azalmıştı. Zaten bu şampiyonluktan sonra basketbolu bıraktı Amiral ve ikiz kuleler teke indi. O günden beri Duncan'ın yanına gerçek bir kule daha monte edemedi Spurs. Her neyse birazcık tarihten bilgi verdikten sonra geldik bildiğimiz Suns, yani Nash'li Suns ile Spurs'ün eşleşmelerine.

2004 yazında Mark Cuban "Bu Nash çok para istiyor, kimse istediği parayı zaten vermez ona, ben de ucuza takımda tutarım" diye düşünerek "Hadi git kendine takım bul bakalım" demişti. Tabii pusuda bekleyen D'Antoni ile yeni bir sistem kuran Suns pusuda bekliyordu ve havada kaptılar Nash'i. Mark Cuban da kafasını duvarlara vurmuştu. Her neyse Nash ile 2005 yılında NBA'e yeni bir soluk getiren Suns'ın dünya çapındaki taraftarları artmıştı. Dolu dizgin gidiyorlardı ta ki Stackhouse'un Joe Johnson'a yaptığı sert faule kadar. Joe Johnson turnike sırasında dengesini yitirip elleriyle kendisini koruyamayarak, yüzünün üstüne düşmüştü. Göz çukurunda bir problem oluşmuştu herhalde çünkü gözünün kıpkırmızı olduğunu hatırlıyorum. Birkaç maç kaçırmak durumunda kalmıştı Joe Johnson. Yine de Nash'in inanılmaz bir şekilde vites arttırmasıyla Mavs'i elemeyi başarmışlardı. Ancak Joe Johnson konferans finallerinde Spurs'e karşı serinin ortasında dönene kadar evlerinde iki maçı da verip 0-2 olarak San Antonio'ya gitmişlerdi bile. Eh en iyi dış şutörünü ve savumacısını kaybedince takım, bocalaması kadar doğal birşey yok. Hoş o oynasa bile Suns'ın kesin kazanacağını söylemek fazla iddialı olur çünkü Duncan'a karşı hiçbir çareleri yoktu. Sonunda Spurs Pistons'a karşı Finaller'de (Horry sağolsun) kazanarak 3. kupayı müzesine götürmüştü.

Sıra geldi 2007'ye, bu da 4. maçta Spurs evinde yenilirken Horry'nin Nash'e yaptığı sert/sportmenlik dışı taktik faul sonucu serinin kaderinin değiştiği seri. Bu faul nedeniyle parkedeki oyuncular arasında bir itiş kakış meydana geldiği sırada Boris Diaw ile Amare bench'i terk ettikleri için otomatik olarak 1 maç ceza almışlardı. Bu da Suns'ın yeniden yakaladığı ev sahibi avantajını bitirmişti. Beşinci maçı Phoenix'te Diaw ve Amare'siz Suns'a karşı - biraz zor da olsa - kazanan Spurs 6. maçı evinde kazanarak konferans finallerine kalmıştı. Daha sonra Utah'ı Parker ve Ginobili'nin harika oyunuyla geçerek finalde zayıf Cavs'i yenmişler ve 4. şampiyonluklarını kazanmışlardı.

Ve sonunda 2008. Kerr'ün artık Duncan'a karşı son çare olarak Shaq'ı takıma dahil ettiği sene. Tabii maksimum kontrat almakta direnen, mutlu olmayan Marion'ın da bu takasta payı vardı. Her neyse. İki sezon önceki bu eşleşmede, Duncan'ın ünlü üçlüğü ile ikinci uzatmaya giden efsanevi maç... Son saniyelerde Popovich'in Shaq'in oyunda olmamasını avantajına kullanmak için mola almadığı, Ginobili'nin de içeri penetre ederek Spurs'e galibiyeti getirdiği karşılaşma. Shaq o seride beklenilen çözüm olmaktan çok uzaktı. Ardından Ginobili ve özellikle de Parker'ın harika oyunu ile Spurs seriyi kazanmıştı. Daha sonra Fisher'ın Brent Barry'e yaptığı faul çalınmayınca ve önde götürdükleri maçlarda hata üstüne hata yapınca Lakers'a elenmişlerdi.

Evet biraz tarihe değindik ve Duncan'lı Spurs'ün Suns'a kan kusturduğunu görmüş olduk 12 senedir. Şimdi de bu sezonki eşleşmelere değinelim. Öncelikle bu sezonki Suns - Blazers serisi en az izlediğim serilerden biriydi (3 tam maç bile değildi). O yüzden Suns hakkında daha çok normal sezona dayanan bir fikrim olduğunu söylemeliyim:

Nash'i anlatmama gerek yok diye girecektim klasik olarak ama Kaan Kural ve Orkun Çolakoğlu'nun dediklerine göre Nash'in durumu iyi değilmiş Blazers serisinde. Suns'ı Suns yapan adam Nash. Onun sağlıklı veya formda olmaması halinde sistem çökecektir. Kalça burkulmasından tamamen kurtulacağını ve maça %100 çıkacağını söylemişti Nash. Bakalım göreceğiz. Karşısında artık bir Bowen yok ama yine de iyi bir savunmacı olan George Hill var. Öncelikli olarak savunmasıyla şutör guard pozisyonunda ilk 5'e yerleşen Hill'i Popovich, playofflar'da Parker'ın bench'ten itici bir güç olmasını istediği için hala ilk 5'te tutuyor. Hill sezon boyunca şutunu geliştirdiğini gösterdi ve şu anda Spurs'ün en yüksek yüzdeyle üçlük atan oyuncusu. Hemen yukarda "artık bir Bowen yok" demiş olabilirim ama dip çizgiden bulduğu üçlüklerle resmen bir Bowen olduğunu gösteriyor Hill, o noktalardan çok isabetli atıyor. Savunmasını biraz daha geliştirirse ve bu işin uzmanı olursa, Spurs seneler boyunca mükemmel bir rol oyuncusuna sahip olacak... Her neyse burada elbette avantaj Suns'da ama Mavs karşısındaki formunu aynen korursa Hill, Suns'ı beklediğinden çok daha fazla zorlayacaktır...

Gelelim şutör guard'lara. Ginobili ile Jason Richardson. Baştan söyleyeyim J-Rich'e asla güvenmiyorum ben. Kendisi bir kere saf bir şutör değil. Fazla inişli çıkışlı bir oyuncu. 3 maçta 14/18 üçlük atıp, sonraki 3 maçta 15'te 2'de kalabiliyor. Güvenilmez dememin sebebi bu. En büyük avantajı şu: Atletikliği sayesinde Nash'in onu beslemek için ekstra bir çaba sarfetmesi gerekmiyor. Burada burnu kırılana kadar son 2 aydır mükemmel oynayan Ginobili'nin daha ağır bastığını söylemeliyim. Yeter ki burnu kırıldığından beri pek rahat olmadığı her halinden belli olan Manu, yeni maskesi veya aparatıyla rahat etsin. Sağlıklı olduğu zaman Kobe ve Wade'in hemen ardından ligdeki en önemli guard'a dönüşen bir adamdan bahsediyoruz. Tek başına tek bir maçı değil, seriyi çevirebilen, takımı şahlandıran bir adam. Ayrıca J-Rich de Nash kadar kötü olmasa da yetersiz bir savunmacı bana göre... Eğer Suns bu pozisyonda eşitliği sağlayacaksa Jason Richardson'ın birkaç satır üstte bahsettiğim gibi seri boyunca sıcak olması gerekecek. Sıcak olduğu maçlarda Suns'ın şansını arttıracağı kesin.

Kısa forvet pozisyonunda bir gerçek var, o da Grant Hill'in artık 38 yaşına geldiği... Her ne kadar yıllanmış şarap gibi olsa da, Suns sağlık ekibi onu yeniden diriltse de ve her ne kadar arada sırada beklenmedik smaçlar, bloklar yapsa da o artık yaşlı. Ama şöyle bir şansı var, karşısındaki Jefferson çok atletik olmasına rağmen Spurs'ün 3 ana silahının arkasında kaybolup gidiyor, çok formsuz, sezon boyunca beklentilerin çok ama çok uzağındaydı. Jefferson savunmada çok problem yaşamayacaktır nitekim Hill sistem içinde bomboş veya zorunda kalmadıkça şut kullanmayı tercih etmiyor. Üçlük konusunda ise iki kez düşünüyor. Gerçi Jefferson da üçlük ve genel şut kullanma bakımından Hill'i andırıyor. Spurs'ün ana 3'lüsünden birinin sıkıntı çektiği gecelerde Jefferson'ın ipleri eline alması lazım çünkü bu eşleşme ile maçı Spurs'e getirme şansı var...

Sonunda uzunlara geldik. Maçın başında Amare ile McDyess eşleşecektir ancak Jarron Collins'in 'Allah bir boy vermiş gerisini koyvermiş' kategorisinde bir uzun olduğunu bliyoruz. 3-5 dakika sonra oyuna Frye girdiğinde Duncan Amare'nin başına geçerken, McDyess veya Blair yani çabuk ayaklı Spurs uzunları üçlük çevresinde Frye'ı kovalayacaklar. İşte hücumda bu şekilde Spurs'ü vuracak Suns. Frye'ın dışarı çıkmasıyla boyalı alan boşalırken, pick & roll'lar ile Nash ve Amare'nin coştuğuna tanık olacağız. Duncan'ın 3 sene önce de savunamadığı bu ikili oyunları şimdi savunmasını beklemek büyük hata olur. All-Star arasından beri başka bir boyuta geçen Amare'den 40'lı sayılar görebiliriz bazı maçlarda. Tabii Amare'nin bunu zamanında Spurs'e karşı yaptığını ama yeterli olmadığını da hatırlatmalıyım... Ancak Frye - Amare'den pota altının da büyük bir dezavantajı var. İşin savunma tarafında neredeyse hiçbir korkutucu tarafı yok. Belki maç başına 1'er blok yapıyorlar ama boyalı alanı kapadıklarını söylemek çok güç. İşte bu noktada "bu seride bir ara dönmek istiyorum" diyen ama oynamasına pek olasılık verilmeyen Robin Lopez'i arayacaklar. Robin hücumda biraz kazma olabilir ama Nash zaten onun eksiklerini kapıyordu "Al potanın için bırak" tarzı paslar vererek, defansta ise bir sertlik getiriyordu Lopez. Ayrıca kalıplı olduğu için boyalı alanı da kapasitesi el verdiğince kapatıyordu. Aldığı hücum ribaundları da üstüne sos oluyordu. Şu durumda savunmada ne içeri giren Parker - Manu ikilisine dur diyecek bir uzun var, ne de Duncan'ı 1'e 1 savunabilecek biri... Öte yandan Duncan'ın eski Duncan olmadığını ve 2 sezondur eskiye nazaran çok daha kolay durdurulduğunu söylemeliyim. Yine de Frye veya Amare'nin onu durdurabileceğini hiç zannetmiyorum. Savunmada da Duncan uçanı kaçanı bloklayan, her şutu bozan Duncan'dan uzak artık. Yine de tabii NBA'deki pek çok uzuna kıyasla görevini harika yapıyor fakat eski dominantlığına sahip değil. McDyess ise Mavs karşısında mükemmel şut attı orta mesafeden ve Nowitzki'yi olabilecek en iyi şekilde savundu. Frye'ın biraz işi var anlayacağınız ona karşı, yeter ki son zamanlarda yüksek konsantrasyonla oynayan Dice arada sırada yaptığı gibi üçlüğün dışına çıkan adamını kaçırmasın. Bu arada Frye'ın da normal sezonda %40'a yakın isabetle üçlük atarken playofflar'da %25'e düştüğünün altını çizmeliyim. Burada Frye serinin x-faktörü olabilir ama maçlar başlamadan evvel avantaj Spurs'de gibi duruyor.

Bench'ler ve takım yapılarına bakalım biraz da. Bir tarafta Amundson, Dragic, Barbosa ve Dudley, diğer tarafta Parker, Blair ve Bonner var. Oyuna giren en iyi oyuncu açık ara Parker. Yani oyuna girdikten sonra bütün gidişatı değiştirip, maçın takımına gelmesini sağlayabilecek tek isim belki de. Elbette Blair, Amundson ve Dudley'nin savaşçı yapılarını, mücadelelerini küçümsemiyorum ama saf kaliteye bakacaksak Spurs'ün avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Barbosa eğer 2 sene önceki formuna yakın bir seviyede olsaydı, Suns bench'i çok daha tehlikeli olurdu. Ancak yaşadığı bilek sakatlığı ve ameliyattan sonra toparlanamadı Barbosa. Bu arada Dragic'in sezon içinde zaman zaman inanılmaz oynadığını gördük. O havayı yakalayıp seri boyunca devam ederse, Suns'ın durumu dengeleyeceğini hatta biraz öne bile geçebileceğini söylemeliyim.

Takımların sistemleri ve yapılarına bakacak olursak, yukarıda bahsettiğim gibi Robin Lopez'in yokluğu Suns'ın zaten zayıf olan savunmasını adeta bitiriyor. Spurs ise playofflar'a tam girerken formunu buldu ve tam anlamıyla mükemmel bir savunma takımı olmasalar da, son 3 senedir bundan iyi bir Spurs seyretmedim ben. Sadece biraz fazla hücum mentalitesi yerleştiği için, geçtiğimiz senelere göre daha çok fast break yiyorlar. Bu da Suns'a karşı bir problem teşkil edebilir. Fakat yukarıda Duncan'lı 5 serinin 5'ini de Spurs'ün kazandığına değinmiştim. Bunun elbette Duncan'dan başka iki nedeni daha var: Ginobili ile Parker. Spurs'ü adeta transformers gibi bir savunma takımından, bir hızlı hücum takımına çevirebilecek penetre yeteneğine ve hıza sahipler. Yani Popovich Suns'a ayak uydurmanın kendisine avantaj getireceğini düşündüğünde, "koşun çocuklar" dediği an kısa bir 5 ile Spurs takımı bir anda vites yükseltip Suns'a ayak uydurabiliyor. Spurs'ün düzeyinde savunma yaparken, Suns'ın hızına ayak uydurabilecek başka bir takım yok NBA'de. İşte bu nedenle çok büyük bir avantaja sahip Spurs. Bunu kullanmalılar. Nash ile Amare gibi iki yıldıza ve onların eşleşmelerinde avantaja sahip Suns ancak geçmişte bu ikili yeterli olmamıştı. Bana göre bu sefer de saha avantajına rağmen yeterli olmayacaklar. Belki playofflar başlamadan önce Suns'ı avantajlı görürdüm hatta Lopez dönerse hala görebilirim ancak Spurs'ün playofflar ile beraber yükselen form grafiği nedeniyle: 4-2 Spurs diyorum.