BIY AD

9 Mayıs 2010 Pazar

Jazz - Lakers Serisi 3. Maç (110 - 111)

Serinin ilk iki maçı gibi bu karşılaşmayı kaleme almak da bana düştü. Los Angeles’taki maçların en akılda kalan tarafı skor olarak yakın geçmesine rağmen maç boyu rahat olan Lakers’ın tüm oyunu kontrol etmesiydi. Lakers’ın bu rahatlığının ne kadar sakat olduğunu gördük çünkü iki maçta da skor o kadar yaklaşmıştı ki Utah’ın öne geçmesini engelleyen tek şey seyirciden alamadığı gazdı. Aradaki kalite farkı ve eşleşme problemleriyle birlikte ne kadar çabalasalar da Lakers’ı yenemeyip evlerine 2-0 dönmek zorunda kaldılar.

3. maçta Lakers adına fark neydi diye bakılırsa ilk göze çarpan şey uzunların uykusu olur. Gasol ilk iki şutunu kaçırarak başlamıştı maça. Zaten ara sıra konsantrasyon problemleri yaşadığını biliyoruz, bir de bu bölümden sonra kendisine top inmeyince tamamen uyumaya başladı İspanyol oyuncu. Bynum hakkında ise sakatlığı kötüye mi gidiyor diye düşünmekle kalıyorum sadece çünkü kendisine gelen tek top Fesenko(!) tarafından bloklandı. Göremedik sahada kısaca. Utah'ın da uzunlara sürekli ikili sıkıştırma getirerek etkisiz kalmalarında rol oynadıklarını da söylemeliyim. Onlara giden pas kanallarını da çok iyi kapattılar; maçta çok top kaybı olmadı (LA 7 Jazz 11) ama uzunların uykuya geçmelerinde rol oynayan etkenlerden biri de buydu. Gerçi iki takımın da uzunlarını göremedik oyunda dün gece, Boozer da 16 şut kullanmasına rağmen çok unutuldu. Kullandığı şutlarda aldığı 6 hücum ribaundunun katkısı bir hayli büyüktü. Uzunların formsuzluğuna kaçan şutlar da eklenince ilk çeyrekte takımının ilk 9 sayısını Kobe atmak zorunda kaldı. Topu domine etmek için sabırsız davrandığı söylenilebilir ama bir şeyler yapması gerekiyordu çünkü Miles’ın 2 üçlüğüyle farkı erken açan Utah özledikleri Kirilenko’nun girişiyle iyice coşup Lakers’ı hezimete uğratabilirdi. Kirilenko dedik, ondan devam edelim biraz. Utah taraftarı onu özlemiş, o da parkeleri özlemiş sanırım. Hatta ESPN abartıp Willis Reed’e bile benzetti geri dönüşünü. Basketbol aşkını nedensiz yere kaybeden oyuncuları havaya sokmak için arada böyle sakatlıklar gerekli mi acaba? Gerçi biraz zamansız oldu. Kirilenko %100 gözükmese de sahanın iki tarafında da etkili gözüktü aldığı kısa sürede. 17 dakikada 8 sayı 6 ribaundla oynadı. Tabii onun oyuna getirdiği etki şu ana kadar çok kötü bir seri geçiren Brown’ın üst üste basketleriyle dengelendi; Kobe ve Fisher’ın sayılarıyla da ilk yarıda 10’lara kadar çıkan fark 4 sayıya indi.

İki yarıdan ayrı paragraflarda bahsetmemin sebebi, maçın değiştirdiği şekil. Gasol’ün uyanıp 14 sayı 17 ribaunda ulaşmasını söylemiyorum bile. Sezon boyunca Lakers’ın hücumdaki en zayıf isimleri olarak anılan Artest ve Fisher’ın üst üste attıkları kritik şutlarla takımını maçta tutacaklarını hiç tahmin etmemiştim. Hadi Fisher’ın buraları sevdiğini ve playofflarda ortalamalarının üstüne çıktığını biliyoruz ama Artest konusunda cidden şaşırdım. İkisi de 13’te 7’yle 20 sayıya ulaşırken iki seridir toplam 14’te 2 üçlük atan Artest bu bu bölgeden 7’de 4 isabet buldu. Ancak Utah’ta ona cevap veren bir isim vardı ki neredeyse kusursuz oynadı. Kendisi şutör coşmasını tepe noktasına kadar yaşayan Kyle Korver. Toplamda 10’da 9 isabet, 5’te 5 üçlük ve 23 sayı. Kendisi neredeyse Utah’ın seri umutlarını geri getiriyordu, üstünlük ikinci yarıda tam 21 kere el değiştirdi ancak dört şut üst üste zorlayarak kaçıran Kobe’nin attığı basketlerle bunu unutturmasına Odom ve Fisher’ın kritik üçlükleri de eklenince Lakers durumu 3-0’a getirdi.

Aslında maçın sonunu biraz daha açmak gerek. Can aşağıda bahsetmiş, videosunu da koymuş ama ben yine kısa şekilde özet geçeyim. Bitime bir dakika kala Lakers’ın son sayılarını atan Kobe bir de üçlük göndererek skoru 106’da eşitledi. Deron Gasol’ün elleri üzerinden attığı baseline şutuyla farkı tekrar 2’ye getirse de ona cevap buraların adamı Fisher’ın 8 metreden attığı üçlükle geldi. O ana kadar sadece 9’da 2’yle şut atan Matthews kendisine verilen boş üçlük şansını da kaçırdı ancak Boozer ribaundu almasına rağmen Fisher’ın arkadan yaptığı faulün de etkisiyle atışı başarısız oldu. Karşılıklı taktik fauller sonucunda fark değişmedi ancak bir sayı önde olan ve topu Jazz yarı sahasından oyuna sokacak olan Lakers, Artest’in kötü pası ve bu sefer Fisher’a arkadan yapılan ve çalınmayan faulün yardımıyla topu kaybetti. Ardından Deron Williams’ın tartışmalı tercihi sonrasında Matthews’ün tip'i de şanssız şekilde kaçınca Lakers karşılaşmadan 111-110 üstün ayrıldı. Buradan son dakikadaki yanlış kararlarıyla maçı baltalayan Joey Crawford’ı esefle kınıyorum. Bu playofflardaki ilk vukuatı değil.

Sonuç olarak bir serinin daha sonuna geldik diyebiliriz. Lakers kazanmak için yine zor yolu tercih etti (uyuyan uzunlar sağolsun) ve ekstra katkılarla seriyi 3-0’a getirdi. İlk yarıda 20 sayı atan Kobe maçı 24’te 13’le 35 sayıyla kapatırken Deron Williams 28 sayı 9 asistle oynadı. Willams’ın rakamları güzel ama oyunu Denver serisinden hala çok uzak. Onun kalkınması gerek diyeceğim ama iş işten geçti artık.

Olgun Dwight

Dün geceki Magic - Hawks maçından sonraki basın toplantısını dinledikten sonra bunu yazmaya karar verdim. Zaten Hawks serisinde izlediğim Dwight, normal sezona göre çok daha farklı gözüktü bana. Hakemlerin kendisine saçma fauller çalmadığı dönemlerde kendisini çok iyi sakınarak ve yine de her şutu bozmaya çalışarak oyuna kalmayı başardı. İki maçta ufak çaplı faul problemine (toplam 5 dakika falan ekstradan oturmak zorunda kalmıştır herhalde) girmesinin nedeni ya hakemlerin ilk çeyrekte ona çaldığı garip bir faul yüzünden ya da hücumdaki fundamental eksikliğiydi. Yani Magic takımında asıl işi olan boyalı alanı tek başına kapatma ve kendisini sakınma konusunda harika bir iş çıkardı Dwight. Üstelik hakemlerin haksız yere faul çaldığını düşündüğünde de bunun konsantrasyonunu bozmasına izin vermedi. Aynı şekilde oynamaya devam etti. Çok takdir ettim.

Gelelim basın toplantısına... Yaklaşık 15-20 dakika boyunca muhabirler kendisini beklemek durumunda kaldı. Geldiğinde ilk soru "Seni uzun süredir bekliyoruz bize en azından kısa bir Stan Van Gundy taklidi yapabilir misin?" oldu. Dwight'ın cevabı çok netti: "Şu anda şaka veya espri yapılacak bir zaman değil." Yani fazlasıyla rahat bir şekilde 3 maçı da kazanmışken bile playofflar'ı ne kadar önemsediğini gösterdi Dwight. Atlanta taraftarının Hawks'u yuhalaması konusunda da "Tabii ki onu duyuyoruz ama biz bundan gaz almak yerine kendi işimizi yapıp, kazanmak için ne gerekiyorsa oyun alanına onu yansıtmaya çalışıyoruz" dedi. Buna ek olarak rakibin geri dönüşüne izin vermemeleri hakkında da sezon boyunca bu konu üzerinde durduklarını ve artık rakibin geri dönüşlerine izin vermediklerini söyledi. Ayrıca Stan Van Gundy'nin bu konudaki katkılarından bahsetti.

SVG'nin taklidini yapmaması ve verdiği cevap hoşuma gitti. Ayrıca 3 Hawks maçında sergilediği oyunla birleştirince birşeyler karalamak istedim. Darısı 4. maça ve Doğu finaline diyelim...

Dünyanın En İyi Oyun Kurucusu (Deron ve Stockton)


Link

10 gün kadar önce kendisini dünyanın en iyi oyun kurucusu ilan eden Deron'ın son hücumda fark 1 iken çembere gitmek yerine, oyun alanındaki en verimsiz noktadan (tek ayağı üçlüğün içine basarak) şut attığına dikkat çekmem gerekiyor. Matthews'un yaptığı açık faul verilmemiş ve ayağına bir fırsat gelmişken (gerçi ondan önce Boozer'a Fisher'ın yaptığı faul verilmedi) bu fırsat ucuz bir şekilde harcanmamalıydı. Bana göre Deron yerine Korver'ı perdeden çıkarıp kullanmak daha doğru olurdu çünkü çılgın bir şekilde Philly günlerini bile gölgede bıraktı dün gece Korver. 10'da 9 şut (5/5 üçlük) isabetiyle Lakers'ı perişan etmişti o ana kadar. Tabii Deron'ın bu takımın lideri olduğunu ve bu tür son saniye pozisyonlarını kullanmayı sevdiğini biliyoruz. Ondan pek de şaşırtıcı bir tercih değildi. Bu arada pozisyonu görünce Jazz ve belki de NBA ile dünya tarihinin en iyi oyun kurucusu Stockton geldi aklıma. 1998 Finalleri'nin 6. maçında Jordan topu Malone'dan çalıp takımını 1 sayı farkla öne geçirmişken, Stockton moladan sonra garip bir şekilde üçlük denemiş ve kaçırmıştı. Bulls da 6. şampiyonluğunu yaşamıştı. Benzer bir tercih geldi Deron'dan bu sabaha karşı...

Bunun dışında Lakers'ın genellikle şansının yanında olduğunu söylememiz lazım. Geçtiğimiz sene Lee'nin kaçan alley-oop'unun ardından şimdi de Matthews'un tip'i kaçtı.

Jazz Taraftarı vs Kobe

Beklenilen şekilde Jazz taraftarları fırsatı değerlendirdiler. Hatta Kobe'nin babasıyla röportaj yapılırken arka plandaki bir taraftar da dalga geçmeden edemedi, videosu aşağıda. Ama Lakers, Kobe'nin son 2 dakikadaki klasik Kobe'yi sahaya yansıtmasıyla maçı kazandı. Tabii Fisher ve özellikle de bugüne kadar şut ile top kaybını eş anlamlı hale getiren Artest'in ekstra dış şut isabetlerini es geçmeyelim. Fisher demişken, o klasik bir şekilde ıslıklandı bol bol. Hatta bir taraftarla ufak bir atışmaya girdi, muhtemelen kızını konu etmiştir o taraftar diye düşünüyorum...

Kobe daha çok çeker bu fotoğraflardan. Gerçekten karizma ve şık durduğuna nasıl inanmış merak ediyorum =)


Link

Joe Johnson'dan Sert Eleştiri

Philips Arena'yı dolduran ama maçta pek sesi çıkmayan taraftarlar hakkında aynen şunu demiş: "Gelmeseler de umrumuzda olmaz." Çok ağır bir söz... Sezon içinde de birkaç kere bunu dile getirmişti ve taraftarlardan yardım istemişti Johnson. Tamam normalde taraftarlar takıma destek verir, bir itici güç olur, destek verir ve Atlanta seyircisi de bu konuda NBA'deki iyi taraftarlar arasında sayılmaz. Fakat bunun için önce parkede mücadele veya ateşli oyuncular görmesi lazım taraftarın. Bağırıp çağırmaya, alkışlamaya değecek hareketler lazım. Hawks'un üst üste kaçırdığı şutları alkışlayacak değiller herhalde... Yani sonuçta Türkiye'de bir futbol maçı değil bu, seyircinin tetiklenmesi gerekiyor genellikle. Fark yerken her geçen dakika daha da ezilen bir takıma destek vermeleri zorlaşıyor. Maçın ortasından itibaren taraftar takımın vurdumduymazlığını ve mücadele eksikliğini gördü ve yuhalamaya başladı. Joe Johnson'ın da yukarıda yazdığım açıklamayı yapmasının sebebi bu yuhalamalar olsa gerek. Halbuki Mike Woodson maçtan sonra "Hepimiz hakettik yuhalanmayı" demişti basın toplantısında. Joe Johnson da 15'te 3 şut isabetiyle oynayarak belki de bu tepkileri en çok çekmesi gereken adamdı. Yani kısacası kendi kötü performansı nedeniyle artan sinirini bir yerlerden çıkarmaya çalışıyor diyebiliriz Atlanta'nın 1 numaralı oyuncusu için...

Joe Johnson her geçen maç bir takımı taşıyamayacağını tekrar tekrar gösteriyor adeta. Üç senedir Hawks ile playofflar'da yakaladığı ortalamalar 18 sayı ve %40 saha içi isabeti. Normal sezonda yaptıklarından oldukça uzak. Hatta baktım playofflar'da her istatistiği düşerken, sadece top kayıpları artıyor JoJo'nun... Johnson sezon başlamadan önce Hawks'un 4 senelik 60 milyon dolar değerindeki kontrat teklifini kabul etmemişti ve bu yaz muhtemelen ayrılacak. Ancak onu kadrosuna katacak takım çok büyük beklentilerle değil, en iyi ihtimalle takımın 2. opsiyonu olarak almalı. Yanında kendisine pozisyon hazırlayabilen hatta defansın ilgi odağı olabilecek bir oyuncu daha yer almalı ki Joe Johnson rahatlasın.

Normalde playofflar sırasında bu tarz bir açıklama yaparak taraftar ile bozuşmanın yanlış olduğunu yazardım ama zaten Hawks'un Magic'e karşı şansı %1 bile değil herhalde artık. Yani 3-0'dan beri dönme istatistiğini geçtim (88'de 0) oyun olarak da öyle böyle ezilmiyorlar Magic'e karşı...

8 Mayıs Playoff Programı

9 Mayıs Pazar 00:00 (NBA TV) / Orlando Magic - Atlanta Hawks
9 Mayıs Pazar 03:00 (NTV Spor) / Los Angeles Lakers - Utah Jazz

Hawks'un kazanması biraz Magic'in ne kadar rahatladığına bakar. Tabii Dwight Howard'ın hakemler veya kendi hataları nedeniyle faul problemine girip girmemesi ve Hawks'un yardımlar sonrası rotasyonu da oldukça önemli. Carter rezalet oynadığı Bobcats serisinden sonra düzelmiş, konsantre olmuş gibi gözüküyor. Ancak deplasmanda sazı eline almaya çalışıp Bobcats'e karşı olduğu gibi kötü yüzdeyle atarsa bu mağlubiyete sebep olabilir.

Energy Solutions Arena'da seyirci desteği ile en az 1 maç alacaktır Jazz ve bu gece kazanacaklarını düşünüyorum ben. Lakers deplasmanda ritim bir takım. Kirilenko da dönüyor. Pek sanmıyorum ama belki iki maçtır kritik yerlerdeki sayılarıyla Jazz'ı bitiren Kobe'yle eşleşirse, biraz da olsa yavaşlatabilir Kirilenko onu.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

AT&T Center'ı Sarsan Adam: Goran Dragic

Hasta olduğumdan biraz boşladım blog'u bugün, zaten dün gece iki maçı da izleyememiştim bu nedenle. Aaz önce bitirdim ikisini birden. Tabii Cavs'in son 1.5 çeyreğini izlemedim, LeBron'un şovu (38-8-7) sağolsun. Ama konumuz bu değil. Dün gece bütün dünyayı şaşırtan bir performans ortaya koyan Dragic'ten bahsedeceğim. Seri öncesi değerlendirmemde Dragic'in sezon içinde bazı maçlarda sapıttığına ve Suns'ın bench üstünlüğünü ele geçirmesi için buna ihtiyacı olduğuna değinmiştim. Ama Dragic'in serinin gidişatına etki edeceğine hiç inanmıyordum, özellikle de AT&T Center'da. İkinci çeyrekte Nash'in 2-3 dakika dinlenebilmesi için oyuna giren ve hiç ortalıkta gözükmeyen Dragic, üçüncü çeyreğin sonlarına doğru parkeye adım attı ve şunu çok çok büyük ihtimalle söyleyebilirim ki, Suns'a batı finalini getirdi. Gerçekten inanılmaz oynadı. Üçüncü çeyreğin sonlarında Nash'in yerine oyuna girdiğinde 6 sayı farkla Spurs öndeydi. Maçın bitimine 4 dakika kala ise Dragic'in 23 sayısıyla Suns 14 sayı öne geçmişti. Düşünün Goran'ın yarattığı etkiyi. Üstelik sadece şutla olsa hadi "Sıcaktı" der geçeriz ama her şekilde skor üretti. Önce üçlükle başladı, ardından boyalı alana korkusuzca girerek üst üste 3 basket buldu. Bunların ikisinde pivotlara taş çıkaracak incelikte hareketler sergiledi. Fake sonrası rakibini bakkala gönderip pivot ayağını kullanarak ve el değiştirerek bulduğu sayılar gerçekten harikaydı. Böylece basketbolu ne kadar iyi bildiğini göstermiş oldu. Yanılmıyorsam sezon içinde bir Jazz maçında bu tarz basketler bulmuştu pota altında. Ayrıca cin bir basketbolcu olduğunu da gösterdi Hill'in öne uzanmış eline, kolunu takarak attığı üçlükle.

Spurs çözüm getiremedi demeyeceğim çünkü özellikle 5'te 5 attığı üçlüklerde perdenin altından geçerek veya 1-2 adım geriden savunarak adeta davetiye çıkardılar Dragic'e. Ayrıca maçın geneli için de çok kısa birşeyler yazacağım. Spurs'ün geçtiğimiz yıllarda başarıyla uyguladığı bir sistem vardı Suns'a karşı. Üçlüğün dışında bekleyen hücumcuları bırakmıyorlardı. Nash'e veya savunmacısını geçen Suns oyuncusuna yardıma gitmiyorlardı mümkün olduğunca. Böylece Suns'ın en iyi yaptığı şeyi yani üçlükleri, rakibinin elinden alıyordu Spurs. Bu seride ise resmen içeri gömülüyorlar ve dışarı çıkarılan toplarda Suns 2-3 pas sonrası bomboş üçlük buluyor. Tabii dün gece Dragic sayesinde biraz ekstra isabet bulduklarının (15/26) da altını çizmeliyim. Serinin bir başka x-faktörü de Manu'ya yaptığı savunma ve bulduğu ekstra sayılarla Grant Hill oldu. Sezon boyunca 18 sayı ve üstüne toplam 10 kere falan çıkan Hill son iki maçtır bu rakama ulaşarak Spurs'ü bitirdi. Onun bu çıkışı da bana göre sürpriz ama Dragic ile karşılaştırınca devede kulak kalıyor.

Son olarak birkaç ufak detay. Dün gece deplasmanda 38-8-7 yapan LeBron'un ulaştığı bu istatistiği geçmişte Oscar Robertson yapmış. Ancak Dragic'in 17 dakika 26 sayı başarısını daha önce elde eden yok... Dragic daha büyük oyuncu LeBron'dan!! Son olarak da Alvin Gentry'nin maç sonrası basın toplantısına başlarken kullandığı cümleyi veriyorum: "Steve Nash de kimmiş?". Maçın bitimine 3 dakika kalana kadar Nash'in oyuna girmesine gerek kalmadı Dragic sağolsun. Saygılar Goran...

Spurs - Suns Serisi 3. Maç (96 - 110)

Bir Spurs taraftarı olan benim için serinin ilk iki maçı hiç de iç açıcı değildi. İlk maçın tamamını ve ikinci maçın son çeyreğe kadarki kısmını izledim ve şunu söyleyebilirim ki, alınan iki mağlubiyet de “Spurs galibiyet”leri idi. Spurs galibiyetinden kastım ise, Duncan-Manu-Parker’ın ortalama ve üstü oyunuyla Hill-Jefferson gibi rol oyuncularının katkıları. Tabii rol oyuncularının eskisi kadar olduğunu söyleyemem, zaten Jefferson ikinci maç hariç tek basketi geçemedi. Yine de genele baktığımda Spurs (en azından hücumda) iyi oynayarak kaybediyordu ve daha serinin başından Suns’ın geçeceğini düşünen beni bir taraftar olarak daha da şüphelendirmeye başlamıştı.

Ancak Suns da sebepsiz yere kazanmıyordu elbette. Öncelikle ilk maçta Spurs, Suns hücumuna hiç ayak uyduramadı. Tamam maç evlerindeydi ve Suns formda olduğu zaman onları durdurmak neredeyse imkansız, bunu anladık. Peki Suns’ın Spurs oyunu yavaşlattığında iki tarafta da gayet iyi yanıt verdiğini söylesem. Suns ile savunma kavramını bir arada kullanmaya pek alışık değiliz. İyi savunma takımı olduklarını da söylemeyeceğim ama baştan beri dikkat çekiyorum zaten, yine söyleyeceğim; şu ana kadarki rakiplerini zayıflıklarının da yardımıyla (Portland kısıtlı, Spurs yaşlı) bir yere kadar durdurmayı başardılar. Neyse, ikinci maçta tempo sorununu çözdü Spurs. Gelişme sayılır. Ama bu sefer de ribaundlarda çok zorlandılar, Robin Lopez’den yoksun Suns’a tam 18 hücum ribaundu verdiler. Bunda büyük pay sahibi olan Dudley bir ara ESPN yorumcusundan “Rodman kesildi” övgüsünü bile aldı, Phoenix’in çabası müthişti yani ama Lakers’a karşı böyle bir üstünlük yakalayabildiğini düşünebiliyor musunuz Suns’ın? Yani bu nokta da Spurs’ün hatası büyük.

Phoenix’in 2-0 olmasının en büyük nedenini ise sona sakladım. Phoenix takımı iki maçta da ekstra katkılarla kazandı. İlk maçta neredeyse yaşı kadar sayı atan Nash, ikinci maçta durdurulamayan Frye ve Dudley… Belki de Spurs taraftarının seriyi kazanacaklarını düşünmeye iten bir numaralı şey buydu. Ancak bana kalırsa atlanan nokta bu “ekstra” katkıların Suns takımının bir yapısının getirdiği bir parça haline gelmesi. Şu kısıtlı gözüken benchin sezon içinde kazandırdığı maç sayısına bir bakın. Çok kötü oynadıkları olmadı mı? Elbette oldu ama ilk maçta gördük ki Spurs bunu da durduramadı.
Ve son olarak bugün o ekstraların babasını gördük.

“Agresif ol” diyordu koçu Gentry, “Bir iki ufak hata yapman önemli değil, sadece agresif ol”. Geçen maç yazılarımdan birinde Dragic’in zaman zaman ağzımı açık bıraktığını söylemiştim. Bu gece hücum ribaundu alıp faule rağmen sayıyı atan Carlos Boozer’a döndüm, o derece düştü çenem. Agresif olması söylenen Dragic dördüncü çeyrekte 11’de 9’la 23 sayı atarak Barkley’nin Spurs’e karşı playoff maçında bir çeyrekte en fazla sayı atma rekorunu kırdı. Normal sezonda böyle bir maçı daha oldu Dragic’in ama playoffta Spurs’e karşı yapmakla karşılaştırılamaz bile. Hem de karşılaştığımız durum ara sıra olan “şutör coşması” olayı değildi. 5-5 üçlük atması belki yaptıklarından en az etkileyici olanıydı. Dragic en az üç kere potaya gittiği pozisyonda etrafındakileri pazara bakkala ve markete göndererek sayıya ulaştı. Tüm bunları yaptığı dördüncü çeyreğe takımının 71-72 geride başladığını söylemeliyim. Geçen sene kendisini Trajik diye adlandıranlardan bir bir intikam alırken Gentry gibi bir koç ve Nash gibi bir ağabeyin yanında oynamanın karşılığını fazlasıyla verdi. Öyle müthişti ki yazıda sahadaki herkesi arka plana atmama neden oldu.

Tabii Dragic sahneye çıkmadan önceki dakikalarla ilgili söylenecek çok fazla şey var. Maça ne yaptığını bilerek ve sabırlı hücum ederek başlayan ekip ev sahibiydi. Bir ara farkı 18’e kadar çıkardılar. Ne Suns’ın kendi basketbolunu oynamasına izin verdiler ne de ikinci maçtaki gibi hücum ribaundlarında ezilmediler. Amare de maça kötü başlayınca ivme tamamen San Antonio’ya kaymış gibi gözüktü ama J-Rich ve Hill’in şutlarına engel olamayınca fark erimeye başladı. Bunlara Nash’in hücumda sürekli adam değiştirerek karşısına Duncan’ı alıp orta mesafeli şutlarla bitirmesi de eklenince maç ilk yarının sonlarına doğru dengelendi. Kaptan Kanada’nın istatistiklere yansımasa da takımını iyi yönettiğini söylemeliyim. Üçüncü çeyrekte Spurs hücumu sadece orta ve uzak mesafeli şutlardan oluşuyordu. Eğer bunları müthiş yüzdeyle sokan Manu olmasa çoktan geriye düşmüş olurlardı ama Arjantin’li yıldız takımını bu noktada da kurtardı. Bir yere kadar…

San Antonio’da Duncan(9’da 5’le 15 sayı 13 ribaund 3 blok) ve Ginobili’ye(10/17, 27 sayı 5 asist 5 top kaybı) bu sefer ilk beşte başlayan Parker’dan da hiç katkı gelmedi. Popovich’i kenardan sokuyor diye eleştirenlerin sayısı epey fazlaydı ama bu sefer Hill de kenardan katkı sağlayamayınca oyun kurucu pozisyonu neredeyse hiç işe yaramadı maçta. Zaten Duncan ve Ginobili’ye yardım eden sadece iki isim vardı, onlar da 4’te 3 üçlük isabetiyle Bonner ve 11’de 6’yla 12 sayı 10 ribaund’la oynayan McDyess. Bu sayıların da çoğu ilk yarıda geldi ayrıca. Diğer oyunculara teker teker değinmek gerekirse;

Jefferson hala kendinde değil. Potaya gitmesi, kendi oyununu oynaması lazım. Daha ikinci yarının başlarında 9’da 1 olmuştu bile, başka da bir şey yapmadı zaten.
Hill kenardan hiç katkı yapamadı yukarıda da belirttiğim gibi. Köşeden birkaç boş şut yakaladı ama hepsinde başarısız oldu. Maç boyunca 37 dakika sahada kalmasına rağmen 7’de 1’le şut atabildi yalnızca. İyi yaptığı tek şey takımdan kimsenin iyi isabet bulamadığı serbest atışlarda 7’de 6’yla oynamasıydı.
Blair 3’te 3’le 6 sayı 6 ribaundla oynadı ama çoğu maç sonunda geldi diyebiliriz. Önemsizdi yani yaptıkları. Bu seride süre aldığı bir maçta hayvanlaşmasını bekliyordum ama sanırım öyle bir şey olmayacak. Bogans sadece ilk çeyreğin sonunda Nash’i savunmak için 7 saniye oyunda kaldı, Nash üçlüğü kaldırırken Bogans 3-4 metre geriye uçmuştu bile. Hiçbir işe yaramıyor.

Suns yedekleri için ise Dragic’i çıkarsak bile maça damgasını vurdular diyebiliriz. Son çeyrekte sahada kalan tek ilk beş oyuncusu Hill iken Dragic önderliğinde takımı taşıdı bench oyuncuları. Barbosa 5/7 ile 13 sayı atarak bu playofflardaki en iyi performansını sergiledi. Dudley 3’te 0 oynadı ama o da savunmasıyla aldığı dakikaların hakkını verdi. Frye 5’te 3 üçlükle 9 sayı buldu, Amare’ye de yer açtı içeride ama kötü gününde olan Stoudemire sadece 7 sayıda kaldı, onunla birlikte 15’te 8’le 21 sayı atan Jason Richardson son çeyrekte oyuna girme ihtiyacı duymadı bile. Grant Hill bir önceki maçtaki gibi bu gece de 11’de 7’yle 18 sayı attı ve maç boyunca attığı orta mesafeli şutlara son çeyrekte boş da olsa hoş bir smaç ekledi.

Sonuç olarak seri 3-0’a geldi. Artık Spurs’ün umutları söndü diyebiliriz. Hatırlatma yapmak gerekirse, bundan önce 3-0’a gelen 88 seride de geri gelmeyi başaran takım olmamış. Bu Spurs takımına bakınca bunu yapmalarına imkan vermiyorum ben. Her şeyden önce şu serbest atışlarını düzeltmeleri gerek. Playoff maçında 16/28 serbest atış yüzdesi mi olurmuş? Ondan sonra önce Richard Jefferson’ın kendine gelmesi, Blair’in 20-20 yapması Duncan ve Ginobili’nin 40’ar sayılık oyunlar çıkarması lazım. Kısacası olmayacak. Kırılgan ve zor durumda hemen kabuğuna çekilen Dallas’a karşı yaptıklarını istekli Suns’a karşı yapamadılar. Phoenix takımını aldıkları intikamdan dolayı tüm kalbimle tebrik ediyorum. (Erkenden büyük konuştum ama hadi bakalım)

Cavaliers - Celtics Serisi 3. Maç (124 - 95)

Bu iki takımın sadece sezon içi performanslarını takip edip, serinin önceki maçlarını izlemeseydim eğer, dün geceki skor belki de bu kadar şaşırtmazdı beni. Dün oynanan maçı izleyemeyenler için kısaca şu şekilde özetleyim: “LeBron”. Çok kısa bir özet olmuş olabilir ama izleyenler hak verecektir. Cavaliers takım olarak çok iyiydi yüzdeli şut attılar, fena savunma yapmadılar falan. Haklarını yemek istemiyorum ama LeBron öyle bir maç oynadı ki ister istemez geri planda kalacak diğer isimler yazımda.

İlk çeyrek Boston 17 sayı bulurken, LeBron 21 sayıdaydı. Hani normal sezonda Celtics’le yaptıkları son maçın son çeyreği vardı, hatırlayacaktır izleyenler. LeBron’un o performansı bile dünkünün yanında sıradan kalır. 38 sayı, 8 ribaunt, 7 asistle bitirdi maçı, bunlar ondan görmeye alışkın olduğumuz istatistikler, ama dünkü maç bir başkaydı. Yahu LeBron dün antipatik bile gelmedi bana var mı daha ötesi. Tabi bir de istatistik kağıdına yansımayanlar var. Mesela yaptığı savunma sonucu Pierce’ı 15’te 4 şut isabetinde tutması, Celtics savunmasını üzerine çekerek arkadaşlarına yarattığı pozisyonlar, Celtics’e vurduğu darbe sonunda rakibin dengesini, direncini, hırsını her şeyini yerle yeksan etmesi gibi. Celtics, Cavaliers’a karşı geri düştüğünde maçı gerginleştirir, kavga çıkarır ama bir şekilde maça tutunur diye düşünüyordum seri öncesi. Ama LeBron öyle bir başlangıç yaptı ki seyirciler bile şaşkına döndü, rakip oyuncular ne yapsın. Celtics taraftarı oyuna giremedi bile erkenden fark olunca maç veya Celtics’lilerin kavga çıkarmaya ne vakti ne de yüzü kaldı, o muhteşem girizgahtan sonra. Maç boyunca Paul Pierce ile savundular olmadı, Ray Allen’ı denediler olmadı, ikili sıkıştırma yapmaya çalıştılar olmadı. Ne şutunu önleyebildiler, ne penetresini.

Yazının başında bahsetmiştim, Cavaliers takım olarak da çok iyiydi. Öncelikle Rondo’nun savunmasına Anthony Parker’ı vererek yanlışından döndü Mike Brown. Maç boyunca tam sahada baskı geldi Parker’dan Rondo’ya. Durum böyle olunca Rondo’nun ilk iki maçta sıkça izlediğimiz pick’n rolleri minimuma indi. Celtics’te mecburen ya Garnett üzerinden alçak posttan oyun kurmaya çalıştı hücumda ya da LeBron savunmasındaki Paul Pierce’ın bire bir zorlamalarından sayı çıkarmaya. E takdir edersiniz ki Ray Allen ve Perkins zaten onları oynatan birileri olmadığında çok geri planda kalıyorlar, çünkü kendi şutlarını yaratan oyuncu değiller. Haliyle Celtics hücumunun da istenen seviyede olmadığını söyleyebiliriz.

Maçın kilit noktası LeBron ile beraber Cavaliers’ın şut yüzdesiydi(%59), ne atsalar girdi. İlk devreyi 70, maçı ise 124 sayıda tamamladılar Garden’da. Herhalde dün gece Cavaliers formasıyla maçta olsam, ben de hücumda fena olmayacak bir yüzdeyle şut sokardım, o derece müthişti durum Cavs adına. Zaten biliyoruz ki, üst üste birkaç hücumdan sayıyla döndüklerinde sanki maç kazanmışçasına sevinip öyle bir atmosfer oluşturuyorlar ki, rakip ruhsal olarak çöküyor. Bu silahlarını da iyi kullandılar. Ayrıca Shaq seri boyunca ilk defa dünkü maçta bu kadar etkili oldu. Pota altında yüzdeli şut atarak 12 sayı bulurken, savunmada da Rondo’nun içeri girmesini kısmen engelledi. Önceki maçlarda kafa kafaya olan boyalı alan sayılarında 18 sayılık fark yaptı Cavaliers rakibine. Ancak şunu da söylemeliyim ki Mo Williams halen ritmini bulabilmiş değil. Savunmada açık ara takımın en kötüsü, hücumda da bocalayınca hiç çekilmiyor.

Celtics’e dönecek olursak, hücumda Paul Pierce’ı mutlaka devreye sokmalılar. Seri boyunca gördük ki Pierce’ın o meşhur birebirleri LeBron’a karşı sökmüyor (ilk 3 maçta 13/42 şut isabetiyle oynadı). Bir şekilde yardım getirmeliler ona hücumda ve oyunun içine sokmalılar.

Peki, LeBron müthiş oynadı, Cavaliers takım olarak çok yüzdeli attı ama Celtics savunmasının hiç mi kabahati yoktu yedikleri 124 sayıda? Valla ne yalan söyleyim ben biraz da parkedeki çaresizliklerini gördüğümden dolayı çok fazla yüklenmek istemiyorum Celtics’e. Maçın başında daha agresif savunma yapabilselerdi muhtemelen sonuç biraz daha farklı olurdu. Ama Cavs o havayı yakaladıktan sonra yapacakları çok bir şey yoktu. Zaten bir sonraki maçta da bence yapmaları gereken baştan savunma agresifliğini koyup, rakibin kolay sayılar bulmasını önlemek olmalı. Bir de LeBron’un formsuz olması için dua etmek. Çünkü LeBron bu performansını sürdürürse, seri beklediklerinden çok daha erken bitecek.

7 Mayıs 2010 Cuma

7 Mayıs Playoff Programı

8 Mayıs Cumartesi 02:00 / Cleveland Cavaliers - Boston Celtics
8 Mayıs Cumartesi 04:30 (NTV) / Phoenix Suns - San Antonio Spurs

Son maçı yarım bırakmak zorunda kalan Varejao oynayacak. LeBron'un da dirseğinde şu anda bir problem yokmuş, en azından son antrenmanda bir sıkıntı çekmemiş. The Garden'daki iki maçtan en az birini Cavs'in kazanacağını düşünüyorum.

Spurs'ün de bu gece Suns'a karşı kazanmasını bekliyorum. Özellikle Bonner'ın şutlarının girmesi halinde. Yok girmiyorsa sadece 5 dakika falan alması gerekiyor. Çünkü onunla beraber ribaundlarda çok sıkıntı çekiyor Spurs ve kendisi Spurs'ün ana prensibi olan savunmadan bihaber... Normal şartlarda Spurs'ün her maç birkaç hücum ribaundu fazla almaları lazım Suns'dan, bunu istatistiklere bakmadan söyledim. Çünkü Spurs NBA'in en iyi ribaund çeken takımlarından biriyken, Suns en kötülerden birisi. Blair'ın Bonner'dan fazla süre alması gerekebilir. Bugün Spurs'ün kazanmasını bekliyorum, gerçi ilk iki maçtan birini de alacaklarını düşünüyordum...

Yılın En İyi 5'i

İlk 5'i yukardaki resimde görüyorsunuz. Oylamayı da yine aşağıda verdim. Bir itirazım yok. Belki 119 oy almasına rağmen All-Star sonrası vasat hatta kendi standartlarına göre oldukça kötü bir dönem geçiren Kobe yerine bir ihtimal, takımını 3.'lüğe taşıyan Nash alınabilirdi. Fakat burada Kobe'nin ismi, markası ağır basıyor. Tabii Nash de 3 sene önce iki kere MVP ödülü kazandığı dönemdeki seviyesinde değil. Bu arada Kobe de kendisini en iyi 5 yerine 2. takıma atanların görevlerinden alınmaları gerektiğini (zannedersem oy kullanmaktan bahsediyor) açıklamış. Belki de playofflar öncesi fazlasıyla dikkatimi çektiği için abartıyorum ama acaba Kobe farkında değil mi acaba son 3 aydır rezalet oynadığının? Ama genel olarak baktığımda hiçbir itirazım yok neredeyse bu oylara. Sadece Garnett ile Mo Williams'ın aldığı 1'er oyu garipsedim, o kadar oyuncu varken, özellikle de Garnett'in oyunu...

122 kişinin katıldığı oylamada ilk takıma yazılan oyuncular 5, ikinci takıma yazılanlar 3, üçüncü takıma yerleştirilenler ise 1 puan aldı. Şu şekilde oluştu tablo:

En İyi 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet LeBron James, Cleveland (122) 610
Forvet Kevin Durant, Oklahoma City (107) 579
Pivot Dwight Howard, Orlando (122) 610
Guard Kobe Bryant, L.A. Lakers (119) 604
Guard Dwyane Wade, Miami (81) 520


En İyi İkinci 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet Carmelo Anthony, Denver (9) 321
Forvet Dirk Nowitzki, Dallas (10) 356
Pivot Amare Stoudemire, Phoenix (2) 239
Guard Steve Nash, Phoenix (24) 366
Guard Deron Williams, Utah (14) 343


En İyi Üçüncü 5
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyları, Toplam Puan

Forvet Tim Duncan, San Antonio -- 125
Forvet Pau Gasol, L.A. Lakers -- 94
Pivot Andrew Bogut, Milwaukee -- 149
Guard Joe Johnson, Atlanta -- 118
Guard Brandon Roy, Portland -- 87


Diğer oy alanlar:

Chris Bosh, Toronto, 80
Rajon Rondo, Boston, 47
David Lee, New York, 43
Carlos Boozer, Utah, 33
Chauncey Billups, Denver, 24
Zach Randolph, Memphis, 20
Al Horford, Atlanta, 19
Jason Kidd, Dallas, 18
Derrick Rose, Chicago, 15
Chris Paul, New Orleans, 14
Manu Ginobili, San Antonio, 13
Chris Kaman, LA Clippers, 9
Brook Lopez, New Jersey, 6
Josh Smith, Atlanta, 6
Paul Pierce, Boston, 6
Gerald Wallace, Charlotte, 5
Marcus Camby, Portland, 3
Andrew Bynum, LA Lakers, 2
Danny Granger, Indiana, 2
David West, New Orleans, 1
Kevin Garnett, Boston, 1
Mo Williams; Cleveland, 1
Tony Parker San Antonio, 1.

Hawks - Magic Serisi 2. Maç (98 - 112)

2010 playofflar'ında konferans yarı finallerinin en çekişmeli(!) serisinin 2. maçını yazma görevi bana düştü. Serinin birinci maçında ilk üç çeyreği iyi kötü seyretmiştim. Basketbola olan aşkımı sınıamıştı... Son çeyreğin başlarını iki elimle gözlerimi kaatıp belirli aralıklarla parmaklarımın arasından izlemiş ve sonrasında İsmail Şenol Kaan Kural ikilisine “Ben bittim, siz devam edin. Kolay gelsin” diyerekten televizyonu kapatmıştım. İlk üç çeyrek sonunda fark 40’lara çıkmış, Magic seyircisi de parmaklarımın arasından görebildiğim kadarıyla salonu terk etmeye başlamıştı. Hatta bir ara ekranın sağ üst köşesinde +18 ibaresi de gördüm gibi hatırlıyorum, ya da bunu ben sallıyor olabilirim. Her neyse konuya dönelim. Dün gece oynanan maçı da Magic 112-98 kazandı başlıkta da görüldüğü gibi. Peki, neydi sorun, doğu konferansını 2. ve 3. bitiren takım arasında bu kadar mı fark vardı?

Cevaba 2.sorudan ve Can’ın bir sözüyle başlayım. “İki takım arasında 10 tane ölüm kalım maçı oynansa, hepsini Magic alır.” demişti Can. İlk başta aynı fikirde olmasam da patronum(!) olduğu için “Bence de abi.” demiştim mecburen. Ama sonradan haklı olduğunu anladım. İki takım arasında oyuncu kalitesi açısından bu kadar fark yoktu belki ama oyun stratejisi açısından fersah fersah fark vardı. Bu fark dün gece ilk üç çeyrek saklandıktan sonra, son çeyrekte bir kez daha hortladı. İkinci soruyu da kısaca cevaplayım; sorun Hawks’ın hem savunmasında hem de hücumundaydı, ama daha çok hücumunda. Dün neler oldu peki, nasıl kaybetti Hawks?

Aslına bakarsanız Hawks’ın kaybettiği pek bir şey yok, çünkü zaten Magic’e karşı ellerinden geleni yaptılar, özellikle hücumda. Sezon boyunca Magic’e kaybettiği maçlarda ortalama 22 sayı fark yiyen Hawks dün gece 14 fark yedi ve bu rakibine karşı daha önce oynadıkları 5 maçta en fazla 86 sayı bulabilirlerken, bu maçta 98’i buldular. (Ayrıca çok ilginç bir not da şu: Daha önce oynanan 5 maçta Atlanta adına 20 sayı barajını geçen tek oyuncu, normal sezonun yanılmıyorsam 2.maçında attığı 22 sayıyla Joe Johnson’dı). Onlar için yüksek sayılabilecek 98 sayıya şu şekilde ulaştılar; yine isolation hücum oynadılar (ki hala söylüyorum bu sevdadan vazgeçmeden galibiyet almaları çok zor) fakat, bu hücum seti içerisinde sık sık yapmaları gerekeni yapıp, alçak postta Al Horford ve Josh Smith’i topla buluşturdular. İlk maç 18 sayı atabilen bu ikili bu maçta 42 sayıya kadar çıktı. Ayrıca uzunlara inen toplar sayesinde hem Josh Smith’in Lewis’e karşı size avantajını kullandılar, hem de bu matchupa gelebilecek olası bir ikili sıkıştırma durumunda dışarıda hazır bekleyen ve ceza şutlarını hakkıyla kesebilecek JoJo, Bibby ve Crawford’u buldular. İlk maçta genelde bire bir oyun sonunda dış şut deneyen bu üçlü 8’de 0 ile oynamıştı üç sayı çizgisinin gerisinden. Bu kez doğru ve boş şutu bulduklarından 11’de 6 dış şut isabetiyle oynadılar. Tabi ki sadece bu değişimle Hawks’ın 3 çeyrek boyunca Magic’e kafa tutabilmesi mümkün değildi. Bunun yanı sıra ilk maçta tek bir an bile görmediğim istek, arzu vardı takımda. Bir diğer anahtar nokta da Hawks’ın hücum ribaundlarındaki etkinliğiydi(özellikle Barnes'ın yokluğunda), 16-8 üstünlük sağladılar rakiplerine, hem de deplasmanda. Hatta Barnes oyundayken 3-4 hücum ribaundu verirlerken, Barnes'ın olmadığı bölümlerde 13-14 tane verdiler.

Magic ise 4 dışarda+Howard hücumunu sürekli kullanmadı ve farklı stratejilere yöneldi maç içerisinde. Zaman zaman Jameer-Howard pick’n rollü, zaman zamansa Carter’ın bire bir oyunlarıyla skora gitmeyi denediler. 2. çeyreğin sonlarına doğru bir ara 8 sayı geri düşseler de, dağınık rakibi karşısında çabuk toparlanıp, 4 dakika gibi kısa bir süre içinde üstünlüğü geri aldılar. Howard’ı kullanarak onun bulduğu 29 sayıyla rakibine boyalı alandan üstünlük sağladılar. Howard’ın yanı sıra ilk maçın ve playoffların Magic adına en büyük soru işareti olan Carter, çok kritik anlarda sorumluluk alarak attığı 24 sayıyla maçın kopmasını sağladı. Ayrıca Jameer ve Lewis de takımı adına 20 sayı barajını geçen diğer iki isim oldu bu maçta.

Magic adına şimdilik işler yolunda gidiyor. Serinin kalanı için yapmaları gereken şeyler, Carter’ı daha çok kullanarak ona özgüvenini biraz daha geri kazandırmak ve rotasyon oyuncularına biraz daha şans verip, onları da işin içine dahil etmek olabilir. Sonuçta 6’da 6 yapan bir takımdan bahsediyoruz, eksiklerini bulmak da haliyle kolay olmuyor.

Hawks’ın ise, artık buradan seriyi çevirmesi neredeyse imkansız. Ama bir veya iki maç kazanmak için hücumda yapmaları gereken, dün gece olduğu gibi uzunlara topu indirip daha çok onlar üzerinden oynamak. Savunmada ise Howard’a ikili sıkıştırmayı getirip getirmeme konusunda bir karar vermek. Çünkü Hawks’ın kısaları sürekli ikilemde kaldıklarından dolayı her ikisini de yapamıyor. Durum böyle olunca hem Howard’dan sayı yiyorlar, hem de dış şutlardan. Tüm bunlara bir de seyirci desteğiyle beraber takımın istek ve arzusu da eklenirse, seri biraz daha renklenebilir. Aksi halde Hawks, Bobcats ile aynı hazin sonu yaşayacaktır.

Yılın En İyi Savunma 5'i

Rondo - Kobe - LeBron - Gerald Wallace - Dwight Howard seçilmiş. Aşağıda ikinci en iy savunma 5'ini ve 30 koçun yaptığı oylamayı bulabilirsiniz. Tabii koçların kendi takımlarında oynayan oyunculara oy vermesi yasaktı...

Hadi Rondo top çalmak için abuk subuk riskler alsa da fena savunma yapmıyor diyelim onu es geçelim. Peki Kobe ile LeBron'un işi ne burada? Tamam Kobe'nin istediği zaman mükemel savuma yaptığını biliyoruz ama bu sezon kaç kere yaptı bunu? Olay potansiyeli olan savunmacıyı oylamak değil, bu sezonki en iyileri bulmak... Keza LeBron için de aynı şey geçerli. Oynadığı 40 dakikanın 38'inde rakibin en zayıf oyuncusunu savunan LeBron, arada sırada fast break'te turnike bırakan guard'ları arkadan yetişerek blokluyor diye mi seçildi yani? Josh Smith yerine onun seçilmesi gerçekten komik olmuş. Onun dışında, sezon içinde Durant ve LeBron'a kan kusturan, hücumdaki rolü azalsa da savunmada bütün kısa forvetlerin korkulu rüyası olan Artest'in iki takıma da girememesi bir hayli ilginç. Bana göre birinci takımda olmalıydı. Buna ek olarak Dallas savunmasının çökmesindeki en büyük sorumlu olan Kidd'in geçmişi sayesinde en çok oy alan 11. oyuncu olmasına da dikkat çekmeliyim. Dwight Howard da 29 oyun 28'ini ilk takım için alarak dominantlığını göstermiş. Dwight demiş ve pivotlara değinmişken son olarak: Varejao veya Duncan yerine Bogut'u koyardım ben ikinci 5'e herhalde. Bucks savunmasındaki tek blok tehdidi, tek uzun olarak oynadı bütün sezon ve Skiles'ın savunma takımını üst düzeye çıkaran parça oldu...


En İyi Savunma 5'i
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyu (2 puan), 2. Takım Oyu (1 puan), Toplam Puan

Pivot, Dwight Howard, Orlando 28 - 1 - 57
Guard, Rajon Rondo, Boston 23 - 4 - 50
Forvet, LeBron James, Cleveland 20 - 5 - 45
Guard, Kobe Bryant, L.A. Lakers 13 - 8 - 34
Forvet, Gerald Wallace, Charlotte 11 - 8 - 30



İkinci En İyi Savunma 5'i
Sırayla rakamlar: 1. Takım Oyu (2 puan), 2. Takım Oyu (1 puan), Toplam Puan

Pivot, Tim Duncan, San Antonio 8 - 5 - 21
Guard, Dwyane Wade, Miami 8 - 4 - 20
Forvet, Josh Smith, Atlanta 6 - 8 - 20
Forvet ,Anderson Varejao, Cleveland 2 - 11 - 15
Guard, Thabo Sefolosha, Oklahoma City 3 - 8 - 14



Diğer oy alanlar
Toplam Puan, 1. Takım Oyu

Jason Kidd, Dallas, 12 (4)
Marcus Camby, Portland, 12 (1)
Ron Artest, Lakers, 11 (3)
Deron Williams, Utah, 10, (2)
Kirk Hinrich, Chicago, 9 (1)
Andrew Bogut, Milwaukee, 8
Luc Mbah a Moute, Milwaukee, 8 (1)
Arron Afflalo, Denver, 6 (1)
Kenyon Martin, Denver, 5 (1)
Kevin Garnett, Boston, 5 (1)
Grant Hill, Phoenix, 4 (2)
Joakim Noah, Chicago, 4
Kendrick Perkins, Boston, 4 (1)
Shane Battier, Houston, 4 (1)
Andrei Kirilenko, Utah, 3 (1)
Russell Westbrook, Oklahoma City, 3
Trevor Ariza, Houston, 3 (1)
Andre Iguodala, Philadelphia, 2
George Hill, San Antonio, 2 (1)
Jermaine ONeal, Miami, 2 (1)
Joe Johnson, Atlanta, 2 (1)
Lamar Odom, L.A. Lakers, 2 (1)
Luis Scola, Houston, 2
Manu Ginobili, San Antonio, 2 (1)
Nicolas Batum, Portland, 2
Caron Butler, Dallas, 1
Chauncey Billups, Denver, 1
Jared Dudley, Phoenix, 1
Kevin Durant, Oklahoma City, 1
Raymond Felton, Charlotte, 1
Marc Gasol, Memphis, 1
Pau Gasol, L.A. Lakers, 1
Chuck Hayes, Houston, 1
Brendan Haywood, Dallas, 1
Al Horford, Atlanta, 1
Serge Ibaka, Oklahoma City, 1
Ersan Ilyasova, Milwaukee, 1
Stephen Jackson, Charlotte, 1
Nene, Denver, 1
Chris Paul, New Orleans, 1
Tayshaun Prince, Detroit, 1
Earl Watson, Indiana, 1.

6 Mayıs Playoff Programı

7 Mayıs Cuma 03:00 (NBA TV) / Atlanta Hawks - Orlando Magic

İkinci turda belki de ilk defa bir maçı kaçıracağıma üzülmüyorum. Yarın sabah kalktığımda yılın en büyük sürprizlerinden birini görmezsem, maçı indirip izlemem bile. Halbuki bütün yarı finalleri bir şekilde edinip izliyorum şu anda. İlk maçtaki fark ne kadar kötü bir etki yarattı anlayın artık, ki o maçı bile izlemiştim oturup "Acaba nasıl oldu?" diye...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Colangelo vs Bosh (Takas İhtimalleri)


Link

Öğlen Bosh olayını yazmıştım. Eve gelince biraz bakayım dedim acaba hangi takımlarla ilgili söylentiler çıkmış diye. Bu videoya rastladım. Hazırlayana saygı duydum. Çok hoş. Ayrıca bir sürü yerde Rockets söylentileri var ama bence Knicks ile David Lee takası veya Heat'e gitmesi çok daha olası. Zaten en dandik oyuncular hakkında bile binbir türlü dedikodu çıkıyor, konu Bosh gibi bir yıldız olunca ve sign & trade ihtimali yüksekse her takıma gönderiyorlar Bosh'u maşallah. Bence Heat'e gitmesi hem Wade hem Bosh açısından hayırlı olur. Tabii Knicks Bosh ile LeBron'u birleştirmeyi başarırsa o apayrı bir bomba etkisi yaratır...

Aç Kapıyı Bezirganbaşı

Spurs - Suns Serisi 2. Maç (102-110)

Bir önceki maçta, Nash’in ekstra skor performansından öyle etkilendim ki, bu maçta aynısını yapamayacağını düşündüğümden San Antonio galibiyetini öngörüyordum. Hatta bu konuda Kadir’e bile güvence(!) vermiştim dün gece; ama bu sefer de Suns yedekleri beni yanıltmak için elinden geleni yaptı. Konuyu kısaca şöyle özetleyeyim: Duncan veteran kariyerinin en özel günlerinden birini geçirdi 29 attı, Parker 20 attı, Manu 11 sayı ve 11 asistle oynadı, Jefferson 18, Hill ise 14 attı. Peki herkes elinden geleni vermişse o zaman neden San Antonio maçtan galip ayrılamadı? Cevap “Tabi ki şut yüzdesi düşüktür.” değil. Takımca şut yüzdeleri %50. "Öyleyse Phoenix çok iyi şut atmış" da demeyin; çünkü onların şut yüzdesi %42 . Peki sorun ne olabilir? Doğrusunu söylememi isterseniz ben de hücum ribaundları haricinde tam olarak cevap veremem; ama serinin bu noktaya gelmesindeki en büyük etken Nash ve takım arkadaşlarının (özellikle yedekler) olağanüstü azmidir.

Başta da değindiğim gibi; biraz da Channing Frye’dan ve Dudley’den bahsetmek lazım. Spurs’un böyle yüzdeli attığı maçta bir-iki kişinin elinden gelenin katbekat fazlasını vermesi gerekiyordu. İşte o isimler de Frye ve Dudley oldu. Channing, 6 üçlük denemesinin 5’inden isabet bularak hem takımının maçtan kopmasına izin vermedi hem de son çeyrekte takımını öne geçiren isimlerden biriydi. Channing’in playoffların ilk 7 maçında 7.9 sayı, %36.5 şut isabeti ve %29.4 üçlük isabeti ile oynadığını hatırlatırsam, dünkü 15 sayı, %71.4 şut isabeti ve%83.8’lik üçlük isabeti, onun katkısının ne denli büyük olduğunu anlatıyor zaten. Ayrıca maçın daima yakın geçtiğini düşünürsek, Phoenix için bu maçın çözülmesindeki en kilit nokta kenardan gelecek katkıydı. Bunu da Dudley ve Frye karşıladılar.

Maçın bitiminde, sadece istatistiklere bakarsanız, Nash’in bir şey yapmadığını düşünebilirsiniz; fakat bu noktada çok çok önemli bir detay gözüme çarptı maçtan sonra: Amar’e maçta 23 sayı ve 11 ribaundla oynadı. Elbette ribaundlarda Nash’in bir katkısı yok; ama Amar’e’nin playoffların başından beri attığı sayıların ilginç bir istatistiğini tutmuşlar. Olay şu: Stoudemire, Nash’in oyunda olduğu toplam 167 dakikada 18 smaç yapmış(18 smacın 14’ünde Nash’in asisti var) ve şutlarını potaya ortalama 1.3 metre mesafeden kullanmış. Nash’in kenarda olduğu 29 dakikada ise hiç smacı yok ve daha vahimi şutlarını kullandığı mesafe 2.8 metreye çıkıyor. İşte bu nedenle Kanadalı yıldız, bu takımın anahtarı konumunda. O olmadan hiçbir unsur tam olarak işlemiyor. Formsuz olduğu dönemde takım da onunla birlikte tepetaklak aşağıya iniyor. Dün gece Stoudemire’in 15 şutta bulduğu 6 isabetin üçünde Nash’in imzası var. Özellikle ikilinin “pick’n roll”ları Suns’ı ayakta tutan en büyük etken durumunda şu an için.

Spurs adına ise düşündürücü birkaç nokta var. Birincisi, şu ana kadar ribaund alanında Suns’a bir türlü üstünlük kuramadılar. Üstelik hala Robin Lopez’den mahrum bir Phoenix var karşılarında. Bu arada dün geceki maça Lopez’in getirildiğini; fakat oynatılmadığını hatırlatayım. Onun da önümüzdeki maçta sahada olması kuvvetle muhtemel. Onunda katılmasıyla Suns takımı pota altında iyice büyüyecek ve ribaund konusunda Spurs’e daha çok sıkıntı yaratacaklardır. Dün gece ki maçta 49-37 üstünlük bir yana, özellikle hücum ribaundlarındaki 18’e 7 üstünlük maçın rengini değiştiren noktalardan biri oldu. İkincisi Spurs’un bu kadar iyi şut atarken kaybetmeyi nasıl başardığı. Bunun nedenlerini zaten yazımın şu ana kadar ki bölümlerinde belirttim; fakat bu nokta da bir istatistik daha sunmak istiyorum: Bu sezon playofflarda takım olarak %50’nin üstünde attıkları iki maçı da kaybettiler. %50’nin altında iken ise Mavs'e karşı 4 galibiyet, 2 mağlubiyet gibi elle tutulur bir başarıya sahipler. Demek ki işin aslı “Az atıp, öz atmak”ta.

Manu’nun da bu seride pek etkili olmadığından bahsetmek lazım biraz da. Hill’in savunmasındaki Ginobili, her ne kadar (2/8)11 sayı ve 11 asistle oynasa da, eski haline bir an evvel dönmesi lazım. Burnunun onu zorladığının farkındayız; fakat 2-0’dan sonra evlerinde kati suretle maç kaybetmemeleri gerekiyor ve bu iki takım arasında fark yaratabilecek yegane oyunculardan biri de Manu. Eğer bir sonraki maça da bu geceki performansını yansıtırsa Spurs için konferans finalleri daha şimdiden hayal olur.

Bosh Toronto'yu Kafasından Sildi

Boş bundan birkaç gün önce Twitter'ına şunu yazmıştı: "Bir süredir sormak istiyordum: Sizce hangi takıma gitmeliyim ve neden?" ardından da "Daha doğrusu, sizce kalmalı mıyım gitmeli miyim?" şeklinde düzeltmişti. Ben buna anında yer vermek istemedim blog'da çünkü Twitter account'unun çalınmış olabileceğini düşündüm. Zira bu kadar bariz ve açık bir şekilde fikirlerini milyonlara aktaracağına ihtimal vermemiştim. Ancak aradan geçen günlerde Bosh'un hesabından yeni tweet'ler gelince ve çalındığına dair herhangi bir haber çıkmayınca ikna olmak zorunda kaldım ki gerçekten Bosh yazmış üstte verdiğim 2 tweet'i. Hatta bununla da yetinmeyip "Yer" kısmından Toronto'yu silip "Her yer" yazmış. Profilindeki "Raptors takımının Kaptanı" yazısını da kaldırmış. Bütün bunlar ne demek? Bosh kafasında Toronto'yu bitirmiş. Artık Raptors'da kalma ihtimali herhalde %1 bile değil. Zaten bu anlama geldiği için ilk başta bunları Bosh'un yazdığına dair şüphelerim vardı. Hani kafanda bitirmiş bile olsan saygıdan ve genel etik gereği bunu saklı tutarsın. Aynı mantıkta, sezon içinde medyayla takas olma isteğini paylaşan, sinyalini veren oyuncuların yanlış yaptığını düşünüyorum. Asıl konumuz bu değil tabii.

Raptors'ın playofflar'ı kaçırması halinde Bosh'un ayrılması bekleniliyordu sezon başından beri. Bunu ben de yazmıştım birkaç kere blog'da. Ama kararını böyle paylaşacağını da düşünmemiştim. Bosh artık ne bir Torontolu ne bir Raptors oyuncusu. Çok bombastik (mucizevi) olayların gerçekleşmesi lazım kalması için. Knicks ve Heat'i gideceği en olası takımlar olarak görüyorum. Raptors için de draft'tan yeni bir Bosh bulana kadar sancılı bir dönem gözüküyor yakın gelecekte. Bosh, Calderon ve Hedo üçlüsünün bugünkü performanslarıyla aldıkları paraları karşılaştırınca Raptors taraftarlarının karnına zaten bir ağrı saplanıyordu. Bosh da gidince toplu intihar eylemleri gözlemleyebiliriz. Şimdiden geçmiş olsun dileyelim Toronto'ya...

İşte Bunlar Gerçek Değil Fisher

Fisher Kobe'nin LA Times'a verdiği pozlar için "Bunlar gerçek mi?" diye sormuştu. İşte pek çok taraftarın yaptığı mini eserler... Özellikle üstte kullandığım muhteşem bence.





5 Mayıs Playoff Programı

6 Mayıs Perşembe 04:00 (NBA TV) / San Antonio Spurs - Phoenix Suns

Cavs - Celtics ile beraber en izlenesi seri bu. Uykusuz kalmak pahasına seyredilmeli. Robin Lopez yine yok bu gece. Bazıları Tony Parker'ın iyi bir ilk maç çıkarmasının ardından ilk 5'e yerleşeceğini düşünüyro ancak bana göre Parker-Manu-Duncan üçlüsünü maçın başında beraber kullanmak, yedeklerin oyuna girdiği ilk bölümde verimliliği çok düşürüyor. Bu nedenle ya Parker ya Ginobili'nin bench'ten gelmesi lazım. Zaten bu yöntemi uyguluyor Popovich uzun süredir, değiştireceğini pek sanmıyorum. İlk maç gibi yine yakın geçen bir maç olmasını bekliyorum. İlk maçta boş dış şutları değerlendirmekte zorlanan Spurs (4/19) bugün daha iyi atması halinde galibiyete biraz daha yakın olacaktır.