BIY AD

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Doğu Yarı Finali: Hawks - Magic Değerlendirmesi

Maça 5-10 dakika kala yayınlıyorum ve direk kafa kafaya oyuncuları tokuşturarak giriyorum olaya:

Nelson hiçbir zaman oyunu yöneten bir oyun kurucu olmadı ama geçen sezon en verimli yılını yaşıyordu, taa ki omuzundan sakatlanana kadar. Bu sezon da geçirdiği diz ameliyatının dönüşünde sıkıntı çeken Nelson sezonun son 10 maçını harika geçirmişti. Karşısında Felton'ı görünce aynı formunu sürdürdü Bobcats'e karşı ilk turda. Hatta bana 2008-09 sezonunun ilk 4 ayındaki Nelson'ı hatırlattı skora yönelik verimli oyuuyla. Şimdi de karşısında Bibby var. Hem savunma yapmayı bilmiyor hem de beceremiyor. Playofflar'da her oyun kurucunun karşısında görmek istediği rakiptir herhalde Bibby, elbette Fisher açık ara 1 numara bu konuda. Nelson azdığı yerlerde Joe Johnson'ı onun başına verebilir Woodson. Hücumda ise Bibby'nin rolü Crawford'ın gelişiyle un ufak oldu. İyice cezalandırıcı şutör olarak kullanıyor artık. Bu nedenle onu tutacak Magic oyuncusuna herhangi bir sıkıntı yaşatmayacaktır.

Şutör guard pozisyonunda Joe Johnson ile Vince Carter başlayacaklar iki takım için. Aslında burası karman çorman. Kimin kimi savunduğu sezon içindeki maçlarda sık sık değişmişti yanlış hatırlamıyorsam. Sadece Joe Johnson'ı çok büyük oranda Barnes tutmuştu onu biliyorum. Ama Carter'ı JoJo, Crawford ve Marvin üçlüsü savunmuştu. Böyle işler karman çorman olduğu için komple değerlendirmek lazım. Carter rezalet bir ilk yarı geçirmişti ancak sakatlıklardan kurtulduktan sonra çıkış yakalamıştı. Bobcats serisinde o Carter'dan eser yoktu... O seride 19'da 4 ile şut attığı maçta hele çok ama çok kötüydü Carter. Yani doğru seçimler olsa hadi neyse diyeceğim kötü günündeydi ama pek çok kere zorlama atışlara yönelmişti. Magic'in ne zaman sayıya ihtiyacı olsa, takımın boş dönmesini sağlıyordu Carter resmen. Kısacası playofflar'da Magic'in beklediği Carter ortalıkta yok. Diğer tarafta Joe Johnson da Bucks ve Salmons - Mbah a Moute ikilisinin sert savunması dolayısıyla zor bir seri geçirdi. Üstelik formsuz gibi gözüken JJ Barnes'ın savunmasından ve boyalı alanda Howard'ın kol gezmesinden oldukça etkileniyor. Yine zor maçlar bekliyor Johnson'ı. Barnes ile Marvin Williams ise bildiğimiz rol oyuncuları. Barnes bana göre daha ağır basıyor mücadelesi, sertliği ve savunma becerisi sayesinde. Eşit gibi gözüküyor şutör guard ve kısa forvet pozisyonlarında durum. Belki bir ihtimal Carter'ın form durumunu göz önüne alırsak Joe Johnson ile avantaj az da olsa Hawks'da diyebiliriz. Yani aslında eşit ama işte zorlamak lazım Hawks için durumu biraz...

Geldik serinin en kritik eşleşmelerine: Uzunlar. İki takım da geleneksel uzun forvetleri kullanmak yerine farklı yolu tercih ediyor. Magic üçlük tehdidi yaratan ve ayakları biraz çabuk olan, hücuma yönelik Lewis'i oynatırken, Hawks NBA'in en atletik oyuncularından Josh Smith'in uçan kaçan, oradan oraya zıplayan, sahayı bütün 4 numaralardan daha çabuk kateden oyununu seviyor. Hücum yönü kısıtlı olan Smith ekmeğini daha çok hücum ribaundlarından, fastbreak sayılarından ve ona hazırlanan pozisyonlardan çıkarıyor. Burada Hawks'un avantajı var. Smith, Magic'in kozu olan, neredeyse her takıma ters gelen Lewis'i NBA'den en iyi savunan adamlardan biri. Ama savunmada Lewis'i cezalandırabilecek bir post-up oyununa sahip değil. Ayrıca hemen yukarda saydığım Smith'in uçan kaçan, hücum ribaundlarını zorlayan, blok kovalayan yapısının sadece Lewis'in yumuşaklığı sebebiyle iyi işlemesi beklenmemeli. İçeride Howard olunca Josh Smith'in oraları karıştırması ekstra zorlaşıyor. Normal sezonda Rashard Lewis'in topu seyretmesi sonucu son saniyede vurduğu maçı kazandıran smaç nadir görebileceğimiz bir olaydı... Nitekim Dwight sağolsun, Magic ligde rakibe en az hücum ribaundu veren takım.

Dwight'a değinmişken, kendisi son senelerde Hawks'a karşı dalga geçer gibi oynuyor adeta. Ligin genç ve en enerjik pivotlarından Horford'ın ayak çabukluğu haliyle Dwight'a karşı sökmüyor. Eh zaten Horford'ın 3-5 santim kısa olduğunu biliyoruz, ayak çabukluğu da olmayınca, Dwight'a karşı iyice çaresiz kalıyor Horford. Tek avantajı, nadiren denediği ama bir pivota göre oldukça iyi olduğunu düşündüğüm orta mesafe şutu. Horford bu şutlarda istikrarlı bir şekilde isabet bulacak da, Dwight onunla birlikte potadan 4 metre uzağa gelmek zorunda kalacak, işte ancak o zaman Josh Smith ve Joe Johnson rahat edecekler. Kısacası şu anda NBA'de Dwight'ı hangi pivota karşı değerlendirirsek zaten üstün çıkacak, aynı şey Hawks için de geçerli. Tek soru şu: Howard faul problemine girip kendi kendini kilitleyecek mi yoksa 25 sayı 16 ribaund ortalamalarını mı yakalayacak? Hakemlerden mutlu olmayan Howard, Stern'den de cezayı yemişken artık kendini sakınmaya çalışacaktır biraz daha diye düşünüyorum. Zaten 40 dakika oyunda kalması demek otomatik olarak Magic'in kazanmaya bir adım yaklaşması anlamına gelecektir. Yok eğer blok sevdasına abuk subuk işlere kalkışıp Bobcats serisindeki gibi bol bol kenarda oturmak zorunda kalırsa, seriyi bile tehlikeye atabilir...

Bench'lere baktığımızda ise; her ne kadar Jamal Crawford’dan dolayı bench katkısı Hawks lehine görünse de durum öyle değil bence. Nedeniyse çok basit, Orlando’nun kadro derinliği ve oyun yapısı. Şutör özelliği olan herhangi bir oyuncu fazlasıyla iş yapabilir Magic adına. Howard’a topu indirdikten sonra ona gelen ikili sıkıştırmalarda fazlasıyla boş şut imkanı ve şut feykiyle içeri drive şansı yakalıyor Magic oyuncuları. Zaten bench'lerine baktığımızda tamamen bu sete uygun oyuncular görüyoruz. Pietrus, Reddick, Jason Williams ve 4 numara pozisyonunda Lewis’i yedekleyen arada sırada pivot bile oynayan Ryan Anderson. Yalnız J-Will oyundayken özellikle Crawford tehlikeli olacaktır Hawks'da, savunma denen şeyden bihaber çünkü Beyaz Çikolata. Pota altında ise her ne kadar kontratını hak edip etmediği tartışılsa takımda tutulmasını desteklediğim Gortat var. İlk seride Howard’ın faul problemi nedeniyle sık sık izleme şansı bulduğumuz ve hareketliyken topla buluştuğunda skor üretme becerisi olan, savunmada ise ayak çabukluğu sayesinde rakip ikili oyunları bozabilen bir Gortat’nın Zaza - Horford ikilisine kadarşı yeterli olduğunu düşünüyorum. Dönelim Atlanta bench'ine Jamal Crawford tabi ki en dikkat çeken isim. Bu sene yaşamış olduğu ilk playoff macerasında fena görüntü çizmedi. Kendi şutunu yaratabilen ve etkili savunma karşısında bile iyi işler yapabilecek kapasiteye sahip bir oyuncu, istikrarsızlık en büyük problemi olsa da. Magic’in iyi savunma rotasyonu karşısında Hawks’ın hücumda kitlenmesi halinde bu adamın eline bakacakları aşikar. Hawks bench'inde sayabileceğimiz bir diğer isim ise, her iki pota altında da kapasitesi nispetinde elinden geleni ortaya koyan, takıma kenardan gelerek mücadele ve sertlik getiren Zaza. Horford’ın Howard savunmasında faul problemine girme ihtimali düşünüldüğünde beklenenden fazla süre bulması şaşırtmayacak beni. Kenardan gelecek üçüncü bir isim düşünüyorum ama bulamıyorum. Bucks’a karşı bile ne hücumda ne de savunmada hiçbir olumlu yanı görünmeyen, hatta "Ben gitsem daha iyi oynarım" dediğim Evans, belki birkaç üçlük isabeti bulur seri boyunca o kadar.

Özetle: Her yerde ya Magic üstünlüğü ya da kılpayı eşitlik görüyoruz. Eh Hawks'un daha Milwaukee'ye karşı ne kadar zorlandığını ve yorulduğunu da düşünürsek, Magic'in kazanması en doğal sonuç olacaktır: 4-1 Magic.

4 Mayıs Playoff Programı

5 Mayıs Çarşamba 03:00 (NBA TV) / Atlanta Hawks - Orlando Magic
5 Mayıs Çarşamba 05:30 / Utah Jazz - Los Angeles Lakers


Kirilenko oynamayacak bu gece de. Jazz elindeki maçı rahat ve boş birkaç atış kaçırarak verse de, Lakers'ın ilk geceye oranla biraz daha rahat kazanacağını düşünüyorum.

Hawks - Magic hakkında da birşeyler karalama çabasındayım an itibariyle.

4 Mayıs 2010 Salı

LeBron ve Celtics'e Karşı Yapmadığı Steps


Link

Sabah yorumlarda LeBron'un yaptığı çok bariz bir steps'in çalınmadığı ve hakemler tarafından korunduğu yazılmıştı. Aynı zamanda msn'den de bir arkadaşım aynı şeyi dile getirmişti. Sadece Spurs - Suns'ın ikinci yarısını izlediğim için bir yorumda bulunamamıştım. Sonra gün içinde işteyken unuttum gitti. Şimdi maçı izlerken o pozisyon gelince hatırladım ve Reggie Miller'ın ısrarla steps çalınması gerektiği yönündeki yorumlarını dinledim. Benim de detaylı bir şekilde bakma fırsatım oldu. Gerçi bana göre detaylı incelemeye bile gerek yoktu. Çünkü pozisyon bana göre ve kural kitabına göre steps değil... Bir oyuncu tek ayağından güç alarak zıpladıktan sonra tek zamanlı stop yaparak yere inebilir. Ancak daha sonra iki ayağından birini kaldırması durumunda o ayak yere inmeden evvel topu elinden çıkarmak zorundadır. LeBron da zaten iki ayağını birden kaldırarak zıplayıp topu potaya gönderiyor. Sadece Garnett'in yanından geçerken çok yüksek bir seviyeye çıktığı için insanların kafasında "bu işte bir iş var" diye soru işareti oluşuyor diye düşünüyorum.

Kısacası pozisyon steps değil. LeBron'un NBA'de maç başına yaklaşık 3-4 pozisyonda korunduğu da doğrudur ancak bu onlardan biri değil. Ayrıca LeBron'un maçın kontrolünü eline almasını bir kenara bıraktım, resmen sıradan bir oyuncu gibi oynamış maçta. Cavs adına hiç iyiye işaret değil, hele bu sadece kötü/pasif bir gününde olmasına değil de dirseğine bağlıysa...

Spurs - Suns Serisi İlk Maç (102 - 111)

Ezeli rakibi Dallas’ı 6 maçlık seri sonunda geçerek kimilerine göre büyük bir sürprize imza atan Spurs ile, ilk turda yaralı rakibi Portland’ı beklenenden zor da olsa eleyip, geçen seneki felaket sezonun izini biraz olsun geride bırakan Suns, batı konferansı yarıfinali ilk maçında dün gece US Airways Center’da karşı karşıya geldi. Spurs’un amacı sık sık eşleştiği ve elediği bu rakibine, serinin başında bir darbe vurmak ve kaos ortamında inanılmaz bocalayan Phoenix’in ümitlerini ilk maçtan kırmaktı. Phoenix’te ise hedef, artık yaşlanan ve eskisi kadar güçlü görünmeyen rakibine saha avantajını kaptırmamaktı.

Her iki takım da playofflar boyunca alışkın olduğumuz 5 ile başladı maça. İlk 5’lere baktığımızda, Amare’nin McDyess’a karşı ayak çabukluğu haricinde herhangi bir oyuncunun matchupına karşı ne sürat, ne size, hiçbir fiziksel üstünlüğü yoktu. Bu da oyuncuların, savunmacısı karşısında bire bir oynayarak sayı bulmasını nerdeyse imkansız hale getiriyor, aynı zamanda hızlı hücumların ve ikili oyunların skor üretmede ne derece mühim bir rol alacağının habercisi oluyordu. İlk dakikalarda rakibin kaçan şutlarından sonra, savunma yerleşmeden sürekli fastbreak kovalayan ve genelde bu hücumlardan sayı çıkaran Suns, maça kolay sayılar bularak başlamış oldu. Bu dakikalarda Duncan’a alçak postta top indiren Spurs, rakibin ona getirdiği ikili sıkıştırmalarda parkeye iyi yayılamadığı için üst üste top kayıpları yaptı. Bu bölümde Suns’ın savunma rotasyonunun mükemmel olduğunu da söyleyelim. Spurs, savunmada Nash’in tepede oynadığı ikili oyunlara bir türlü çare üretemeyince 3 dakika içinde boyalı alandan yediği 8 sayı ile 11-4 geri düştü ve Popovic’in molası geldi. Mola dönüşünde Parker’ın da girmesiyle hücumda biraz olsun toparlanan Spurs, Parker’la Nash’e tam sahada baskı uyguladı ancak bu da kar etmedi. Nash-Frye ikilisinin pick&poplarıyla sayıya gitti bu sefer de Phoenix. Bu dakikalarda Suns’ın ikili oyunları ve savunmadaki yardımlaşmaları ne kadar mükemmelse, Spurs’un ki de bir o kadar kötüydü. Çeyreğin sonlarına doğru Ginobili’nin kaptığı üst üste toplar sonrasında, kısalarının maç başından beri ilk defa penetreyle girebildiği Suns pota altından sayılar bulan Spurs, Phoenix adına Richardson’ın da devreye girmesiyle farkı kapatamadı, ancak bu bölümde oyundaki dengeyi yakaladı. Bu dakikalarda Dudley savunmasındaki Parker süratini kullanarak takımının skor gücünü taşıdı ve Spurs ilk çeyreği 31-22 geride kapadı.

Suns, ikinci çeyreğe tamamen yedek(savunmacı) 5’iyle başladı. İlk dakikalarda oyunda temponun artmasıyla birlikte üst üste hızlı hücum sayılarının yanı sıra top kayıpları da baş gösterdi ve ilk 3 dakika 37-31 Suns üstünlüğüyle geçildi. İlerleyen dakikalarda savunma dozajı her iki takım adına da arttı. Bu dölümde Duncan’ın kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda yaptığı top kayıplarına Ginobili’ninkiler de eklenince Suns farkı 14 sayıya kadar çıkardı. Spurs, çeyreğin son dakikalarında alan savunmasına dönen rakibi karşısında kısalarının penetreleriyle art arda sayılar buldu, ancak ilk çeyreğin sonunda olduğu gibi ikinci çeyreğin sonunda da Jason Richardson’ı durduramadı. Suns, Hill’e karşı size avantajını iyi kullanan Richardson’ın bulduğu sayılarla devreyi 10 sayı farkla 57-47 önde kapadı.

İlk Yarıdan Notlar: Boyalı alan sayılarında rakibine 36-18, fastbreak sayılarında ise 13-7 üstünlük sağlayan Suns adına ilk devrenin en etkili ismi 21 sayı-5 asistle Nash idi. Bu devrede Suns adına Amare’nin 4 ofansif ribaundı ve Richardson’ın 12 sayısı dikkat çeken diğer noktalardı. Spurs’te ise kenardan gelen Parker’ın 11 sayısına Ginobili ve George Hill’den 9’ar sayılık destek geldi. Yine bu deverede Suns %55, Spurs ise %41 ile şut attı.

İkinci yarıya Parker ve Ginobili’nin transition hücum ile bulduğu sayılarıyla başlayan Spurs, rakibinin savunmada bocalamasını fırsat bildi ve ilk 10 hücumunun 9’undan sayı çıkararak 67-64 öne geçti. Bu dakikalarda Spurs’un hareketli savunması ve rakibin pas kanallarını tıkamasıyla birlikte hücumda oldukça zorlanan ve üst üste zorlama atışlar deneyen Suns, bu atışlarda isabet sağlayamadı. İlerleyen dakikalar karşılıklı sayılarla geçildikten sonra Nash’in önderliğinde hücumda ritmini bulan Suns, 2 dakika içinde yakaladığı 10-0’lık seriyle 83-73 öne geçti. Bu serideki her sayıda Nash’in sayıyı ya atarak ya da attırarak katkıda bulunduğunu söyleyelim. Bu dakikalarda Spurs oyun disiplininden koptu ve savunmada organize olamadı ve son çeyreğe 85-75 geride girdi. Spurs’un oyun disiplininden koptuğunu şu örnekle açıklayayım: Çeyreğin bitimine 19 saniye kala hücum sırası Spurs’e geçti. Ginobili önce 1’e 2 fast break denedi atışında isabet bulamadı, hücum ribaundını alan Spurs topu yine kendisine verdi ve bitime 9 saniye kala çok da müsait olmadığı halde bir de üçlük denedi Manu ve son hücum şansını rakibe bıraktı.

Son çeyreğin başında Amare’nin yüksek posttan bulduğu isabetli şutlara, konuk Spurs Bogans’ın dış şutlarıyla yanıt verince fark 10 civarında dolaştı. Çeyreğin ortalarına doğru Duncan, maçta ilk defa devreye girdi ve onun liderliğinde üst üste sayılar bulan Spurs, savunmada da sertliği arttırınca rakipten top kayıpları gelmeye başladı ve maçın bitimine 4 dakika kala fark 1 sayıya kadar indi. Bu dakikadan sonra seyirci desteğini arkasına alarak Amare ve Hill ile hücumda sayılar bulmaya başladı Suns ve kaos dönemini atlattı ve oyunun hakimiyetini yeniden ele geçirdi. Maçın sonlarına doğru yakaladığı dış şutlardan isabet bulamayan Spurs, Suns karşısında daha fazla direnemedi ve karşılaşmadan 111-102 mağlup ayrıldı.

Maçtan Notlar: Spurs karşısında önceki senelerde en büyük savunma sorunu Duncan-Parker-Manu üçlüsünü durduramamak olan Suns, bu konuda yine başarısız oldu. Duncan 20, Parker 26, Manu 27 sayıyla maçı tamamladı. Fakat yine önceki yıllarda oynanan Spurs maçlarında Nash ve Amare haricinde üçüncü bir skorer bulamayan Suns, bu sorunu ilk maçlık çözmüş gibi göründü. Playofflarda takımın en formda ismi olan Richardson’ın 27 sayısı, Amare’nin 23 sayısı ve maçın yıldızı olan Nash’in 33 sayı-10 asisti ile serideki ilk maçı almayı başardı Suns.

Serinin Gidişatı: Spurs’un serinin kalan maçlarında, rakibinin savunmadaki agresifliğini ve Duncan’a gelen ikili sıkıştırmaları cezalandırması için çok süratli top dolaştırıp, pas trafiği iyi sağlaması gerekiyor, hatta sırf bu pas trafiği sonunda dış şutlara skora gidebilmek adına Roger Mason, Bogans ve özellikle de Matt Bonner’a fazlaca süre verebilir Popovic, zira bu maç takım olarak 4/19 üçlük isabetiyle oynadılar. Şahsi fikrim Suns, serinin kalan maçlarında Duncan’ı belki biraz yavaşlatabilir ancak Manu ve Parker’ı durduramayacak gibi görünüyor. Bu şartlar altında Spurs, Amare-Nash-JRich-Hill dörtlüsünden herhangi 2 tanesini durdurduğu her maçta kazanmaya daha yakın taraf olacaktır.

Cavaliers - Celtics Serisi 2. Maç (86 - 104)

Bundan üç sezon önce Boston’ın büyük üçlüsünün yanındaki rol oyuncularından biriydi Rondo sadece. Kim bilebilirdi ki o Rondo’nun bugün ligin en önemli guardlarından biri olacağını ve hatta Doğu’nun en dişli ekibi Cleveland’a karşı, üstelik konferans yarı finalinde, tek başına 19 asist yaparak Bob Cousy’den sonra Boston tarihine geçeceğini. Dün gece Rondo kendinden beklenenin katbekat fazlasını verdi. Özellikle playofflarda bu noktaya kadar mükemmel oynayan Mo Williams’ın dün geceki fena performansında başrolü oynadı. Daha bir önceki maçta 20 atan Williams, dün sadece 9 şutunda bir isabet bulabildi. Sanırım yukarıda verdiğim örnekler bile Rondo’nun ne kadar kendini geliştirdiğini gösteriyor.

Dünkü mağlubiyetle Cavs, bir yandan saha avantajını rakip takım Celtics’e bırakırken bir yandan da akıllarda bazı soru işaretleri bıraktı. Geçen sene finalde Orlando’ya elenmelerindeki en büyük faktör, James dışındaki oyuncuların, playoffların sıkı ortamında vites düşürmesiydi. Bu sezon Kral’ın takım arkadaşları onun yokluğunda ellerinden geleni yapmış ve bizi geçen senenin benzerini yaşamayacağımıza ikna etmişlerdi; fakat dün gece özellikle takımdaki en büyük sayı tehditlerinden biri olan Mo Williams hiç ortalıkta gözükmeyince ben biraz durumun gidişatından şüphe ettim. Chicago’ya karşı oynamıştı oynamasına; ama Boston çok çok farklı ve tabiri caizse bu anlar için yaşayan bir ekip. Serinin devamındaki maçlarda bu konu hakkında daha çok fikir sahibi olacağımız kanaatindeyim. Eğer ki bu sene de böyle bir durumla karşılaşılırsa, özellikle Magic karşısında şansları çok azalır, hatta bu turu bile tehlikeye sokabilirler. Bu seri için de hiçbir şey garanti değil. Eğer Boston evindeki iki maçı alabilirse (bana kalırsa alamaz) o zaman Cavs’in seriyi 3-1’den çeviren NBA tarihindeki 9. takım olmasını beklememiz gerekecek. Haliyle bu da Boston gibi tecrübe temeli üzerine kurulu olan bir takıma karşı olunca durumun ehemmiyeti daha da artıyor. O nedenle şu anda önlerindeki tek amaç Garden’dan bir galibiyet koparabilmek olmalı.

Cleveland için biraz gerçeklerle yüzleşme maçı oldu. Mesela Lakers’da nasıl normal sezonu umursamama hastalığı varsa, Cleveland’da da -özellikle playofflarda- takımın geneline yayılmış aşırı kendine güven var. “Siz çıkın oynayın; biz daha sonra gelir farkı kapatırız.” havasındalar; ama bu sefer sökmedi ne yazık ki. Özellikle öyle bir üçüncü çeyrek oynadılar ki; evlere şenlik. İlk yarı Boston’dan sadece 4 sayı gerideyken, 4. çeyreğin başında fark 23 olmuştu zaten. Üçüncü çeyrekte neler yaptıklarına değinecek olursak; Boston 31 sayı bulurken, onlar yalnızca 12’de kaldılar. Aynı şekilde Boston 58.8 ile şut atarken, Cavs ise 31.3 ile atabildi sadece. Ayrıca ribaund ve asist sayısında da Celtics ezici üstünlük sağladı. Bir önceki maçta, özellikle LeBron’un 35 sayılık ekstra katkısı ile 11 sayıdan maçı çevirmişlerdi; fakat fark 4. çeyrekte 25 olunca haliyle kapatamadılar.

Maçın bitimine 9:08 kala maç 91-66 iken, Cleveland LeBron ve Hickson’ın önderliğinde, olağanüstü bir performansla son çeyrekte 25 sayılık farkı 10’a kadar indirdi. Boston, maçın bitimine 3 dakika kalana kadar saha içi isabet bulamadı. Skor 93-83’e geldikten sonra ancak uyanabildiler. Bu dakikadan sonra Rondo, Allen ve Garnett’le 11-3 ‘lük seri yakaladılar, böylelikle maçın skorunu belirlediler. Boston adına sevindirici birkaç noktadan biri de, takıma geldiğinden beri daha çok aldığı teknik faullerle adından söz ettiren Rasheed, bu sefer takıma geldiğinden beri en pozitif oyununu ortaya koydu. 17 sayı ile Boston’ın kenardan ihtiyaç duyduğu sayı potansiyelini tek başına karşıladı. Özellikle NBA takımları arasında yedek oyuncularının en kalifiye olduğu takım olan Cavs’e karşı, Boston yedeklerinden böyle bir performans gelmesi maçın koparılmasındaki en kilit faktörlerden biri oldu.

LeBron son bölümde etkili oynadı; fakat maçın genelinde eski performanslarından biraz uzak kaldı. 15 şut kullandı maç içinde ve 7 isabet bulabildi. Üç sayı çizgisinin gerisinden de felaket bir gece geçirdi. 4 üçlük denemesinin hiçbirinde isabet bulamadı. Gerçi o alanda takım olarak son zamanların en kötü performansını(4/21) sergilediler %19’la; fakat LeBron’un da takımın geri kalanına ayak uydurması, MVP ödülünü aldığı gecede ona pek yakışmadı. Pota altında da Cavs’in üstünlüğü olacağını düşünüyordum; ama özellikle Varejao’nun 3. çeyrekte maçı terk etmesinin de etkisiyle bu alanda da Boston’a üstünlük sağlayamadılar. Asistlerde de Boston’ın üstünlüğü var; ama ona bir şey diyemeyeceğim, çünkü Rondo 19 asistle çok ekstra oynayarak bu farkı yarattı. Yalnız Cavs adına tek üzücü nokta varsa o da, LeBron’un dirsek sorununun su yüzüne çıkması oldu. Yani en azından öyle temenni ediyorum. Özellikle üçüncü çeyrekte kenar yönetimine dirseğini gösterdiği bir pozisyon vardı. Chicago’ya karşı pek hissetmedi bu sorunu; anacak Boston gibi sıkı bir savunma takımına karşı hem dış şutunu hem de penetre kabiliyetini en üst seviyede tutması lazım ki, turu geçebilen taraf olsunlar. Aksi takdirde, O da bayrağı çekerse işleri mucizelere kalır.

Çıktım Salmons Üstüne Açtım Bacaklarımı

Bacaklarını açan Horford. Ayrıca hafif afacan bir başlık oldu gibi ama ne Salmons'a antipatim ne Horford/Hawks'a sempatim var. Arada sırada olur bu kadar.

3 Mayıs Playoff Programı

4 Mayıs Salı 03:00 (NBA TV) / Boston Celtics - Cleveland Cavaliers
4 Mayıs Salı 05:30 / San Antonio Spurs - Phoenix Suns


Spurs - Suns ile ilgili son derece detaylı bir yazı yazmıştım.

Batı Yarı Finali: Spurs - Suns Değerlendirmesi

Dikkat çok uzun yazı. Ama okumanıza değeceğini düşünüyorum. Son 6 eşleşme hakkında birşeyler okumak istemiyorsanız direk 5. paragaraf atlayınız...

Bu iki takımın karşılaşmasında hep son 4 playoff eşleşmesine değiniliyor ancak ben bunu 2 adım daha geri götürmek ve "Duncan dönemi" olarak genişletmek istiyorum. San Antonio, Duncan döneminde tam 6 kere eşleşti Phoenix ile playofflar'da. Bunların ilki 1998'deydi. O zamanlar Nash daha çömez, Phoenix'te Kidd'in arkasında süre bulmaya çalışıyor. İkiz kuleler henüz ilk senesindeydi ve Avery Johnson'ın yardımıyla Suns'ı geçmişlerdi. Ardından NBA Finalleri'nde Bulls'un rakibi olan Jazz'e (Malone-Stockton) elenmişlerdi. Ardından 2000 playofflar'ında yine eşleşiyor bu iki takım. Ancak bir ufak(!) fark var, sezonun sonuna doğru dizinden sakatlanan Duncan playofflar'da forma giyemiyor. Sonuç Spurs açısından hüsran oluyor. Penny, Cliff ve Kidd fazla geliyor tabii Spurs'e. Malik Rose ve Samaki Walker yetersiz hatta aciz kalmışlardı elbette Duncan'dan sonra. Bu Spurs'ün Duncan döneminde Suns'a karşı ilk ve tek elendiği eşleşme ama işte Duncan sakat olduğundan gerçek bir "Duncan dönemi" eşleşmesi değildi. Ardından yavaş yavaş günümüze geliyoruz. 2003 senesinde bu iki takımın yine yolu kesiştiğinde Suns müthiş ballı bir şekilde Spurs'den ilk maçı SBC Center'da çalmıştı. Önce çaylak ve tahmin ettiğiniz gibi üçlük hatta şut özürlü Amare'nin potalı üçlüğüyle maçı uzatmaya götürmüşlerdi. Bu yetmezmiş gibi son saniyede de Marbury 2 sayı farkla Spurs öndeyken panyalı üçlük atmıştı ve maçı kazanmışlardı. Bu üçlük hala NBA TV'de döner durur... Ama sonra yine işler normale dönmüştü, Duncan takımını sırtlamıştı ve Spurs turu geçen taraf olmuştu. Sonra finale kadar yürümüşler ve finalde Kidd-Kittles-Martin-Jefferson'lı Nets'i (skor 4-2 olmasına rağmen) rahat geçerek 2. şampiyonluklarını elde etmişlerdi. Hatta Duncan quadruple double'ı 2 blokla kaçırmıştı yanılmıyorsam, çünkü hatırlıyorum 2 blok daha gelsin diye dövündüğümü ekran başında. Zaten NBA tarihinde 4 kere gerçekleşen bu olay, NBA Finalleri'nde yapılmış olsa gerçekten ayrı bir tat verirdi. David Robinson artık iyice yaşlanmış ve hücumdaki rolü de, dakikaları da iyice azalmıştı. Zaten bu şampiyonluktan sonra basketbolu bıraktı Amiral ve ikiz kuleler teke indi. O günden beri Duncan'ın yanına gerçek bir kule daha monte edemedi Spurs. Her neyse birazcık tarihten bilgi verdikten sonra geldik bildiğimiz Suns, yani Nash'li Suns ile Spurs'ün eşleşmelerine.

2004 yazında Mark Cuban "Bu Nash çok para istiyor, kimse istediği parayı zaten vermez ona, ben de ucuza takımda tutarım" diye düşünerek "Hadi git kendine takım bul bakalım" demişti. Tabii pusuda bekleyen D'Antoni ile yeni bir sistem kuran Suns pusuda bekliyordu ve havada kaptılar Nash'i. Mark Cuban da kafasını duvarlara vurmuştu. Her neyse Nash ile 2005 yılında NBA'e yeni bir soluk getiren Suns'ın dünya çapındaki taraftarları artmıştı. Dolu dizgin gidiyorlardı ta ki Stackhouse'un Joe Johnson'a yaptığı sert faule kadar. Joe Johnson turnike sırasında dengesini yitirip elleriyle kendisini koruyamayarak, yüzünün üstüne düşmüştü. Göz çukurunda bir problem oluşmuştu herhalde çünkü gözünün kıpkırmızı olduğunu hatırlıyorum. Birkaç maç kaçırmak durumunda kalmıştı Joe Johnson. Yine de Nash'in inanılmaz bir şekilde vites arttırmasıyla Mavs'i elemeyi başarmışlardı. Ancak Joe Johnson konferans finallerinde Spurs'e karşı serinin ortasında dönene kadar evlerinde iki maçı da verip 0-2 olarak San Antonio'ya gitmişlerdi bile. Eh en iyi dış şutörünü ve savumacısını kaybedince takım, bocalaması kadar doğal birşey yok. Hoş o oynasa bile Suns'ın kesin kazanacağını söylemek fazla iddialı olur çünkü Duncan'a karşı hiçbir çareleri yoktu. Sonunda Spurs Pistons'a karşı Finaller'de (Horry sağolsun) kazanarak 3. kupayı müzesine götürmüştü.

Sıra geldi 2007'ye, bu da 4. maçta Spurs evinde yenilirken Horry'nin Nash'e yaptığı sert/sportmenlik dışı taktik faul sonucu serinin kaderinin değiştiği seri. Bu faul nedeniyle parkedeki oyuncular arasında bir itiş kakış meydana geldiği sırada Boris Diaw ile Amare bench'i terk ettikleri için otomatik olarak 1 maç ceza almışlardı. Bu da Suns'ın yeniden yakaladığı ev sahibi avantajını bitirmişti. Beşinci maçı Phoenix'te Diaw ve Amare'siz Suns'a karşı - biraz zor da olsa - kazanan Spurs 6. maçı evinde kazanarak konferans finallerine kalmıştı. Daha sonra Utah'ı Parker ve Ginobili'nin harika oyunuyla geçerek finalde zayıf Cavs'i yenmişler ve 4. şampiyonluklarını kazanmışlardı.

Ve sonunda 2008. Kerr'ün artık Duncan'a karşı son çare olarak Shaq'ı takıma dahil ettiği sene. Tabii maksimum kontrat almakta direnen, mutlu olmayan Marion'ın da bu takasta payı vardı. Her neyse. İki sezon önceki bu eşleşmede, Duncan'ın ünlü üçlüğü ile ikinci uzatmaya giden efsanevi maç... Son saniyelerde Popovich'in Shaq'in oyunda olmamasını avantajına kullanmak için mola almadığı, Ginobili'nin de içeri penetre ederek Spurs'e galibiyeti getirdiği karşılaşma. Shaq o seride beklenilen çözüm olmaktan çok uzaktı. Ardından Ginobili ve özellikle de Parker'ın harika oyunu ile Spurs seriyi kazanmıştı. Daha sonra Fisher'ın Brent Barry'e yaptığı faul çalınmayınca ve önde götürdükleri maçlarda hata üstüne hata yapınca Lakers'a elenmişlerdi.

Evet biraz tarihe değindik ve Duncan'lı Spurs'ün Suns'a kan kusturduğunu görmüş olduk 12 senedir. Şimdi de bu sezonki eşleşmelere değinelim. Öncelikle bu sezonki Suns - Blazers serisi en az izlediğim serilerden biriydi (3 tam maç bile değildi). O yüzden Suns hakkında daha çok normal sezona dayanan bir fikrim olduğunu söylemeliyim:

Nash'i anlatmama gerek yok diye girecektim klasik olarak ama Kaan Kural ve Orkun Çolakoğlu'nun dediklerine göre Nash'in durumu iyi değilmiş Blazers serisinde. Suns'ı Suns yapan adam Nash. Onun sağlıklı veya formda olmaması halinde sistem çökecektir. Kalça burkulmasından tamamen kurtulacağını ve maça %100 çıkacağını söylemişti Nash. Bakalım göreceğiz. Karşısında artık bir Bowen yok ama yine de iyi bir savunmacı olan George Hill var. Öncelikli olarak savunmasıyla şutör guard pozisyonunda ilk 5'e yerleşen Hill'i Popovich, playofflar'da Parker'ın bench'ten itici bir güç olmasını istediği için hala ilk 5'te tutuyor. Hill sezon boyunca şutunu geliştirdiğini gösterdi ve şu anda Spurs'ün en yüksek yüzdeyle üçlük atan oyuncusu. Hemen yukarda "artık bir Bowen yok" demiş olabilirim ama dip çizgiden bulduğu üçlüklerle resmen bir Bowen olduğunu gösteriyor Hill, o noktalardan çok isabetli atıyor. Savunmasını biraz daha geliştirirse ve bu işin uzmanı olursa, Spurs seneler boyunca mükemmel bir rol oyuncusuna sahip olacak... Her neyse burada elbette avantaj Suns'da ama Mavs karşısındaki formunu aynen korursa Hill, Suns'ı beklediğinden çok daha fazla zorlayacaktır...

Gelelim şutör guard'lara. Ginobili ile Jason Richardson. Baştan söyleyeyim J-Rich'e asla güvenmiyorum ben. Kendisi bir kere saf bir şutör değil. Fazla inişli çıkışlı bir oyuncu. 3 maçta 14/18 üçlük atıp, sonraki 3 maçta 15'te 2'de kalabiliyor. Güvenilmez dememin sebebi bu. En büyük avantajı şu: Atletikliği sayesinde Nash'in onu beslemek için ekstra bir çaba sarfetmesi gerekmiyor. Burada burnu kırılana kadar son 2 aydır mükemmel oynayan Ginobili'nin daha ağır bastığını söylemeliyim. Yeter ki burnu kırıldığından beri pek rahat olmadığı her halinden belli olan Manu, yeni maskesi veya aparatıyla rahat etsin. Sağlıklı olduğu zaman Kobe ve Wade'in hemen ardından ligdeki en önemli guard'a dönüşen bir adamdan bahsediyoruz. Tek başına tek bir maçı değil, seriyi çevirebilen, takımı şahlandıran bir adam. Ayrıca J-Rich de Nash kadar kötü olmasa da yetersiz bir savunmacı bana göre... Eğer Suns bu pozisyonda eşitliği sağlayacaksa Jason Richardson'ın birkaç satır üstte bahsettiğim gibi seri boyunca sıcak olması gerekecek. Sıcak olduğu maçlarda Suns'ın şansını arttıracağı kesin.

Kısa forvet pozisyonunda bir gerçek var, o da Grant Hill'in artık 38 yaşına geldiği... Her ne kadar yıllanmış şarap gibi olsa da, Suns sağlık ekibi onu yeniden diriltse de ve her ne kadar arada sırada beklenmedik smaçlar, bloklar yapsa da o artık yaşlı. Ama şöyle bir şansı var, karşısındaki Jefferson çok atletik olmasına rağmen Spurs'ün 3 ana silahının arkasında kaybolup gidiyor, çok formsuz, sezon boyunca beklentilerin çok ama çok uzağındaydı. Jefferson savunmada çok problem yaşamayacaktır nitekim Hill sistem içinde bomboş veya zorunda kalmadıkça şut kullanmayı tercih etmiyor. Üçlük konusunda ise iki kez düşünüyor. Gerçi Jefferson da üçlük ve genel şut kullanma bakımından Hill'i andırıyor. Spurs'ün ana 3'lüsünden birinin sıkıntı çektiği gecelerde Jefferson'ın ipleri eline alması lazım çünkü bu eşleşme ile maçı Spurs'e getirme şansı var...

Sonunda uzunlara geldik. Maçın başında Amare ile McDyess eşleşecektir ancak Jarron Collins'in 'Allah bir boy vermiş gerisini koyvermiş' kategorisinde bir uzun olduğunu bliyoruz. 3-5 dakika sonra oyuna Frye girdiğinde Duncan Amare'nin başına geçerken, McDyess veya Blair yani çabuk ayaklı Spurs uzunları üçlük çevresinde Frye'ı kovalayacaklar. İşte hücumda bu şekilde Spurs'ü vuracak Suns. Frye'ın dışarı çıkmasıyla boyalı alan boşalırken, pick & roll'lar ile Nash ve Amare'nin coştuğuna tanık olacağız. Duncan'ın 3 sene önce de savunamadığı bu ikili oyunları şimdi savunmasını beklemek büyük hata olur. All-Star arasından beri başka bir boyuta geçen Amare'den 40'lı sayılar görebiliriz bazı maçlarda. Tabii Amare'nin bunu zamanında Spurs'e karşı yaptığını ama yeterli olmadığını da hatırlatmalıyım... Ancak Frye - Amare'den pota altının da büyük bir dezavantajı var. İşin savunma tarafında neredeyse hiçbir korkutucu tarafı yok. Belki maç başına 1'er blok yapıyorlar ama boyalı alanı kapadıklarını söylemek çok güç. İşte bu noktada "bu seride bir ara dönmek istiyorum" diyen ama oynamasına pek olasılık verilmeyen Robin Lopez'i arayacaklar. Robin hücumda biraz kazma olabilir ama Nash zaten onun eksiklerini kapıyordu "Al potanın için bırak" tarzı paslar vererek, defansta ise bir sertlik getiriyordu Lopez. Ayrıca kalıplı olduğu için boyalı alanı da kapasitesi el verdiğince kapatıyordu. Aldığı hücum ribaundları da üstüne sos oluyordu. Şu durumda savunmada ne içeri giren Parker - Manu ikilisine dur diyecek bir uzun var, ne de Duncan'ı 1'e 1 savunabilecek biri... Öte yandan Duncan'ın eski Duncan olmadığını ve 2 sezondur eskiye nazaran çok daha kolay durdurulduğunu söylemeliyim. Yine de Frye veya Amare'nin onu durdurabileceğini hiç zannetmiyorum. Savunmada da Duncan uçanı kaçanı bloklayan, her şutu bozan Duncan'dan uzak artık. Yine de tabii NBA'deki pek çok uzuna kıyasla görevini harika yapıyor fakat eski dominantlığına sahip değil. McDyess ise Mavs karşısında mükemmel şut attı orta mesafeden ve Nowitzki'yi olabilecek en iyi şekilde savundu. Frye'ın biraz işi var anlayacağınız ona karşı, yeter ki son zamanlarda yüksek konsantrasyonla oynayan Dice arada sırada yaptığı gibi üçlüğün dışına çıkan adamını kaçırmasın. Bu arada Frye'ın da normal sezonda %40'a yakın isabetle üçlük atarken playofflar'da %25'e düştüğünün altını çizmeliyim. Burada Frye serinin x-faktörü olabilir ama maçlar başlamadan evvel avantaj Spurs'de gibi duruyor.

Bench'ler ve takım yapılarına bakalım biraz da. Bir tarafta Amundson, Dragic, Barbosa ve Dudley, diğer tarafta Parker, Blair ve Bonner var. Oyuna giren en iyi oyuncu açık ara Parker. Yani oyuna girdikten sonra bütün gidişatı değiştirip, maçın takımına gelmesini sağlayabilecek tek isim belki de. Elbette Blair, Amundson ve Dudley'nin savaşçı yapılarını, mücadelelerini küçümsemiyorum ama saf kaliteye bakacaksak Spurs'ün avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Barbosa eğer 2 sene önceki formuna yakın bir seviyede olsaydı, Suns bench'i çok daha tehlikeli olurdu. Ancak yaşadığı bilek sakatlığı ve ameliyattan sonra toparlanamadı Barbosa. Bu arada Dragic'in sezon içinde zaman zaman inanılmaz oynadığını gördük. O havayı yakalayıp seri boyunca devam ederse, Suns'ın durumu dengeleyeceğini hatta biraz öne bile geçebileceğini söylemeliyim.

Takımların sistemleri ve yapılarına bakacak olursak, yukarıda bahsettiğim gibi Robin Lopez'in yokluğu Suns'ın zaten zayıf olan savunmasını adeta bitiriyor. Spurs ise playofflar'a tam girerken formunu buldu ve tam anlamıyla mükemmel bir savunma takımı olmasalar da, son 3 senedir bundan iyi bir Spurs seyretmedim ben. Sadece biraz fazla hücum mentalitesi yerleştiği için, geçtiğimiz senelere göre daha çok fast break yiyorlar. Bu da Suns'a karşı bir problem teşkil edebilir. Fakat yukarıda Duncan'lı 5 serinin 5'ini de Spurs'ün kazandığına değinmiştim. Bunun elbette Duncan'dan başka iki nedeni daha var: Ginobili ile Parker. Spurs'ü adeta transformers gibi bir savunma takımından, bir hızlı hücum takımına çevirebilecek penetre yeteneğine ve hıza sahipler. Yani Popovich Suns'a ayak uydurmanın kendisine avantaj getireceğini düşündüğünde, "koşun çocuklar" dediği an kısa bir 5 ile Spurs takımı bir anda vites yükseltip Suns'a ayak uydurabiliyor. Spurs'ün düzeyinde savunma yaparken, Suns'ın hızına ayak uydurabilecek başka bir takım yok NBA'de. İşte bu nedenle çok büyük bir avantaja sahip Spurs. Bunu kullanmalılar. Nash ile Amare gibi iki yıldıza ve onların eşleşmelerinde avantaja sahip Suns ancak geçmişte bu ikili yeterli olmamıştı. Bana göre bu sefer de saha avantajına rağmen yeterli olmayacaklar. Belki playofflar başlamadan önce Suns'ı avantajlı görürdüm hatta Lopez dönerse hala görebilirim ancak Spurs'ün playofflar ile beraber yükselen form grafiği nedeniyle: 4-2 Spurs diyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

MVP: LeBron

İkinci sene üst üste almış oldu LeBron bu ödülü. Herhalde kimseyi şaşırtmadı sonuç. Oy kullanan 123 kişiden hepsi LeBron'u yazmışlar seçimlerine. 116'sı birinci sıraya koyarken, 5'i ikincisi sıraya, 2'si ise üçüncü sıraya yerleştirmiş MVP'yi. Toplamda sadece 7 oy veren onu ilk sıraya koymamış. Yani zorlasam bu 7 kişiyi bile eleştirebilirim. O derece çekişmeden uzaktı bu sezonki en değerli oyuncu ödülü yarışması... Howard, Hedo'nun gidişi ve daha çok şut kullanan Carter'ın gelişiyle istatistiklerinde ister istemez biraz düşüş yaşadı, zaten geçen sezonki performansı da yetmezdi LeBron'u zorlamaya ayrı... Kobe ilk 2 ayda sakatlıklarla boğuşurken harika istatistikler yakalamıştı ancak ocak ayından itibaren bu sakatlıklar onu aşağı çekti. Son yıllardaki en kötü 3-4 aylık dönemini geçirdi Kobe. Zaten bu nedenle 1 tane bile 1.'lik oyu alamadığını düşünüyorum. Durant deseniz Thunder elit takımlardan biri olmadığı için şansı yoktu. Buna ek olarak en çok gelişme gösteren oyuncuyla, MVP arasında oyları bölündü. Wade geçen sezon All-Star sonrası akıl almaz bir dönem geçirmesine rağmen 3. olup alamadıysa bu sezon ismi bile geçmemeliydi, zaten geçmedi de. LeBron ise 29.7 sayı, 7.3 ribaund ve 8.5 asist ortalamasıyla herkesi ezdi geçti. Mo Williams'ın sakat olduğu 10 maçlık dönemde 30 sayı, 10 asist gibi istatistikler yakaladı. Zaten Cavs'den onu çıkarınca (örneğin bu yaz ayrılırsa) Cavs'in ne durumlara düşeceğini biliyoruz. Kısacası sonuna kadar haketti. En ufak bir tartışma bile olmaması lazım üzerinde.

Carmelo ile Nowitzki'ye çıkan oylar zaten normal. Suns'ın gösterdiği çıkışla Nash'in aldığı oyları da anlayabiliyorum. Manu'nun aldığı oy garip dursa da Spurs'ü adeta tek başına havaya soktuğunun altını çizmek lazım. Deron ile Amare'yi de hadi zorladık diyelim. Ancak bana göre Billups ile Joe Johnson da ilginç seçimler. Bobcats'i playoff'a taşıyan Stephen Jackson bütün bu saydığım adamlarda 5. sıraya yerleşebilir mi? En komiği ise takımını playoff'a bile taşıyamayan Bosh'un aldığı oy bana kalırsa. Evet bana göre Jackson'dan bile komik. Üstelik Bosh'un bu sezonki mücadelesine hasta olduğumu, kendisi hakkında "yumuşak" düşüncemin bir nebze de olsa değiştiğini söylemeliyim.

Oylar şu şekilde dağılmış:

5'er oyuncu sıralanarak yapılan bir oylamaydı. Gördüğünüz rakamlar sırayla şu şekilde: Birinci sıra oyu (10 puan), ikinci sıra oyu (7 puan), üçüncü sıra oyu (5 puan), dördüncü sıra oyu (3 puan), beşinci sıra oyu (1 puan) ve en sonda da toplam puan...

LeBron James, Cle 116 5 2 - - 1205
Kevin Durant, OKC 4 46 31 29 5 609
Kobe Bryant, LAL - 43 44 23 9 599
Dwight Howard, Orl 3 27 30 29 22 478
Dwyane Wade, Mia - 1 6 19 25 119
Carmelo Anthony, Den - 1 3 8 19 65
Dirk Nowitzki, Dal - - 3 7 19 55
Steve Nash, Pho - - 3 6 16 49
Deron Williams, Utah - - 1 - 2 7
Amare Stoudemire, Pho - - - 1 2 5
Manu Ginobili, S.A. - - - 1 - 3
Chris Bosh, Tor - - - - 1 1
Joe Johnson, Atl - - - - 1 1
Stephen Jackson, Cha - - - - 1 1
Chauncey Billups, Den - - - - 1 1

Bucks - Hawks Serisi Son Maç (74 - 95)

Playoffların ilk turunun, galibi belli olmayan tek serisi de dün gece nihayet sonuçlandı. Atlanta Hawks, evinde ağırladığı Milwaukee Bucks’ı beklendiği gibi rahat bir oyunla yenerek yaklaşık 1 haftadır dinlenen Magic’in rakibi oldu.

Her ne kadar savruk ve bazen oyun disiplininden kopuyor gibi görünse de, bana göre bireysel olarak Bucks’ın en büyük hücum tehdidi olan Jennings’i savunması için en etkili kısa savunmacısı olan Joe Johnson’ı görevlendirdi maçın başında Mike Woodson. Bu bölümde Josh Smith ve Al Horford’u potaya yakın yerlerde topla buluşturan Hawks, hücumda rakibine karşı en önemli silahı olan pota altını iyi kullanarak uzunlarıyla bulduğu üst üste sayılarla 4. dakikayı 10-6 önde geçti. Josh Smith’in üst üste 2 faul alıp çok erken kenara gelmesi ve yerine Zaza’nın girmesi de Hawks’ın oyun anlayışında pek bir şey değiştirmedi. Seri boyunca yapmaları gerekeni yapıyorlardı bu maçta. Alçak postta uzunları topla buluşturup onların sizeını kullanarak post up oynamalarını sağlıyor, ikili sıkıştıma gelmesi durumunda da dışarıdan boş üçlüğü arıyorlardı. Bu dakikalarda Kurt Thomas’ın Horford’a karşı gayretli savunmasına, hücumda tepedeki ikili oyun setinin devamında bulduğu orta mesafeli boş şutlar da eklenince Bucks, yakaladığı ivmeyle 13-11 öne geçti ve Woodson’ın molası geldi. Mola dönüşünde Hawks, savunmada vidaları sıkıştırdı, hücumda ise ofansif ribaundlarla birlikte üst üste ikinci şans sayıları buldu. Zaza’nın hem hücumda hem savunmada takımı adına getirdiği pota altığı sertliğine yanıt vermekte zorlanan Milwaukee’nin, çeyrek sonuna doğru Gadzuric’i oyuna alma hamlesi de kar etmeyince son 5 dakikayı skor üretemeden kapayan Bucks, çeyreği de 20-13 geride tamamladı.

Hawks ikinci çeyreğe, hücumda Horford’ın boyalı alandaki etkinliğiyle başladı. Savunmada ise, rakibin pas kanallarını yaptığı agresif savunmayla kapayıp, onları bire bir zorlamalara mecbur kıldılar. Durum böyle olunca Bucks, takımda kendi şutunu ve kendi pozisyonunu üretebilen yegane isim olan Jennings’in eline baktı. Genç oyuncu bu dakikalarda sorumluluk alarak yaptığı penetrelerden sayı çıkararak, takımının hücum yönünde silkelenmesini sağladı. Ancak bu bölümde Crawford’un el üstünden bulduğu dış şutlar Bucks’ın savunmadaki direncini kırıyordu. Çeyreğin ortalarına doğru Ersan’ın müthiş bir performansı vardı Bucks adına. Hücum ribaundlarındaki etkinliği ve şutlarındaki yüksek yüzdeli isabet oranına savunmadaki gayreti ve her zamanki mücadelesi de eklenince, takımı adına oyunun her iki bölümüne de katkı verebilen tek isim oldu. Bu dakikalarda Josh Smith’in faul problemine girerek kenara gelmesiyle Atlanta’nın 4 kısaya dönmesi de Ersan’ın ekmeğine yağ sürdü. Ancak aynı dakikalarda Skiles da gereksiz bir şekilde alan savunmasına dönünce Crawford’dan üst üste dış şut isabetleri gelmeye başladı. Zaten fazlasıyla hücum ribaundı veren bir takımın bir de rakipte JoJo-Bibby-Jamal üçlüsü aynı anda oyundayken alan savunmasına dönmesi komik geliyor bana. Çeyreğin sonlarına doğru iki takımın da karşılıklı basketleriyle Hawks devreyi 53-40 önde kapadı.

İkinci yarıya Moute yerine Ersan’ın ilk 5’te başlaması ile pota altındaki size dezavantajını biraz olsun azaltmaya çalışan Bucks’ın bu taktiği de işe yaramadı ve Josh Smith’in bulduğu üst üste 7 sayıyla fark 18’e kadar çıktı. Hawks, Jennings ve Delfino’nun bulduğu sayılara Bibby ile yanıt verince oyunda hakimiyeti elden bırakmamış oldu ve bu basketlerin ardından biz de maçta ilginç bir sekansa girmiş olduk. 3 dakika sayı üretemeyen Bucks’a Milwaukee de 5 dakika sayı üretemeyerek yanıt verince maç 67-50’ye kitlendi kaldı. Hemen her çeyrekte olduğu gibi bu çeyreğin de son dakikalarını rakibine oranla daha istekli oynayan Bucks, son çeyreğe 73-60 geride girdi. Son çeyrekte Bucks, geri dönüşe dair hiç umut vermedi. Atlanta son derece rahat tempoyla oyunu rölantide götürdü. Çeyreğin başında Bucks’ın sınırlı bir şekilde olan farkı kapatma çabalarına Joe Johnson ve Josh Smith ile karşılık veren Atlanta, karşılaşmadan da 95-74 galip ayrıldı.

Maçtan Notlar: Hawks adına 22 sayı-6 asistle oynayan Jamal Crawford ve 16 sayı-15 ribaunt ile oynayan Horford istatistiksel anlamda takımın en etkili isimleri olarak göründü. Bucks cephesinde ise, Ersan’ın benchten gelerek yaptığı 13 sayı-11 ribaundlık katkı ve Moute’nin 13 sayı-6 ribaundı gözüme çarpan diğer notlardı.

Ölüm kalım maçının son çeyreğine 13 farkla geride girip rakibine yalnızca 14 sayı atabilen Bucks, bize hücum gücü ve potansiyeli hakkında fazlasıyla fikir veriyor zaten. Milwaukee seri boyunca hem hücumda hem savunmada elinden geleni yaparak, hiç beklenmedik bir şekilde 3 maç almayı başardı rakibinden. Bu aşamada düşünmesi gereken taraf elbette Hawks. Konferans yarıfinalinde karşılarında, bana göre şu an Cavaliers ile birlikte şampiyonluk için en hazır takım olarak görünen Magic olacak. Her ne kadar bu turda pek parlak bir performans göstermeseler de, Magic serisinde gerekli ciddiyetin ve oyun disiplinin sağlanması halinde rakibine o kadar da kolay lokma olmayacaklarını düşünüyorum.

Not: Bu arada, maçı izlemeyip de Bogut’un benchte eşofmanıyla oturduğunu görenler için bir açıklama yapalım. Charlie Bell maç öncesi toplantısına geç kaldığı için takım tarafından cezalandırılmış ve Bogut da yalnızca 12. oyuncuyu tamamlamak adına aktive edilmiş.

Jazz - Lakers Serisi İlk Maç (99 - 104)

Kobe’nin maç öncesinde söylediği gibi, iki takım da birbirini son derece yakından tanıyor. İki takım da NBA’in en tecrübeli koçlarına ve onların getirdiği sistemlere sahip. Aynı şekilde iki takım da Lakers’ın üstün olduğunun farkındadır herhalde. Seri hakkında Can gayet ayrıntılı bir yazı yazdı zaten, okumayanları öncelikle şöyle alalım.

Bugünkü maça gelirsek, üçüncü çeyreğin başlarında Kobe’nin “YUH” dedirten şutuyla birlikte internet bir süreliğine gidince maçı izleyemedim. Vakit darlığını da ekleyince diğer yazılarındaki gibi çok ayrıntılı bahsetme imkanın yok, maçın saati de uygundu zaten. Gidişatı üstünkörü özetlemek gerekirse;

İlk çeyrek: Kobe+Lakers’ın saçma şut yüzdesi
İkinci çeyrekten ve üçüncü çeyreğin yarısı: Daha gerçekçi Lakers hücumları, üçgenin nimetleri
Bitime 5 dakika kalana kadar: Lakers’ın rahatlık uykusu, Utah benchinin farkı kapatıp üstünlüğü elde etmesi
Son 5 dakika: Lakers’ın uyanışı+Kobe.

Farkındaysanız hep Lakers’tan bahsettim, maçın kontrolü gerçekten de uzun süre boyunca onlardaydı. Maçın ilk çeyreğini ayırmak lazım tabii çünkü Lakers inanılmaz yüzdeli attı bu bölümde. Utah’ın savunmayı ikinci plana attığını sezon boyunca görmüştük; zaten Lakers içeride o kadar rahatken üçlük bile denemedi bu çeyrekte ama Kobe’nin soktuğu bir iki şut gerçekten anlamsızdı yani. Gerçi hep böyle diyoruz ama artık alışmak lazım, böyle atmaya başladığı zaman devamı geliyor ve karşısında çok uzun kollu biri olmadıkça da durdurulamıyor. Wesley Matthews Kobe’nin karşısında maç boyunca bir çaylaktan beklenmeyecek kadar sabırlı durdu aslında. Rakibinin ayak oyunlarına da düşmedi ve ödülünü Kobe’nin yaptığı top kayıplarıyla aldı zaten ama 5’te 5 atmasına da engel olamadı. Gasol takımının ilk çeyrekte kaçırdığı 4 şuttan 2’sinin sahibi olsa da o da maç boyunca yaptığı gibi çok rahat şekilde domine etti pota altını. Lakers adına kötü gözüken tek şey Bynum’ın biraz rahatsız başlamasıydı ama o da maçın sonlarına doğru açıldı gibi. Los Angeles ekibi ilk çeyrekte sadece 30 sayı attı ama bu rakam çok daha yüksek olabilirdi.

Öte yandan Utah maça tüm gücüyle asılıyordu. Lakers’ın ilk çeyrekte açtığı farkı kapatamadı belki uzun süre ama skoru yakın tutmayı başardılar. Karşılarındaki ekip moral bozucu şekilde hiç zorlanmadan sayıya gidebiliyordu ama farkın kapanmaması da Utah’a tutunacak bir şey veriyordu. Umutları boşa çıkmadı da zaten; dördüncü çeyrekte Lakers takımı 6 dakika boyunca basket atamadı ve Utah nihayet üstünlüğü ele geçirdi. LA’in tek sayısı Luke Walton’ın hızlı hücumda kazandığı serbest atıştan geldi. Farkın kapanmasını Utah tarafında sağlayanlar Bynum ve Odom karşısında fazla zorlanmayan ve 6 sayı atan Millsap ile hızlı hücumlarda bir basket bir de asist yapan Ronnie Price oldu. Lakers’ta olanların sorumlusu ikinci ünite olarak gösterilebilir (ilk 5’ten sadece Bynum oyundaydı) çünkü sayı atamadılar ve daha kötüsü savunma yapmadılar. Ancak bana kalırsa Lakers maçı bunlara mahal vermeden Utah ne kadar dirense de maçı erkenden bitirmeliydi ve bunu yapacak üstünlüğe de sahipti. Ama onlar da rahat olanı seçip zorla karşı karşılaşmak zorunda kaldılar. Tabii kadronuzda zoru seven Kobe isimde biri varken her zaman maçı kazanma şansınız oluyor. Burada da bir sayı gerideyken takımının son 5 dakikadaki 19 sayısından 13’ünü atarak maçı ev sahibinin 99-104 kazanmasını sağladı.

Kendisi 19’da 12’yle (çoğu ilk ve son çeyrekte olmak üzere) 31 sayıyla oynadı. İlk yarıda bu yüzde bu yüzde 7’de 6’ydı ama 4 top kaybının tamamını da bu bölümde yapmıştı. Matthews iyi savunma yaptı demiştim, 19’da 12’ye rağmen arkasındayım. Ayrıca böyle savunmaya devam ederse Kobe en azından bir tane kötü maç çıkaracaktır. Ama OKC serisindeki halini üstünden attığı apaçık ortada. Belki Kobe’nin yanında geri planda kalıyor ama Gasol’de müthiş bir maç çıkardı. Belki yaptıklarında hiç zorlanmadığı için çok göze çarpmadı ama içeride ona sahip olmaları Lakers’a çok şey katıyor. Maçı 25 sayı 12 ribaund 5 blok ve 4 asistle bitirdi zaten. Bir önceki maçın kazanılmasında büyük rol oynayan LAL yedeklerinden Odom ve Walton dışında katkı gelmedi. Odom belki 10’da 4’le 9 sayıda kaldı ama maçın sonlarında attığı iki basket çok kritikti. 5’i hücumda 12 de ribaund aldı ayrıca.

Utah’ta serinin kaderi açısından en önemli isim olan Deron Williams 17 sayı attığı ilk yarıda çok iyi oynamasına rağmen performansını maç geneline yayamadı. 15’te 7’yle 24 sayısı 8 asisti var, tabii ki saygı duyulacak istatistikler ama Denver serisindeki kadar aklıyla oynadığını söylemem. Başlarda Fisher’la savunulurken bir süre Artest’i denedi Phil Jackson ama Williams daha ilk pozisyonda topsuz alanda iyi hareket ederek boşa çıktı ve üçlüğü gönderdi. Maç boyunca içeriyi zorlamayı denese de zaman zaman Gasol ve Bynum/Odom arasında zorlandığı için dışarıya pas vermek zorunda kaldı. Ayrıca maçta omzundan ve parmağından geçirdiği ufak sakatlıklar ikinci çeyrekte yaptığı çok güzel smaca engel olamadı.
Jazz’in en önemli ikinci ve işi belki de en zor olan ismi Boozer ise aslında maça iyi başladı. İyi demek zorlanmadığı anlamına gelmiyor ama Gasol’ün uzun kolları üstünden geriye çekilerek attığı şutlarda beklediğimden iyi isabet oranı buldu. Tabii içeriden bitirmeye çalıştığı her pozisyonda diğer uzunla karşılaşınca Denver uzunlarına karşı yaptığı gibi oraları domine edemedi. 17’de 9’la 18 sayı atarken 6’sı hücumdan 12 ribaund aldı. Jazz’in geri dönüşünde en önemli rolü oynayan Millsap ise maçı 18’de 8’le 16 sayı 9 ribaundla bitirdi. Düşük yüzdesi yanıltmasın çünkü maça çok daha kötü başlamıştı (7’de 2 gibiydi bir ara sanki, emin olamadım şimdi).

Sonuç olarak Lakers zora soksa da bir şekilde kazanmasını bildi. İkinci maçta fark atmalarını bekliyorum, seri öncesi düşüncem buydu ve değişmedi. Tabii Utah evindeki iki maçta onları baya zorlayacaktır, hatta ikisini de alabilir ama seriyi geçmeleri çok büyük sürpriz olur. Özellikle de maçta ekrana binen şu istatistikten sonra: Phil Jackson'ın ilk maçını kazandığı 45 serinin hepsinde bir üst tura çıkma başarısı...

Av Sezonu Açıldı

Aslında kullandığım fotoğraf Hawks'un yenildiği 5. maçtan ama doğru yolu buldu Hawks ve serinin gidişatı... Atlanta evindeki 2 maçı kazandıktan sonra 4-0 ile 4-1 arasında gidip geliyordu tahminler. Ancak Bucks art arda 3 galibiyet alınca bir anda "Sürpriz olur mu?" diye sormaya başlamıştı herkes kendi kendine. Hawks buna mahal vermedi. Tamamen dış şuta yönelik oynamak zorunda olan Bucks, - Hawks'un da biraz savunma yapması sonucu - 6 vey 7. maçlarda ortalama %32 şut yüzdesiyle 72 sayı üretebildi. Hawks taraftarının gösterdiği gibi av sezonu da açılmış oldu. Milwaukee geyikleri avlandı. Şimdi de Dwight ve arkadaşları şahin avına çıktılar. Av sezonu aynen devam... Bakarsınız Hawks da Bucks gibi sürprize yaklaşır ama pek zannetmiyorum.

2 Mayıs 2010 Pazar

Batı Yarı Finali: Jazz - Lakers Değerlendirmesi

Maç yeni başlamışken ancak yayınlayabiliyorum.

Birçok soru işareti var bu eşleşmede. Hepsi de birbirinden önemli. Öncelikle Kobe ağırlaşmış gibi görünüyor diz sakatlığı sebebiyle, onun sağlığının önemini söylememe gerek yok herhalde. Bynum'ın menisküsünde bir yırtık var ve bu şekilde oynayabileceği söyleniyordu ancak ilk maç için şüphelidi durumu, oynamaya karar verdi. Odom'un dizinde ağrıları var ve tedavi görüyor, Thunder karşısında da pek iyi sinyaller vermedi. Utah'ta ise Mehmet'in zaten olmadığını biliyoruz. Kirilenko da uzun süredir oynamıyor. İlk maçta kesin yok, ikinci maçta bir ihtimal oynayacak, üçüncü maçta ise %90 parkeye çıkacakmış. Bunlara ek olarak Deron'ın sol dirseğinde problem var, en azından sağlak olduğu için onu pek rahatsız etmeyecektir. Bugün maç saatinde belli olacak durumu ama oynamasını bekliyorum ben. Odom ile Bynum'ın sakatlıktan ne kadar etkilendikleri kritik olacak bence...

Biraz eşleşmelere değinelim. Deron Williams ile Fisher arasında kelimelerle anlatılamayacak kadar büyük bir Jazz üstünlüğü vardı zaten. Hele Deron'ın playofflar'daki form grafiğini de düşününce Fisher ne hallere düşecek merak ediyorum. Deron'ın cüsse olarak Fisher'la arasındaki fark zaten çok açık buna ek olarak çaktırmasa da cüssesine göre oldukça hızlı bir oyuncu Deron. Arada sırada Kobe Deron'a kaydırılabilir defansta ama Kobe de çok sağlıklı değil ve Deron'ı tutabileceğini düşünmüyorum. Zaten Phil Jackson da "İlk maçın başından hemen böyle birşeye başvurmayacağım" dedi. Yani sonuç olarak burada üstünlük açık ara Utah'ta. Artest'i bile deneyebilir belki Jackson ama Deron ona karşı çok çabuk kalacaktır bence.

Şutör guard pozisyonunda Kobe ile Matthews eşleşiyor. Çaylak guard şu anda Jazz'ın en iyi savunmacısı durumunda. Üstelik bu işin hakkını veriyor. Hücumda da egosu yüksek bir oyuncu değil, takımın yarattığı pozisyonda top ona gelirse kullanıyor. Şutunu da beğeniyorum. Kısacası bir çaylak gibi değil sanki, oldukça beğendiğim bir rol oyuncusu. Ama playofflar'da biraz tecrübesizliği ön plana çıkmış gibi duruyor, şut yüzdesi çok düştü. Kobe'ye karşı elbette zorlanacaktır savunmada sonuçta bir çaylaktan bahsediyoruz ama dediğim gibi beğendiğim bir savunmacı Matthews. Bu arada formsuz ve %100 olmayan Kobe'nin Thunder serisindeki haliyle (son maç hariç) kendi kendini durdurma ihtimali de var. Bakalım aynı performansını sürdürebilecek mi? Sürdürürse zaten geçmiş olsun Utah'a.

Artest ile CJ Miles karşılaşmasında ise Lakers'ın Artest'e bol bol post-up yaptırması veya Artest'in çembere penetre etmesi lazım diye düşünüyorum. Miles'ın Artest'i durdurması mümkün değil. Aralarında hafiften(!) bir siklet farkı var. Artest'in güvenilmez ve Thunder'a karşı rezalet olan şutunun dezavantajını bu şekilde kapayabilir Lakers. Tabii Artest bir anda üçlük isabetini %19'dan 40'lara çıkarırsa ayrı bir konu. CJ Miles'ı savunmak için Artest'in özel yeteneklerine ve cüssesine ihtiyaç yok, bu nedenle belki kısa aralıklarla Boozer ve özellikle de Deron üzerinde denenebilir Artest, eğer onlar Lakers'ın canını çok yakıyorlarsa. Ama Boozer'a şimdi değineceğim, pek öyle bir sorun yaratacak gibi durumuyor...

Uzun forvet pozisyonunda ise Boozer'ın oldukça zorlanmasını bekliyorum. Bunun nedeni Boozer, Gasol'e karşı ayak çabukluğuna sahip olsa da, şutunu çok ağır çıkardığı için Gasol'ün uzun boyu ve kolları nedeniyle çok zorlanıyor. Nromalde diğer uzunlara karşı olduğu kadar rahat şut atamıyor. Zaten Lakers, Boozer'ın en düşük sayı ortalamasına sahip olduğu takım bütün NBA'de (2 maç yaptığı Dallas hariç). Bu yanıltıcı bir istatistik değil... Savunmada da aslında Gasol'ü itebilecek güçte ama çok kısa kalıyor ve Gasol onun üzerinden rahatlıkla sayıya gidebiliyor. Boyunun kısalığının yanısıra blok kovalayan bir uzun olmaması da Gasol'ün işini kolaylaştırıyor.

Fesenko - Bynum konusunda ise pek birşey yazmaya da gerek yok aslında. Zaten Fesenko yerine daha çok Millsap oynuyor diyebiliriz, yani onu yedek olarak görmemek gerek. Ama şunu da söylemek gerek ki Millsap boyunun kısalığı nedeniyle çok sıkıntı çekecek Lakers uzunlarına karşı. Hücumda genellikle boşluklara kaçarak ona yaratılan boş pozisyonlarda veya hücum ribaundlarıyla sayı ürettiğinden dolayı kısa boyunun dezavantajına rağmen çok sorun yaşamayabilir. Fakat savunmada Bynum veya Gasol'ü nasıl savunacağını çok merak ediyorum. Bana göre onları yavaşlatması veya durdurması için, Lakers'ın uzunlarının aşırı formsuz olmaları gerekiyor.

Son iki sezonda Jazz bundan çok daha diri ve iyi durumdayken Lakers'a elenmekten kurtulamamıştı. Gerçi hafif hakem yardımı aldıklarını da düşündüğümü belirtmeliyim. Ama şimdi Kirilenko ve Mehmet yokken, Lakers'a karşı bench üstünlüğünü de kaptırmışken (Odom - Korver) konferans finaline kalmaları bana göre neredeyse imkansız. Zaten sadece isim olarak baktığımızda da Odom'un baskın olduğunu söyleyebiliriz ama onun dışında Jazz maçlarında Odom'un performansını bir kademe arttırdığı da bir gerçek. Yani oyun kurucu pozisyonu hariç her yerde Lakers eziyor neredeyse. Belki hücumda Deron sayesinde biraz oyunda kalabilirler ama savunmada Lakers'ı durdurmaları mümkün gözükmüyor... 4-1 Lakers'ın kazanacağını düşünüyorum.

Edit: İmla hataları.

2 Mayıs Playoff Programı

2 Mayıs Pazar 20:00 (NBA TV) / Milwaukee Bucks - Atlanta Hawks
2 Mayıs Pazar 22:30 (NTV) / Utah Jazz - Los Angeles Lakers


Bucks - Hawks maçı ile ilgili kendimi tekrar etmek istemiyorum. Şuradan okuyabilirsiniz. Atlanta elleriyle maçı hediye etmesin yeter. Ayrıca 7. maç demişken, şunu vermeden olmazdı. Nothing easy !!!

Jazz - Lakers konusunda ise sözde bir preview yazacaktım. Hala da maçtan önce yazma ihtimalim var. Ama sakatlığı sebebiyle oynayıp oynamayacağı maç saatinde belli olacak Deron Fisher'a neler yapacak bilmiyorum. Komik şeyler olabilir. Kobe de zaten 1-2 adım yavaş dizi sebebiyle, o da kolya kolay kontrol edemez. Bynum'ın da menisküs yırtığına rağmen oynayacağı söylenmişti ama şu anda şüpheli olarak gözüküyor. Keza Odom'un da dizi onu bir süredir rahatsız ediyor. Yani anlayacağınız bir sürü sakatın olduğu garip bir seri. Yine de uzunlarının avantajı ile Lakers ağır basıyor. Ama Deron'ın oynamaması durumunda Jazz'ın kazanması herhalde bu senenin en büyük sürprizi olur.

Cavaliers - Celtics Serisi İlk Maç (101 - 93)

Konferans yarıfinallerinin açılış maçında tam bir basketbol ziyafeti sundu iki takım bize. Beklediğimiz gibi genelde yavaş temponun hakim olduğu ve savunmaların ön planda olduğu bir maç oynandı. Maçın ilk sayılarını atan Mo Williams sonrasında yaptığı 2 top kaybıyla hem rakibin fastbreak sayılarıyla skor üstünlüğünü ele geçirmesine neden oldu, hem de akıllara, “yoksa yine playoff sendromu mu?” sorusunu getirdi. İlk dakikalarda rakibin kaçan şutlarında Rondo’nun oyunu hızlandırıp savunma yerleşmeden sayı bulma çabaları, Paul Pierce’ın oyuna sıcak elle başlamasıyla birleşince Pierce ile üst üste kolay sayılar buldu Celtics. Cavaliers ise bu dakikalarda Anthony Parker ve Mo Williams ile tepede oynadığı pick & roll'lar sonucu bulduğu orta mesafe şutları sayıya çevirerek skor üretiyordu. Bu dakikalarda gözüme çarpan bir başka detay da Boston’un rakibine göre çok daha iyi geri koşması ve kolay sayılara izin vermemesiydi. Çeyreğin ortalarına doğru Cavaliers’ın 2 temel hücum seti dikkat çekti. Bunlardan ilki, alçak postta Jamison’a topu indirip, onun Garnett’e karşı yüzü dönük oyunu. Bir diğeri ise yine alçak postta LeBron’u topla buluşturup, onun sizeını kullanmasıyla yaptığı post uplar. Çeyreğin ortasından itibaren maç sonuna kadar olmasa da son çeyreğe kadar esecek olan Rondo fırtınasının ilk sinyalleri verilmeye başlandı. Sol çaprazdan Perkins ile pick’n roll oynayan Rondo içeri penetre edip ya takım arkadaşlarına asist yapıyor ya da pozisyonu kendi bitiriyordu. Cavaliers uzunlarının (ilginçtir ki Varejao da dahil) bu hücum setine bir türlü çözüm üretememesi üzerine genç oyuncu kaynaklı üst üste sayılar geldi Celtics adına. Aynı dakikalarda Boston’un bir diğer hücum opsiyonu da Garnett’in boyalı alanda Jamison’a karşı boy ve fizik avantajını kullanarak ürettiği sayılardı. Cavaliers cephesinde ise LeBron’un post up oyunlarından sayı çıkaramaması farkın Celtics lehine açılmasını sağladı ve ilk çeyrek 26-20 Celtics üstünlüğüyle sonuçlandı. İlk çeyrek boyunca 5 şutundan yalnızca birini sokabilen LeBron, faul çizgisinden bulduğu sayılarla takımını ayakta tutabildi.

İkinci çeyreği Shaq’a potaya yakın yerlerde top indirerek başladı Cavaliers, ancak Shaq bu topları iyi değerlendiremeyince sinirlendi ve üst üste fauller yaparak kenara geldi. İkinci çeyreğin ilk 3 dakikasında skor üretemedi Cleveland. Ancak sonrasında çift oyun kurucuya döndüler(Mo-Delonte) ve Ray Allen’ın Delonte savunmasında çok yavaş kalmasıyla, bu oyuncu üzerinden üst üste 6 sayı buldular. Bunun üzerine gelen Boston molasıyla Rondo oyuna girdi ve Delonte’nin hücumdaki etkinliği azaldı. Rondo’nun oyuna girmesi Boston’un savunmasının yanı sıra hücumunu da birkaç seviye yukarı taşıdı. Çeyreğin başında Jamison’a karşı fizik avantajını bu kez de Rasheed ile kullanmaya çalışan Rivers, Rasheed’in hücumdaki etkisizliğine, yaptığı 3 faul de eklenince onu kenara almak zorunda kaldı. Çeyreğin ortalarında alçak postta topla buluşan Garnett’in gerek kendi kullandığı şutlarda bulduğu isabetlerle, gerekse kısaların katlarını iyi görüp onlara indirdiği paslarla skor üretti Boston. Bu bölümde Boston, oyun zekası olarak rakibine çok ağır bastı. Savunmada rakibin pas trafiğini engelleyemeyen Cleveland, pick’n roll'lara da çözüm bulamayınca oyunda üstünlük yeniden Celtics’e geçti. Rakibinin sert savunması sonucu faul problemine girmesini iyi değerlendiren Cavaliers, sık sık serbest atış çizgisine giderek sayılar buldu ve ilk yarı 54-43 Boston üstünlüğüyle tamamlandı.

İlk Yarıdan Notlar: İlk yarının kahramanı, devreye 19 sayı-8 asist sığdıran Rondo idi. Paul Pierce ve Garnett de 10’ar sayıyla eşlik etti Rondo’ya. Cavaliers’te ise LeBron’un 14, kenardan gelen Delonte’nin 8, Hickson’ın ise 7 sayısı vardı.

İkinci yarıya LeBron’ın içeri kararlı bir şekilde yaptığı penetrelerin yanı sıra Shaq ile hücumda etkili başlayan Cavaliers, yakaladığı 8-2’lik seriyle farkı 5’e kadar indirdi. Fakat bu dakikalarda Rondo’nun, Shaq’a üst üste fauller aldırıp onu faul problemine sokması, Boston savunmasını bir nebze olsun rahatlattı. Bu arada devrenin başında Mike Brown’ın Rondo’yu savunması için Parker’ı görevlendirdiğini de hatırlatalım. Çeyreğin ortalarına doğru Ray Allen’in bulduğu üçlüklerle fark 11 sayıya gelince Brown mola almak zorunda kaldı. Mola dönüşünde ise tam bir Mo Williams şov vardı. Önce kaptığı toplarla fast break sayıları buldu, sonra ise perdelemelerden çıkarak el üst şutlar soktu. Hücumda durdurulamayan Mo attığı üst üste 10 sayıyla (ki bir de kariyerinin ilk smacını vurdu) farkı yeniden 5’e indirdi ve takımını maça ortak etti. Çeyreğin sonlarına doğru Varejao’nun rakip pota altında topladığı hücum ribaundlardan da sayı çıkarmayı başaran Cavaliers, çeyrek sonunda LeBron’un bulduğu basketle uzun bir aradan sonra ilk defa öne geçti(79-78). Çeyreğin sonunda yanlış saymadıysam üst üste 11 hücumdan sayıyla döndü Cavaliers ve bu çeyrekte tam 36 sayı üretti.

Son çeyreğe Glen Davis’in pota altından bulduğu sayılarla giren Boston, savunmada LeBron ve Mo’yu durduramayınca, seyirci desteğini de arkasına alan Cavaliers, oyunda hakimiyeti ele geçirdi. Bu bölümlerde Rondo’nun tepedeki ikili oyunlarına diğer uzunun yardıma gelmesiyle çözüm üretti Cavaliers ve Celtics’in bu hücum setini tamamen işlemez hale getirdi. Pierce ve Allen’ın screen çıkışları sonucu orta ve ya uzak mesafeli şutlarına dayalı olan hücum seti de şutların kaçmasıyla sonuç vermeyince hücumda kitlendi deplasman ekibi. Son dakikalarda LeBron üzerinden oynadığı isolation hücumlarıyla sayılar bulan Cavaliers’a rakibinden karşılık gelmeyince, ev sahibi ekip maçı 101-93 kazandı.

Maçtan Notlar: Celtics’in açık ara en etkili ismi 27 sayı-12 asist-6 ribaundla oynayan Rondo idi. Maça çok iyi başlayan Pierce sonrasında LeBron savunmasında pek etkili olamadı ve 5/17 saha içi isabetiyle maçı 13 sayıda tamamladı. Garnett 18 sayı-10 ribaund’lık performansla, kendini bu seriye sakladığını gösterdi bize. Cavaliers’te ise LeBron 35 sayı-7 ribaund-7 asist ile artık görmeye alıştığımız performanslarına bir yenisini ekledi. Beklentileri öyle bir seviyeye çekti ki Lebron, artık yaptığı bu müthiş istatistikler bana sıradan gibi gelmeye başladı. Üçüncü çeyrekte takımının hücumda ritim bulmasını sağlayan Mo 20 sayı-6 asist ile takımının diğer etkili ismiydi.

Mike Brown'un Kafası Güzel


Link

Koç Mike Brown'a, dün gece Mo Williams'ın kariyerinde yaptığı ilk smaç hakkındaki düşünceleri soruluyor. Tamam güzel ve şaşırtıcı bir smaç ama garip, şaşırtıcı ve komik bir tepki veriyor Mike Brown. Adeta birşeyler çekmiş gibi tekrar, tekrar gülüyor =) Bu arada maç sırasında ve maç recap'lerinde Mo'nun yaptığı ilk smaç olarak rapor edilse de, ben sanki bu sene NTV veya NTV Spor'da verilen bir Cavs maçında daha önce Mo'nun smaç bastığını hatırlıyor gibiyim. Çok büyük ihtimalle hafızam beni yanıltıyor ama "Vay be Mo smaç da mı basıyordu?" diye tepki verdiğimi hatırlıyorum. Başka bunu hatırlayan biri var mı diye sorayım dedim.

Maskeli Kahraman Manu

Daha kesin kararını vermese de, Manu bu maskeyi takmaya başlayabilirmiş. Korkunç. Rakipler adına Manu'dan korkmak için yepyeni bir sebep adeta. Batman - Gladyatör - Iron Man karışımı birşey olmuş. Umarım takar bunu, benim çok hoşuma gitti =)

NBA TV Çalışanlarından Playoff Tahminleri - 2

Kaan Kural

Cleveland - Boston:
Allen ve Pierce'ın forma girmesi uzun süre sonra ilk defa Boston'u ayağa kaldırdı. Ama bunun yeteceğini düşünmüyorum ben. Cleveland Boston'a çok ters gelecektir. LeBron'u durduracak hemen hemen hiçbir silahları yok. Bu kadar kararlı bir LeBron'un hedefe kilitlendiğini düşünüyorum. Artı pota altında LeBron'u püskürtecek bir oyuncu lazım ayakları çabuk olan. Garnett'in eski halini geçtim şu anda savunmanın en zayıf halkası. O yüzden hiç durdurabileceğini zannetmiyorum Celtics'in LeBron'u, korkunç istatistikler yakalayacaktır. Boston'un hücumu biraz toparlandı Pierce ve Allen ile ama Boston artık bir savunma takımı değil eskisi gibi, bu da onları çok zor durumda bırakacak. Tek önemli nokta: Rajon Rondo ne yapacak? Rondo çok ekstra oynarsa Boston biraz daha diş gösterebilir. Çünkü en avantajlı eşleşme o. Boston iyi direnecektir ve 15 gün öncesine göre çok daha iyi Boston ama çok şans vermiyorum. Seri için 4-1 Cavs diyorum açıkçası.

Lakers - Utah:
Utah'ın hiç Lakers'a rakip olabileceğini düşünmüyorum. Utah en iyi zamanında bile Lakers'la iyi eşleşemeyen Lakers'a diş geçiremeyen bir takım. Denver, George Karl'sız bu kadar kötü, dağınık olmasaydı onları da geçebileceklerini düşünmüyordum. Sadece iki kişinin kalmış gibi duruyor. Kirilenko dönerse belki biraz daha toparlanabilirler ama iki tane elit oyuncuyla bu seviyelerde kalamıyorsun. Deron ve Boozer'ın üstündeki baskı çok artacaktır. Üstelik Boozer, Gasol tipi oyunculara karşı hiç oynayamıyor. Çok uzun kalıyorlar, onlara karşı şut atamıyor. Bir maçı da Lakers verir: 4-1 Lakers.

Phoenix - San Antonio:
Ben Phoenix intikam alacak diyorum ya. Bu sefer 4 yenilginin hesabını görecekler, San Antonio'yu dışarı itecekler. Aslında bundan çok emindim ama Portland serisinde Nash'i hiç beğenmedim. Nash iyi durumda değil, biraz Kobe gibi onun durumu, %100 değil. Eğer Nash gerçekten teklemezse, gerçekten fiziksel çok ciddi bir sorunu yoksa ben Phoenix diyorum bu seri için. Çünkü artık çok değişik kanallardan yardım almaya başladılar. Hani mesela Marion gibi patlak lastik de yok. Robin Lopez olsaydı ben daha da emin konuşurdum. O sağlıklı olsa kesin diyordum. Ama hala Phoenix tarafındayım ben. Çünkü Duncan artık eski Duncan değil, savunmanın son hattı olarak herşeye dur diyen eski Duncan gibi duramıyor orada. Diğer eşleşmelerle, kenardan gelen katkılarla, sezon içinde yükselen performansıyla Phoenix diyorum. Bir tek işte Nash'in kötü durumda olma korkutuyor beni: 4-2 Phoenix.

Orlando - Atlanta:
Ben Orlando'nun turu geçeceğine inanıyorum. Atlanta bu düzey, elit başarılı takım olmak için çok dağınık, birbirlerinden kopuk kopuk oynuyorlar. Bunu Milwaukee serisinde de gördük bu kadarını beklemiyorduk ama feci durumdalar. Şu anda Orlando çok iyi oynamasa da, Orlando'nun devamlılığına, potansiyeline ulaşma şansları bile yok. O seriye de 4-1 diyorum. Bir maç da; bir araya gelip herşey yolunda gidince coşuyor Atlanta, o sayede: 4-1 Orlando.

Orlando - Milwaukee:
Orlando ile Atlanta arasında çok büyük fark var. Hiçbir maçta tek haneli fark olmaz, yakın bile geçmez maçlar. 4-0 Orlando.


Orkun Çolakoğlu

Cleveland - Boston:
Cleveland için ilk turda geçen yılki Detroit gibi bitik bir takımla değil de Chicago gibi çok iyi olmasa da en azından diş gösterebilen bir takımla oynamak olumluydu. İronik biçimde Boston’a da berbat biten normal sezonun ardından Miami gibi Wade haricinde çok çok kötü bir takımla oynamak iyi geldi, moral kazandırdı muhtemelen. Cleveland için bu seride LeBron’un yarattığı avantajı bir kenara koyarsak bence en önemli avantaj, Boston’da Chicago’nun Noah-Gibson ikilisinin aksine hareketli bir uzun çifti olmaması. Garnett’in eski çevikliğinde olmadığı malum. Özellikle pivot pozisyonunda çabukluk, atletizm Cleveland için Shaq’ın sahada olduğu dakikalarda büyük problem. Ona Ilgauskas da katılıyordu ama Mike Brown sorunu görüp en azından Z’yi kesti, JJ Hickson’ı rotasyona yeniden dahil etti. Perkins Shaq’ın başını ağrıtmaz savunmada, Rasheed’in zaten kimseye dert olacak dermanı yok. Celtics’in en önemli avantajıysa savunmada Cleveland’ın bir diğer zayıf halkası olan Mo Williams’ın tutacağı Rondo. Eğer onu delik deşik ederse Delonte West’in tahmin edilenden çok daha fazla süre almasını ve Mo’nun kenarda kalmasını sağlayabilir, ki West iyi bir oyuncu olsa da Cleveland’ın hücum planlarına darbe olur bu. LeBron ise yine insanlık öldü mü dedirten bir seri geçirecektir istatistiki olarak. Boston ilk iki maçtan birini alır, Cleveland deplasmanda saha avantajını geri alır, seriyi 4-2 buçuktan 4-3 Cleveland alır.

Lakers - Utah:
Lakers’ın OKC karşısında söz konusu olan ama her maçta sahaya yansıtamadığı pota altı üstünlüğü bu seride de devam ediyor. Mehmet’in sakatlığı sonrası yükün büyük bölümünü çeken Boozer-Millsap ikilisi Gasol ve Bynum’a karşı çok kısa kalıyor. Odom ise Utah maçlarını genelde çok iyi oynar çünkü stili, topla penetre edebilmesi savunmada yavaş olan Boozer’a çok ters geliyor. İlk turdaki tutukluğunu atmasını bekliyorum. Bynum’ın dizinde şimdilik ufak gözüken bir sorun söz konusu ama oyununu etkileyecek mi, göreceğiz. Diğer taraftan Deron Williams Lakers için Russell Westbrook’tan daha büyük problem elbette ancak Phil Jackson’ın serinin en azından ilk maçlarında onu Kobe’ye vereceğini zannetmiyorum, ki kendi açıklaması da bu yönde. Kobe Westbrook’a şutu biraz riske etmeye dayalı savunma yaptı son iki maçta ama Deron’a bu sökmez. Utah iyi bir savunma takımı değil, hücumda da Lakers’ın Williams’ı ne olursa olsun yardım getirmeden savunmaya çalışıp onun takımı beslemesini mümkün olduğunca engellemeye çalışacağını düşünüyorum. Utah’ın Williams dışında Lakers’a ağır basan tek yönü bench de Mehmet ve Kirilenko’nun (3. Maçta dönmeyi hedefliyor) yokluklarında pek artı gibi görülemez. Bana Utah Los Angeles’taki ilk iki maçtan birini çalacak gibi geliyor ama Lakers da sıradaki iki deplasmanda bir tane kazanır. Seriyi de 4-2 Lakers alır.

Phoenix - San Antonio:
Eskiye göre çok daha tempolu bir takım olan Spurs bu seride Portland gibi mümkün olduğunca tempoyu düşürmek isteyecektir. Ginobili’nin sezonun son bölümündeki çıkışından sonra Dallas serisinde de Parker ortaya çıktı. Suns ilk turda Blazers kısalarının zaafı nedeniyle Nash’in savunduğu oyuncudan çok hasar almadı ama bu seride öyle bir ihtimal yok. Daha mühim olan Nash’in hücum performansı. İlk turun ilk iki maçı dışında hiç de iyi gözükmedi. Portland’ı tuttukları sayı miktarları Suns savunmasının etkinliğinden ziyade Portland’ın hücumdaki sınırlılığıyla alakalıydı. Çok temposuz geçmeyen bir maçta Spurs’ü 100’ün altında tutabilmeleri epey zor. Robin Lopez bir an önce dönmezse bu defa çok arayacaklar onu. Stoudemire-Frye ikilisine karşı Spurs pota altında cirit atar. Tahminim 4-2 Spurs.

Orlando - Atlanta:
Orlando Atlanta’ya çok ters gelen, son iki yıldır genelde hep fena pataklamış bir takım. Howard pivot pozisyonunda Horford’ın bütün artılarını ortadan kaldırıyor, Smith de birebir oyunu yeterli olmadığından Magic’in savunmadaki zayıf halkası Lewis’i yiyemiyor, Howard-Gortat pota altını beklerken pek uçup kaçamıyor da. Bunlar zaten Atlanta’nın ikinci ve üçüncü en iyi oyuncuları. Joe Johnson’la da Barnes-Pietrus ikilisi 48 dakika boyunca yakından ilgilenecek ve onu bunaltacak. Bibby ve Williams’ın büyük ölçüde Nelson ve Carter tarafından savunulacak olmaları önemli değil. Kalıyor Crawford, o da ilk turu pek parlak geçirmedi, ki kendi standartlarında iyi bir seri geçirse bile dengeyi Hawks lehine çevirecek bir oyuncu değil. Hawks evindeki ilk iki maçı kazanabilir ama deplasmanda Orlando koklatmaz, nihayetinde Atlanta’da da bir tane alırlar. 4-2 Orlando.

Orlando - Milwaukee:
Bu satırlar yazılırken Atlanta-Milwaukee serisi 3-3’tü. Milwaukee deplasmanda yedinci maçı kazanıp Orlando’nun rakibi olduysa bile bu eşleşme için söylenecek tek bir şey var: “O bir kere olur.” Bir kere daha olursa zaten öngörüp buraya yazabileceğim şeyler dahilinde olmayacaktır. 4-0 Orlando.

1 Mayıs Playoff Programı

2 Mayıs Pazar 03:00 (NTV Spor) / Boston Celtics - Cleveland Cavaliers

Maç hakkındaki değerlendirme için tıklayınız