BIY AD

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Hawks ile Woodson'ın Yolları Ayrıldı (Hawks Analizi)

Beklenen bir gelişmeydi. Yazın Crawford'ı kadrosuna bekleyen Hawks'un beklentileri bana göre yanlış bir biçimde artmıştı. Pek çok kişi 3 büyüklere meydan okuyabileceklerini düşünüyordu. Ancak ellerinde düşüşe geçen bir Bibby ile pozisyonları için kısa olan 2 uzun varken (Smith ve Horford) gerçek bir tehdit oluşturmaları imkansıza yakındı. Buna bir de takımın ve özellikle de Smith'in akıllara sığmayan konsantrasyon eksikliği eklenince Magic'e karşı alınan 4-0'lık yenilgi kaçınılmaz oldu. Ancak Magic oyuncularının bile Magic'e karşı 1-2 galibiyetten fazla alacaklarını pek inandıklarını düşünmüyorum. Asıl sorun Redd-Bogut ikilisinden yoksun, yetersiz bir kadroya sahip olan Bucks'a 3 maç verip, elenmenin kıyısından dönmeleriydi. Bana göre Woodson'ın sonunu hazırlayan buydu. Tabii Magic'e karşı maç başı ortalama 25 sayı fark yemeleri de bardağı taşıran son damla oldu. İki seride de Skiles ile Stan Van Gundy, Woodson'a büyük üstünlük sağladılar.

Aslında teknik olarak Woodson kovulmadı, zaten kontratı bitiyordu ve Hawks onunla sözleşme uzatmamayı tercih etti. Bunun arkasındaki neden de Hawks'un bir üst seviyeye tırmanmak, şampiyonluğa oynayan takımların arasına girmek istemesi. Bu yüzden saygı duyulması gereken bir seçim. Her ne kadar Woodson 6 senedir takımı 13 galibiyetten alıp, her sene üstüne birşeyler koyarak 53'e kadar getirdiyse de, bunda oyuncuların payının daha çok olduğunu düşünüyorum ben. Bu arada resimde 50 gözüküyor çünkü sezon içinde 50 yaptıktan sonraki maçta almıştım screenshot'ı. Bir de molalarda falan benim dikkatimi çeken birşey vardı, sanki oyuncular onu pür dikkat dinlemiyordu. Belki de sezon içinde kötü geçirdikleri dönem sırasında oyuncuların düzenlediği toplantı da buna işaretti. Woodson oyuncuları yeterince motive edemiyordu. Bunu Bucks'a karşı da gördük playofflar'da. Tamam Bucks'ın gösterdiği çabayı ve iyi şut sokmalarını takdir ediyorum ama iki takım arasında o kadar büyük bir güç farkı varken 4-3'lük skor Hawks'a yakışmadı. Motivasyon konusunda bir başka isim ise Josh Smith. Onun taş kafalı bir oyuncu olduğunu biliyoruz, tamam. Woodson onu neredeyse adam etmeyi de başarmıştı. Özellikle onunla konuştuktan sonra bu sezon üçlük kullanmayı bile bırakmıştı Josh Smith. Ancak yeteneklerini parkede oynadığı 35 dakikanın sadece 20'sinde falan gösteriyor kendisi. Hele bazen yılın en iyi 5-10 savunmacısından biri yerine, ruh gibi dolaşan bir oyuncu izliyoruz. Magic'e karşı 2 kere hatırlıyorum, hücumda kendisine yapılan faulün çalınmadığına inandığı için, defansa resmen yürüyerek döndü. Böyle bir laubalilik olamaz. Woodson bunun önüne geçemedi mesela. Ha, Josh Smith'ten bahsettiğimiz için kaç koç onu tam anlamıyla bir profesyonele dönüştürebilir o da muamma.

Woodson'ın bir başka eksisi NBA'in en atletik uzunlarından ikisine sahip olan Hawks'un koşmasına izin vermemesiydi. Bunu benim aklım almıyor gerçekten. Set hücumunda takım sadece Joe Johnson'ın eline baktığı için çok zorlanıyordu. Koşmaya, tempoyu yükek tutmaya ihtiyaçları olduğunu Woodson'ın nasıl göremediğini bilmiyorum. Gözlük lazımdır belki. Koştukları zaman Celtics'e neler yaptıklarını gördük 2008 playofflar'ında. Bunlara ek olarak savunma konusunda da eleştirenler vardı Woodson'ı. Ama boyalı alandaki iki uzunu da birer üst pozisyonda oynatmak durumunda kalan bir koça ben bu konuda pek eleştiri getirmek istemiyorum.

Kısacası bu sezonki Bucks macerasından ve Magic hayalkırıklığından sonra bir değişikliğe ihtiyacı vardı takımın ve bu yönde karar verdiler. Ama düşündükleri gibi şampiyonluğa oynayacak bir takım olmak istiyorlarsa, bu takıma birkaç parça, özellikle de bir yıldız eklemeleri gerekiyor. Bunun da şu anki salary cap ve piyasaya baktığımızda oldukça zor olduğunu görüyoruz. Zaten Joe Johnson da takımdan ayrılacak gibi duruyor. Yazıdan anlayabileceğiniz gibi ben de Woodson'ı beğenmiyordum ama gelecek yeni koçun onları bir üst seviyeye taşıması da zor bana göre...

2010 Draft Değerlendirmeleri: Evan Turner (Ohio State, SG, 6-7)

Diğer değerlendirmeler: John Wall

2010 draft'inden gelecek genç yetenekleri kaleme aldığımız yazı dizimizin 2. yazısı ile karşınızdayım. Önceki yazımda John Wall’un draft'ten gelecek en potansiyelli yetenek olduğunu, ancak şu an lig için en hazır isim olmadığını belirtmiş ve mevcut özelliklerini değerlendirdiğimizde şu an için en iyi ismin kim olduğunu bu yazıma saklamayı uygun görmüştüm. Kolej ligini yakından takip edenler bu gencin Evan Turner olduğunu muhakkak anlamıştır. Efsane Isiah Thomas gibi Turner da bir St. Joseph mezunu. Kolejde geçirdiği 3 sene boyunca sürekli oyununa bir şeyler kattı, kendini geliştirdi. Seneye bomba gibi bir girişle ilk 5 maçta 2 triple-double, 3 double-double yaptı. Fakat sonrasında (Bogut’un sakatlığına benzer bir şekilde gelişen pozisyonda) belinden yaşadığı şanssız bir sakatlık sonucu yaklaşık 1 ay parkelerden uzak kaldı, ancak dönüşünde performansından hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi. Ve sezonu 20 sayı - 9 ribaund - 6 asist gibi mükemmel istatistiklerle tamamlayıp, kolej liginde yılın oyuncusu seçildi. Tam da bu noktada belirtmek istediğim küçük bir nokta var, o da Turner’ın ribaund istatistiğinin yanıltıcı olabileceği. Fena bir ribaundcu olmamasına rağmen ortalamasının bu kadar etkileyici olmasının temel sebebini, koç Thad Matta’nın oynattığı alan savunmasına bağlıyorum.

Turner, PG-SG ve SF pozisyonlarında oynayabiliyor, ancak NBA’de onu 3 numara oynatmak biraz acımasızca olur, en azından ilk yıllarında. Çünkü yeterli fizik gücü yok şimdilik. Zaten diğer pozisyonlarda yeteneklerini daha rahat sergileyeceğini düşünüyorum, her ne kadar boyu görenleri yanıltsa da. Özelliklerine değinelim biraz; fundamentali çok iyi, basketbolun temel prensiplerini iyi uyguluyor ve adeta aklıyla oynuyor. Göze hoş gelen oyundan ziyade basit oyunu seviyor ki belki de en önemli artısı bu. Ne öldürücü bir penetre kabiliyeti var, ne de sürati, ama potaya rahatlıkla gidebiliyor zekası sayesinde. Kritik zamanlarda doğru kararı verip bunu da başarıyla uygulayabiliyor. Maçın tansiyonunun yüksek olduğu anlarda sazı eline alıyor, bu şekilde takımını BIG 10 şampiyonu yaptı. Kim bilir belki de Tyreke Evans’tan sonra genç bir ‘clutch player’ daha geliyor lige. Saydığımız tüm bu özellikler dikkatinizi çekeceği üzere mental açıdan Turner’in ne kadar kuvvetli bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Kafa olarak da NBA’e en hazır isim zaten.

Peki, hiç olumsuz bir özelliği yok mu Evan Turner’ın? Elbette var. Öncelikle John Wall gibi o da çok top kaybı yapıyor. Bir diğer eksisi, özgüveninden dolayı pozisyonları gereğinden fazla zorlayıp takım oyunundan uzaklaşması. Bu draftin belki de en egoist oyuncusu, topu sürekli eline istiyor. Ayrıca savunması vasatın altında, genellikle oyunun hücum yönüne odaklanıyor. Brandon Roy’a benzetiliyor, ama benim egoistliği ve kritik anlarda yaptığı olumlu işler nedeniyle benzettiğim isim Kobe. Tabii bu sadece bir benzetme, onun kadar iyi olacağını iddia etmek kimseye düşmez...

The Garden'da Knicks Sesleri


Link

Sabah değinmiştim The Garden'daki Celtics taraftarının LeBron serbest atış çizgisine gittiği zaman yaptığı New York Knicks tezahüratlarına. Yaratıcısı da Celtics fanatiği spor yazarı Bill Simmons idi. İlk çeyrekte biraz cılız kalsa da bu tezahüratlar, yavaş yavaş organizasyondan haberi olmayan insanların kendini kaptırmasıyla iyice sağlam bir düzeye geldi. Özellikle ikinci yarıda... Buyrun videodan görebilirsiniz. Dikkatle dinleyin, bir daha duyamazsınız, göremezsiniz The Garden'da Knicks lehine bir tezahürat =)

14 Mayıs 2010 Cuma

Cleveland LeBron'a Sesleniyor


Link

Cleveland/Ohio'nun bütün ünlüleri toplanıp böyle bir organizasyona imza atmışlar. Bu kadar kişiyi toplamayı başardıkları göz önüne alınınca son derece başarılı bence. Ama konsept biraz abartı gibi "Bizim sana ihtiyacımız var ne olur gitme" vs...

LeBron'un kararını etkiler mi? Hiç zannetmiyorum. Zaten ayın 3'ünde çekilen videodaki ünlüler, 11'indeki maçta LeBron'un vurdumduymazlığını, umursamazlığını görünce boşa çabaladıklarını düşünmüşlerdir...

2010 Draft Değerlendirmeleri: John Wall (Kentucky, PG, 6-4)

Şunun şurasında 40 gün kaldı draft gecesine. Hazır playofflar'da da boşluk varken, ucundan başlayalım draft'taki yetenekleri yazmaya.

Lige adımını atmadan, bırakın ismini dansı bile dilden dile dolaşmaya başladı bu genç adamın. Turnuvada takım arkadaşlarıyla birlikte karizmayı hafiften çizdirse de, halen bir fenomen halinde. E bu kadar hayranı, seveni varken 2010 draftinde ilk değerlendirmemizi John Wall’dan başkası için yapsak ayıp olurdu herhalde kendisine. Henüz lisedeyken adından çokça söz ettiren John Wall Kentucky Wildcats’te hiç de fena olmayan bir freshman senesi geçirdi. En önemli özelliği atletizmi olan Wall’un, sürati, çevikliği, dayanıklılığı ve sıçrama yeteneğinin yanı sıra hücumdaki delici penetreleri ve patlayıcı özelliği göze çarpıyor. Tüm bu atletik özelliklerini üst üste koyduğumuzda önümüzdeki yıllarda Nba’in en iyi açık alan oyuncularından biri olacağını söyleyebiliriz. Savunma yönünde de müthiş bir pozisyon bilgisine ve hızlı ayaklara sahip. Ayrıca kolejde takımının saha içi lideri konumundaydı ve bu görevi de fena yaptığı söylenemez.

Eksilerine geçersek; set hücumunda ve yavaş tempoda genelde bocalıyor, saha görüşü kötü olmamakla birlikte vasatın çok da üzerinde değil. Bu nedenle hızlı hücum oynayan bir takımda çok daha iyi işler yapacaktır (Gerçi bu genel olarak tüm rookieler için geçerli bir durum, ama Wall’un yeteneklerini düşündüğümüzde daha çok göze batıyor). Şut istikrarının hiç olmamasını kolej liginde içeri kolay penetre edebilmesiyle kotardı, ancak önümüzdeki senelerde şutunu geliştiremezse hücum yönünün oldukça kısıtlanacağını söyleyebiliriz. En olumsuz yönlerinden biri de aşırı derecede top kaybı yapması, ama bu telafi edilemeyecek bir sorun değil. Ama tabii gerçek bir oyun kurucu olmadığının, neredeyse her yarattığı pozisyonun penetre kabiliyeti ile başladığının altını çizmek lazım. Bu açıdan Calipari'nin iki sezon önceki öğrencisi Rose'u andırıyor direk.

Bu sene takımı adına 16 sayı - 6 asist - 4 ribaund ortalamaları ile oynayıp SEC’in en değerli oyuncusu seçildi. Kolejde tüm ligi baz aldığımızda bireysel anlamda en yetenekli isimlerin bulunduğu takımda bu ortalamalar hiç de fena değil. Potansiyel anlamında bu seneki draftın belki de en iyisi, ancak mevcut oyunuyla draftın en iyisi mi? Bence hayır, nedeni de bir sonraki yazımda değerlendireceğim oyuncu. Benzetildiği isimler ise; Derrick Rose ve Rajon Rondo. Ben, şut istikrarsızlığı, savunma yeteneği ve orijinini birleştirdiğimde Rondo’ya daha çok benzetiyorum.

Balta Girmemiş Ormanlar

Celtics savunmasında her türlü ağaç, sarmaşık, dal, budak bulunuyor...

Cavaliers - Celtics Serisi 6. Maç (85 - 94)

“Ya Cleveland yenilirse, o zaman ne olacak?” Bu maçı izleyenlerin aklındaki en büyük soruydu herhalde bu. LeBron’un bu sezon sonunda kontratının bitiyor olması herkesin tartışmalarının odak noktası olmuş ve hatta Durant bile Facebook’ta bu sorunun cevabını merak ediyordu. Seri öncesi Boston’ın en fazla bir galibiyet almasına ihtimal veriyordu beyinlerimiz. Nasıl olurda Cavaliers’ın eleneceğini düşünebilirdik ki! Bu sene yüzüklerine kavuşmaları için bir sürü nedenleri vardı. Tek tek sayalım hatta: Birincisi, Geçen sene finalde Orlando’yla yarım kanal bir hesapları vardı. Geçen sene 66 galibiyetle muhteşem bir sezon geçirmişken Hidayet’in önemli rol oynadığı seride Magic’e kaybederek finalden olmuşlardı. İkinci neden, “Kral”ın sözleşmesinin son senesiydi. James sezon sonunda takımdan ayrılacak olsa bile ez azından bir şampiyonlukla gitmek isteyecekti hesaba göre. Üçüncüsü, GM Ferry’nin tabiri caizse “Kral”a uygun bir takım yaratmak için kendini parçalamasıydı. Shaq, Parker, Powe, Moon ve son olarak Jamison gibi mantıksız; ama bu sezon için kupayı getirebilecek kontratları topladı, üstelik takımın iskeletine hiç dokunmadan. Dördüncüsü ve şimdilik aklıma gelen son neden takım olarak aynı geçen seneki gibi NBA lideri olmalarıydı. Şubat ve Mart aylarında onları tutabilen bir takım çıkmamıştı. Bir dönem LeBronsuz olmalarına rağmen ligin önemli ekiplerini ezip geçmişlerdi. Geçen sene takımı oynamamış , LeBron tek başına savaşmıştı. Oysa bu sene diğer oyuncular da savaşırken neden bu hale düştüler. Kısacası “Kral” neredeydi?

Boston dün gece “Kral çıplak” diye haykırdı bizlere; formsuz falan değil, çıplak. Sakatlık veya başka bir neden değildi bu zaten. Can’ın paylaştığı 5. maç videosunda da görmüştük en can alıcı pozisyonlardan kaçışını. Belki bugünkü yazımda bu söylemi çok kullanacağım; ancak tam oturduğunu düşünüyorum: Ordusu can çekişirken Kral neredeydi? Chicago serisinin sonuna doğru bir dirsek sakatlığı ortaya atıldı; fakat ben bu iddianın pek aslı astarı olmadığını düşünenlerdendim. Daha temelde bir şey vardı; ama bir türlü ortaya konulamıyordu. Ligin en fizikli 3 numarası neden içeriye girmiyor, onun yerine şutlarına güveniyordu? İçeriye daldığı her pozisyonda en azından faul çıkaran( ki çoğunlukla basket-faul alıyordu) James’deki bu değişiklik neydi? Boston’a saygısından mı oynamadı? Öyle ya, kariyerlerinin sonlarına gelen 3 yıldız ve bu sene çok çok ayrı oynayan yeni bir süper yıldıza bir yüzük için daha şans verilmeliydi değil mi?

Sorunu hala anlayabilmiş değilim; fakat şöyle bir istatistik var: Seri dün gece itibari ile 4-2 sonuçladı. Alınan iki galibiyette LeBron 36.5 sayı, %56.5 isabet yüzdesi ve maç başına 1.5 top kaybıyla oynadı. Kaybedilen 4 maçta ise 22 sayıda kaldı, şut yüzdesi 36.8’e kadar geriledi, 17 üçlük denemesinde yalnızca 2 isabet bulabildi ve maç başına top kaybı 6’ya kadar yükseldi. Normalde takım ne yaparsa yapsın hep yükselen bir oyuncuydu LeBron; ama bu seride hakkındaki tüm düşüncelerimizin aksini iddia edermişçesine oynadı. Hatta bu oyunuyla kafalarda “Winner değil!” görüşünü bile oluşturmaya başladı. Tabi buradaki amacımız kimseyi birbiriyle kıyaslamak değil; fakat Cleveland’ın şu anki kadrosuna da kimse çamur atamaz. Wade’in mükemmel bir sözü vardı: “Bir oyuncu size bir maç kazandırabilir, eğer süreklilik istiyorsanız takım arkadaşlarınıza muhtaçsınız.” Buna paralel Cleveland’ın 61 galibiyet aldığı sezonda takım arkadaşlarının ne kadar formda olduğunu gördük zaten, hatta ben kendi adıma söyleyeyim, kariyerinin en olumlu basketbolunu oynayan bir Mo Williams vardı playofflarda. Shaq son maçlarda elinden geleni ortaya koyuyordu bu seride. Takım arkadaşlarını(Jamison dışında) pek eleştiremiyorum o nedenle.

Playoff kariyerindeki 6. triple-double'a rağmen eleştiri oklarından kurtulamaz LeBron. Rakamlar yanıltmasın ribaund ve asist sayısına lafım yok; ama hala şut ritminde büyük aksaklıklar vardı. 21'de 8 atmasından bahsetmiyorum; içeri girmeye niyeti olmayan çoktan yaz tatilini düşünmeye başlamış bir LeBron gördük dün yine. Maçın sonlarına doğru art arda iki üçlüğü kaldı benim aklımda bir tek, o da farkı o anlık 4'e indirmekten başka hiçbir işe yaramadı. Maçı kazanmaya niyeti olan bir LeBron, rahatlıkla zindan ederdi oyunu Celtics'e. Bu arada 19 ribaunduyla kariyer rekorunu bir kez daha yakaladığını hatırlatayım.

5. maçın bitiminde çok iddialı açıklamalarda bulunmuştu süper yıldız. Belki de Boston’ın direnişin temel nedeni oldu LeBron’un sözleri. Dün gece +/- istatistiklerinde NBA’in en verimli ilk beşi olan Boston beşinin mükemmel savunmasını gördük maç boyunca. James’in 9 top kaybı yapması sadece onun formsuzluğuna bağlanmamalı. Celtics ilk beşinin her biri elinden gelenin en iyisini yaptılar. Rondo bu serimin MVP’si olabilir; fakat dünkü maçın en önemli oyuncusu açık ara Garnett’ti. Cavs, 4. maçta Rondo’nun deliciliğinin sonuçlarını gördüğünden olacak ki, Garnett’in şutunu riske ettiler bu maçta; fakat Garnett hem içeride hem dışarıda kariyerinin en özel gecelerinden birini geçirdi. 19 şut denemesinde 11 isabet bularak 22 sayı üretti, 12 ribaund topladı, 3 asist yaptı. Rondo’ya da ayrı bir parantez açmak lazım yine: 21 sayı, 12 asist,5 top çalma, 3 ribaund. Ayrıca Rasheed de artık bir şeyler yapmak istiyor gibi bu takımda. Unutmadan onun playofflardaki ilk teknik faulünü de kutlayayım bu arada. Normal sezonda 14 teknik faul çalınmıştı. Uzun süredir şok geçirmiş bir vaziyette bekliyordum. Dün gece kendine geldi; fakat şaka bir yana özellikle Tony Allen’la beraber Cavs’in daha üstün olmasını beklediğim kenar katkısı konusunda, seri boyunca ellerinden geleni yaparak karşı koydular.

Artık ne olur ne gider bilinmez; fakat Cleveland’ın James gidince gereksiz yüksek kontratlarla kalacağı büyük bir gerçek. Kral adına da Chicago, New York, Los Angeles ve Cleveland arasında seçim yapmak düşecek yüksek ihtimalle. Ben artık kalacağına hiç ihtimal vermiyorum. Onu aynı forma altında emekli olurken görmek güzel olurdu elbette; ama neye niyet, neye kısmet!

Tony Parker da Türkiye'ye Gelmiyor

Sezon ortasında "Artık yoruldum, milli takıma gidersem gelecek sezon %100 olamam" diyen, sezon biter bitmez "Gitmemeye daha yakın gibiyim" şeklinde açıklama yapan Parker, resmileştirdi kararını. O da yok 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nda. Yaz aylarını resimdeki gibi dinlenerek ve popo şovla geçirecekmiş.

Son birkaç milli takımı reddeden oyuncu haberinde Eurobasket 2009'a dönüşüyoruz yavaş yavaş demiştim. Onu bile geçeceğiz bu gidişle. Tabii onu geçmemiz bir hayli zor, orada yıldız seviyesindeki oyuncuların sayısı inanılmaz düşüktü. Ama Türkiye için durumun hiç de iç açıcı olmadığını söylemeliyim. Neredeyse hiçbir takımın ana yıldızı gelmiyor. Bu 'yıldız kaymaları' devam ederse ne yapacağız? Yağmur duası gibi yıldız duasına çıkacağız...

Bir Maç, Bir Seri, Bir Şampiyonluk Hayali ve Bir Dönem

Maç, dönem ve şampiyonluk hayali uçtu gitti. Celtics konferans finaline çıktı. Bunun yanında Cavs'in LeBron dönemi sona ermiş gibi duruyor. Bu saatten sonra takımda kalması herhalde en beklenmedik şeylerden biri. Serbest kalmasına da neredeyse kesin gözüyle bakabiliriz. The Garden'da Bill Simmons'ın twitter'da başlattığı kampanya eşliğinde LeBron'a yapılan tezahürat ile bitireyim: New York Knicks! New York Knicks! New York Knicks!

LeBron'un takımı elenirken 'yapmadıklarıyla' yarattığı hayal kırıklığıyla ilgili son 3-4 günde yazdıklarımı vereyim yine: Şu 1, şu 2, şu da 3. Dün geceden önce kaybettikleri 3 maçta ortalıkta gözükmemesi nedeniyle basketbola, takımına, taraftara olan saygısının ve bunlara ek olarak egosunun ciddi olarak sorgulanması gerekiyor. Cavs'e de geçmiş olsun. Zavallı Ferry, LeBron'u takımda tutmak için o kadar bir taraflarını yırttı ama sonunda Jamison'ın o rezil kontratı elinde patlamış oldu seneye muhtemelen LeBron'suz kalacak bir takımla. Tabii bunları James'in ayrılmayı kafasına koyduğunu düşünerek söylüyorum, olur da %1 ihtimal takımında kalır o zaman başka. Tabii yine de vurdumduymazlığının üstünü örtmez bu...

13 Mayıs Playoff Programı

14 Mayıs Cuma 03:00 (NTV Spor) / Cleveland Cavaliers - Boston Celtics

Daha yeni LeBron ve maçla ilgili birşeyler yazmıştım. Daha fazla ne denebilir? Merakla bekliyorum LeBron'u, bakalım ne kadar sinirli, ne kadar konsantre göreceğiz kendisini...

13 Mayıs 2010 Perşembe

LeBron'dan İnciler

Dün geceden beri kısa bir süre hariç internet erişimim yoktu. Yazamadım bunları. Maça saatler kala yazayım bari. İki gün önceki Cavs-Celtics serisinin 5. maçıyla ilgili dünkü antremandan sonra yaptığı açıklamalarda bir inciler var ki LeBron'un, sormayın gitsin... Söz onda, aralarda ufak tefek yorumlarla:

- Bazen işler yolunda gider bazen gitmez ama bizim ortaya koyduğumuz mücadeleyi sorgulayamazsınız. Performansımdan dolayı asla hayal kırıklığı yaşamadım, daha iyi oynayabileceğimi düşünüyorum ama hayal kırıklığı yok.

Bir dakika, bir dakika? Ne? Çembere gitmeyen, hücumda diğer oyuncular can çekişirken topu bile istemeyen bir adam bunları söylüyor? Daha iyi oynayabilirmiş? Daha iyiyi geçtim, sadece biraz daha kafasına oyuna verse LeBron, yine maçı kazanma şansı olabilirdi Cavs'in. LeBron'un 5. maçta Ne kadar vurdumduymaz ve isteksiz olduğuyla ilgili bilgi sahibi değilseniz: tık 1 ve tık 2

- Ben bu takımın lideriyim ve diğer oyuncuların benim peşimden gelmesi, beni takip etmesi gerekiyor ama aynı zamanda agresif de olmalılar.

Liderlik işte zor zamanlarda yapılır. 2, 4 ve 5. maçlardaki durumlarda yani. Ortadan kaybolup takım yalnız bırakılmaz. Herhangi bir oyuncudan bahsetmiyoruz, her maçta rakip takımı tek başına yenebilecek bir adamdan bahsediyoruz. Takımın lideri olarak çıkıp en azından mücadele etmen gerek.

- Bize verilen taktikleri uygulamaya çalıştık. Oyun planımızı sahaya yansıttık ama bu maalesef işlemedi.

Yani "Sorumlu ben değilim, oyuncular değil. Koç Mike Brown bir taktik verdi ki evlere şenlik. Onun yüzünden kaybettik" diyecek neredeyse, utanmasa.

Maçta göster(me)diği performansla hayalkırıklığına uğratmıştı beni, bir de bu tip açıklamalar yaparak üstüne tuz biber ekiyor. Zaten maçtan sonra da "Alt tarafı 3 maç kötü oynadım hemen bunu gündeme getiriyorsunuz" demişti. İstersen çık 30'da 4 at ama insanlar görsün birşeyler için çabaladığını, mücadele ettiğini. O zaman kötü oynamış olursun ama kimse seni bu kadar eleştirmez. "Kötü birkaç maç oynadı" deyip geçerler. Ama parkede iki çember arasında boş boş gidip gelirsen, ruh gibi dolaşırsan her türlü eleştiriyi de hakedersin.

Birçoklarına göre NBA'in en iyi oyuncusu olan adamın basketbola, takımına verdiği değer nedir acaba? Artık bundan sonra Celtics'e karşı 2 maçı birden kazanıp, finale kadar yürüyüp kupayı alsa bile LeBron hakkında bazı kişilerin bazı fikirleri değişmeyecek.

Son olarak da LeBron'un kendine olan güvenine ve bu yazının temel sebebine gelelim. LeBron kendisine yöneltilen "Taraftarın bu takıma inanması için bize bir neden söyler misin?" sorusuna: "Ben varım" dedi dün antrenman sonrasında. İşte sorun orada. Senin olduğun takıma güvenmemek çok zor ama sen 2 maçta çıkıp Celtics'i perişan edip, 3 maçta etliye sütlüye karışmazsan taraftarlar sana nasıl güvensin? Kaç kişi LeBron'un kafasının başka yerlerde olmayacağına ve deplasmanda maçı alıp ardından 7. maçı da kazanıp turu geçeceklerine %100 inanıyor acaba? LeBron'un kaybettikleri 3 maçta gösterdiği performansla bunun gerçekleşmeyeceği açık. Silkinip kendine gelmesi lazım acilen. NBA'i izlemekteki en büyük 3-5 nedenimizden biri umursamaz bir şekilde davranınca ister istemez sinirleniyor insan. Bunları yazıya dökmesem içimde kalacaktı. Bu gece de maç için ayakta kalmayı düşünüyorum, umarım konsantre olmuş, hırslı bir LeBron izleriz. Aynı zamanda bu Cavs'in tura tutunması için tek şansı...

Nate Robinson ve Takım Olgusu


Link

Heat serisi sırasında Nate Robinson'ı şov ve rol yaptığından dolayı eleştirmiştim. Umursamazlığını ön plana çıkarmıştım. İşte burada çok daha net görülüyor Nate Robinson'ın takımı için kendisinden çok şeyler feda etmeyi göze aldığı !! Doc Rivers bir taraflarını yırtsın "Birlikte, takım olarak kazanacağız" diye, Nate beyimiz "Bugün de hava çok sıcak ya" modunda sohbetlere dalsın, etrafı seyretsin. Yürü be Nate Robinson deyip geçiyoruz...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Beşinci Maç - LeBron James Analizi


Link

Sabah hayalkırıklığıyla karaladığım yazının videolaştırılmış, gözler önüne sunulan hali. LeBron'un ne halde olduğunu çok güzel ortaya koymuşlar, daha önce buna benzer bir Monta Ellis videosu paylaşmıştım Mavericks'i nasıl bitirdiği anlatılıyordu. O da son derece başarılıydı, LeBron videosu son derece başarılı... Kaan Kural'a (twitter) ve blog'a adsız olarak yorum bırakan arkadaşa, bunu paylaştıkları için teşekkür ediyorum. LeBron'da birşeylerin ters gittiği kesin.

Bu arada bir iddiaya göre LeBron'un dirseğinde bir bağ yırtıkmış ve normalde 6-8 hafta arasında kaçırması gerekiyormuş. Tabii böyle ciddi problemi olan bir adam, dirseğindeki korumalığı niye çıkarır o da ayrı bir soru...

Taurasi Fenerbahçe'de (Kısa Bir Değerlendirme)

Çaylak sezonundan itibaren tam 3 sene takip ettiğim bir isimdi Taurasi. Daha önce blog'da yazdığım gibi WNBA'ee son 2 senedir playofflar'da bakıyorum sadece o kadar. Gerçi 2008'de de biraz izlemiştim normal sezonu ama konumuz Taurasi... Burada oturup başarılarını osunu busunu, istatistiklerini vs yazmayacağım Taurasi'nin, google'a Taurasi yazarsanız çıkıyor zaten. Sadece bilgi olsun diye; iki WNBA, üç Euroleague şampiyonluğu, bir WNBA normal sezon, bir WNBA Finalleri, iki de Euroleague MVP ödülü olduğunu söyleyip, görüşlerime geçeyim.

Nasıl anlatayım bilmiyorum. Bir kere bence dünyanın açık ara en iyi kadın basketbolcusu. Zaten bence demek saçmalık, çok sayıda otoriteye, kadın basketbolu takipçisine göre bunun tartışılacak bir yanı yok. İlk izlediğim günden bu yana NBA'de (bir ihtimal) oynayabilecek tek kadın basketbolcu şeklinde düşünürüm Taurasi için. Gerek atletik yetenekleri, gerek basketbol zekasıyla, gerekse de fiziğiyle bir gömlek üstün kalıyor geri kalan WNBA oyuncularına göre. Ben onu hep bu gözle izledim yani. Zaten bir fade-away'i var ki, kadınlar basketbolunda adeta Michael Jordan seviyesinde. Tamam belki biraz abarttım. Ama takımınız son 10 saniyede 2 sayıyla gerideyse, son topu kullanmasını isteyeceğiniz ilk oyuncu Taurasi'dir WNBA'de. Bir nevi NBA'in Kobe Bryant'ı diyebiliriz yani. Yukarda dediğim gibi WNBA'e bir gömlek üstün kaçtığı için savunmacısından rahatlıkla kurtulup kendi şutunu yaratabilir, takım arkadaşlarına bu sayede pozisyon yaratır ve saha görüşü bir forvete göre mükemmele yakındır. Kazanma hırsı aşırı dozdadır ve kontrolden çıkabilen bir yapıya sahiptir. Yani sıcak olmasa da gidip 4 şut üst üste kaçırdığında 5.'yi de atıp kaçırmaktan korkmaz ama bu bazen takımına zarar verir. Bu açıdan biraz Kobe'nin eski halini andırırdı kariyerinin başında, "Winner olamayacak mı?" şeklinde soru işaretleri vardı bazı kişilerin kafasında. Ama o da yanında yetenekli takım arkadaşları olduğunda, arada sırada direksiyon koltuğunu onlara devretmeyi, onları da oyuna sokmayı öğrendi. Bunlara ek olarak sert oynamaktan, faul yapmaktan çekinmeyen bir yapısı vardır, hatta Galatasaraylı Augustus'u geçen sezon o sakatlamıştı zannedersem. O bakımdan bu ikili karşılaştıkları zaman ilginç sahneler izleyebiliriz.

Taurasi'nin Fenerbahçe'ye seviye atlatacağına dair şüphe yok. Avrupa kupası hedefleyen bir takımın dünya üstünde ilk tercih edeceği kadın oyuncuyu transfer ettiler. Daha ne olsun? Katie Smith, Katie Douglas, Penny Taylor, Catchings, Pondexter ve Augustus derken dünyanın en iyisi de Türkiye'ye geliyor. Basketbola birazcık ilgisi olan, haber okuyan her insan bugün Fenerbahçe'yi ve daha da önemlisi Türkiye'yi okudu... Hayırlı olsun.

Cavaliers - Celtics Serisi 5. Maç (88 - 120)

Serinin Garden’da oynanan 3. maçına benzettim ben bu maçı. İlk çeyreğini bir kenara koyarsak, geri kalan maç boyunca Celticsliler ne attıysa girdi. Savunmada çare üretemeyen Cavs’ın şaşkınlığı hücuma da yansıyınca fark bir anda açıldı ve maç da bir anda bitti.

LeBron serinin gidişatını belirleyecektir demiştik zamanında, bu kestirilmesi o kadar da zor bir durum değildi. Ama sezonu en iyi galibiyet yüzdesiyle tamamlayan, arkadaşlığın en üst düzeyde olduğu bir takımın, o olmadan ne kadar aciz durumlara düşebileceğini gördük dün.

Celtics’e galibiyeti getiren etkenlere değinelim biraz; Öncelikle söylemeliyim ki Celtics’in hücum stratejisi ilk yarı farklı, ikinci yarı farklıydı. Önceki maçların aksine değişik bir stratejiyle maça başlayıp ilk yarıyı tamamladılar. Şöyle ki; Paul Pierce ve Garnett üzerinden hücumu kurup, onların liderliğinde skor üretmeye çalıştılar ilk devre boyunca. Durum böyle olunca serinin yıldızı Rondo, çok fazla topla buluşmadı ve nerdeyse herhangi bir ikili oyun girişiminde dahi bulunmadı. İkinci yarıda ise, Rondo’nun pick’n rolleri ve Allen’ın screen çıkışında bulduğu şutlarla sayı aradılar, tıpkı önceki maçlarda olduğu gibi.

Serinin ilk 5 dakikası hariç ortalıkta görünmeyen Pierce, bu maçı bekliyormuş. Maç içinde kimi zaman gereksiz zorlamalarda bulunsa da, bunu takım stratejisine ve onun sorumluluk alma güdüsüne bağlıyorum. Bir de hücumun odak noktası o olduğunda Cavs savunmasının dengesinin ne kadar bozulduğunu gördük. 21 sayı-11 ribaund- 7 asist üretti ve nihayet masayı yumruğunu vurdu. Garnett zaten seri boyunca fena olmayan bir görüntüdeydi, bu maça da yansıdı performansı. Çoğu alçak posttan fadeaway ile bulduğu 18 sayıyla tamamladı maçı. Ray Allen, maçta farkın açılmasını sağlayan isimdi. 6/9 üçlük isabetiyle maçı 25 sayı attı. Birkaç tane el üstü şutu var ki, savunmada ne moral bırakır ne konsantrasyon. Rondo ilk yarı hiç sorumluluk almadı, ama dediğim gibi Doc Rivers böyle istemişti. İkinci yarı onun da devreye girmesiyle maç 3. çeyrekte koptu da garibim dinlenme fırsatı bulduğu nihayet. 0 çektiği ilk yarının ardından maçı 16 sayıyla ve 7 de asistle bitirdi o da.

Yukarda gördüğünüz gibi Celtics’in 4 önemli ismine de değinmek istedim, çünkü bireysel olarak hakkını vermem gerektiğini düşündüm bu isimlere (toplamda 80 sayı attılar). Peki, buna rağmen Cavaliers kazanamaz mıydı? Bence kazanabilirdi, nedeni basit. Tüm bu üst düzey performanslara ligde kafa tutabilecek tek bir oyuncu var o da Cavs kadrosunda. Ama LeBron, belki de Quicken Loans Arena’daki son maçında 3/14 saha içi isabetiyle oynayıp 15 sayı atabildi. Bu durumun oluşmasında Celtics savunmasının katkısı %20 yoktur. Zaten çok uzağa gitmeye gerek yok, aynı savunmaya LeBron’un 3. maçta bir çeyrekte neler yapabildiğini görmüştük. Bu maç ise inanılmaz bir isteksizlik vardı adamda. İlk başlarda arkadaşlarının da devreye girmesini istiyor, o yüzden kendini geri planda tutuyor diye düşünmüştüm, ama maç devam ettikçe gördüm ki durum öyle değilmiş.

Cavs adına hücumda ve savunmada ayakta kalan tek isim, 38’lik Shaq’tı. Attığı 21 sayının yanı sıra, yolgeçen hanına dönen pota altını 4 blokla tek başına savunmaya çalıştı. Shaq’ın onca başarısına, yüzüğüne, kariyerine rağmen bu yaştaki gayretini gördükten sonra LeBron’un yaptığını pek kabul edemiyorum aslında, ama sorununun ne olduğunu bilmediğim için de günahını almayım şimdilik. Can da zaten sabah bu konuya değinmişti.

Bir paragraf da Mo Williams için açmak istiyorum. Zamanında savunmasını ben de eleştirmiştim maç yazılarımda, ama bu maçta biraz insafsızlık yapıldığını düşünüyorum kendisine. Her ne kadar kötü savunmacı olsa da, takımının 120 sayı yediği bir maçta, savunmadaki tek suçlu ilan edilmesi pek mantıklı gelmiyor haliyle.

Serinin 6. maçı yarın gece oynanacak. Şahsi fikrim LeBron’un bir duş alıp kendine gelmesi halinde, Cavs’ın deplasmandan galibiyet çıkarabileceği yönünde. Aksi halde koskoca bir hayal kırıklığıyla noktalayacaklar sezonu ve ümitlerini.

LeBron: Yuhalanmayı Hakettik

LeBron sabaha karşı oynanan ve Celtics'in 120-88 kazandığı maçın sonunda taraftarların takımı yuhalamasını normal karşılamış. Joe Johnson'ın aksine, bana göre doğru bir yaklaşımda bulunduğunu söylemeliyim. Ama işin ilginç yanı LeBron gerçekten sanki aklı başka yerdeymiş gibi oynuyor. LeBron'un koca bir yarıda saha içi isabeti bulamadığı bir maç düşünün? İşte Celtics'e karşı böyle bir LeBron izledik. Celtics 16-0'lık seri yaparken pek ortalıkta gözükmedi. Daha sonra belki bol bol serbest atış çizgisine gitti ama bu yeterli değil. Beklenilen kadar agresif bir LeBron yoktu sahada. Celtics'in savunmasını övenler de olacaktır bu konuda ama 2008'de Celtics rakipleri maç başına 70 sayıda (tamam biraz abarttım) tutarken bile LeBron neler yapıyordu hepimiz biliyoruz. Bir problemi var LeBron'un ama ne? Israrla dirseğinin iyi durumda olduğunu söylüyor, o zaman kafasında bazı şeyler net değil. Zaten parkede de bildiğimiz ateşi, hırsı ve isteği yok gibi gözüküyor. Kim bilir belki de ayrılmayı kafasına koymuş durumda. 2007 Finalleri'ndeki gibi kendisine şut imkanı tanınınca rakibi sadece şutla yenmeye çalışan bir LeBron göreceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi. Eh Cavs'in %70'ini LeBron oluşturduğu için de, havaya girmiş ve 3 süper yıldızın hücumda kendini bulduğu bir Celtics'e karşı yenilmeleri kadar doğal birşey olamaz. Şaşırtmaya devam ediyor LeBron. Kazandıkları 2 maçta Celtics savunmasını hiçe sayarken, kaybettikleri maçlarda %50'sini bile ortaya koymadı. Altıncı maçta yumurta kapıya dayandığı için bu kadar umursamaz olmayacaktır diye düşünüyorum ama iş işten geçmiş olabilir. Belki de Cavs formasıyla Quicken Loans Arena'dan son kez yuhalanmalar ve protestolar eşliğinde ayrılmıştır.

Magic'ten İlginç Rekor

Aslında rekor mu değil mi emin değilim, ayrıca gece maçı da izlemedim (önceki 3 maçtan toplam 6 çeyrek izlemek yetti de arttı bile) ama Magic'in dün gece elde ettiği istatistiklere bakınca şaşırmamak elde değildi. Hawks'u süpürdükleri 4. maçta toplam 65 şut denerlerken, bunların tam 37'sini üçlük olarak kullandılar. Aslında 37 başlı başına yüksek bir rakam ama elbette rekor bu değil. Benim bahsettiğim şey farklı. Magic dün gece şutlarının yarısından fazlasını üçlük olarak potaya atmakla kalmadı, üçlük/toplam şut oranında %57 gibi akıl almaz ve absürd bir rakama ulaştı. Ufak bir araştırma yaptım, ne son 25 normal sezonda ne de son 20 playoff'ta buna benzer bir istatistik bulamadım. Üstelik Magic'in üçlük aşkı sadece bununla da kalmıyor. Bobcats'e karşı süpürgeleri çıkardıkları maçta da kullandıkları 67 şutun 33'ü üç sayılık atışlardı ama orada en azından serbest atışların (42 kere gittiler çizgiye) bu orana biraz etkisi vardı. Bu üçlük aşkı konusunda daha önce birşeyler karalamıştım. Magic'in playofflar'da rakip potaya gönderdikleri topların %41'i üçlüktü. İnanılmaz yüksek bir rakam bu. Formdayken ve şutlar girerken herşey güllük gülistanlık ama şutlarda biraz problem yaşadıklarında, karşılarında da üst düzey bir takım varsa kaos ortamı oluşabilir. Şimdiden uyarmak lazım belki de Magic oyuncularını. Amerikalılar'ın deyimiyle "Şutlarına aşık olmamaları gerekiyor."

Yukarda verdiğim istatistiğe ek olarak Pietrus'a da değineyim. 8 maçta kullandığı 53 şutun tam 41'i üçlüktü Fransız oyuncunun. Hawks'a karşı 3 kere ikilik atışında isabet buldu Pietrus, Bobcats'e karşı ise iki sayılık basketi yoktu seri boyunca. Çok yönlü oyunu tercih etse fena olmayacak sanki. Nitekim şu ana kadar tutturduğu %51 isabet oranının playofflar'ın sonuna kadar yanında olacağı garanti değil...

11 Mayıs Playoff Programı

12 Mayıs Çarşamba 03:00 (NTV Spor) / Boston Celtics - Cleveland Cavaliers

Celtics havaya girdiğini gösterdi. İki sezon önceki sertlikleri yarı yarıya düşmüş durumda ama Rondo dengeliyor resmen seriyi şu anda. Pierce iki sezon önce LeBron ile göğüs göğüse çarpışıyordu ama şu anda resmen eziliyor. LeBron sahada Ilgauskas stili uyumayı tercih etmedikça çıkıp maçı alabilir. Celtics'in onu durdurmaya gücü yetmez. Ama işin ilginci LeBron bir var bir yok. Birinci ve üçüncü maçta Celtics'i adeta ezerken, 2 ve 4'te sahada gezindi. Trende bakarsak, şimdi sıra yine coşmakta gibi duruyor. Bu ilginç olaydan bağımsız olarak, Cavs'in kazanacağını düşünüyorum. Aradan geçen 2 gün içerisinde Rondo'yu tamamen Parker ve West ikilisiyle tutmaya, birkaç pozisyonluğuna da LeBron'u denemeye karar vermişlerdir herhalde...

11 Mayıs 2010 Salı

Hawks - Magic Serisi 4. Maç (84 - 98)

Birinci turun yarı finallerden daha çekişmeli geçtiği garip bir playoff dönemindeyiz. Suns-Spurs ve Lakers-Jazz serileri sonuçlarına göre daha çekişmeli geçti ama dört maçta sona ermeleri taraftar hariç herkes için hayal kırıklığı oldu. Doğudaki Cleveland-Boston serisi mücadele açlığımızı biraz doyuracak diyorduk ama diğer taraftan Atlanta basketbol aşkımızı öldürmek için ant içmişti.

Karşılaştırdığımız takımların ligi bitirdiği sıralara bakıyoruz. Biri sezon başındaki uyumsuzluk sorunlarını çözüp doğuda ikinciliğe oturmuş; diğeri ise Horford ve Smith’in yükselişine Crawford’la bench katkısını da ekleyerek uyuyan Celtics’in üzerimde üçüncü bitirmiş sezonu. Kalkıp iki takım arasındaki farkı ve neden böyle ezici bir sonuç ortaya çıktığını uzun uzun anlatmayacağın çünkü arkadaşlarım daha önceki yazılarında yeterli yeri verdi. Sadece şöyle özetlemek istiyorum. Atlanta hücumdaki tuzu biberi olan isolation ile ligdeki çoğu takıma karşı yetenek olarak bire birde üstün geldiği için normal sezonda başarıyı yakalamış, olması gerektiğinden bir numara yüksek pozisyonda oynayan uzunlarının açığını ise koşan yapıları sayesinde avantaja çevirmişti. Playofflarda ise ilk önce karşılarında sert savunma yapan bir takım görünce afalladılar, sonra hem yetenekli hem de sistem içinde oynayan Magic’e karşı tam anlamıyla duvara tosladılar. İçeride yılın savunmacısının bulunması onları ister istemez oralara girmek için bir daha düşünmeye sevk ediyordu. Zaten kimi zaman içeri girmeyi tamamen bırakıp saçma sapan şutlara kalktıklarını da bolca gördük. Magic de hücumda düzenli dağılıp savunmaya aynı düzende koşabilen bir takım olduğu için de hızlı hücumlardan da çok az can yakabildiler. Yani normal sezonda buralara gelmelerini sağlayan iki temel öğe, Magic’e karşı işlemeyince ortaya tarihin en ezici (ortalama 25.3 sayı fark, NBA rekoru) 4-0'lık serisi çıktı.

Serinin son maçı da diğerlerinden pek farklı değildi açıkçası. Maçın başlarında seyirciye sert çıkan Joe Johnson’ın aldığı tepkiye sık sık tanık olduk. Atlanta seyircisinin müthiş ateşli ve takımına bağlı olduğunu söyleyemeyiz ama takımın bir numaralı oyuncusunun seneye kalmayacak olsa bile söyledikleri çok yanlış şeylerdi. Her neyse, maçta Atlanta’yı seyirciden çok daha fazla rahatsız eden bir konu vardı zaten, o da Magic’in hücumda coşması. İlk çeyrekte Orlando 4 tanesi üçlük olmak üzere yanılmıyorsam sadece 5 şut kaçırdı, daha da etkileyicisi 14 basketin 10’unu asistlerle buldu. 7’de 5’le 10 sayı atıp 5 asist veren Nelson öne çıksa da hücumda topa dokunmayan tek oyuncu yoktu. Maçın devamında da sürdürdükleri gibi alan paylaşımını çok iyi yaptılar ve aynı şekilde çok güzel top dolaştırarak şutların çoğunun boş olmasını sağladılar. Yani Atlanta’nın savunmada yapacağı pek fazla şey yok gibiydi. Tabii hücumda yine hararete kapılıp 14 şuta karşılık sadece 1 kere içeri drive ettiler. Kullanılan şutlar Orlando’nun aksine nadiren iki pas sonucu ve genelde el üzerinden olunca doğal olarak fark açıldı. İkinci çeyrekte Howard’a rağmen biraz daha içeri yüklenince farkı azaltmak adına biraz da olsa umutlandılar. Tabii bu sefer de Pietrus sağlı sollu üçlüklerle coşarak bunun o kadar kolay olmayacağını gösterdi. Üçüncü çeyrekte Magic de (%44) Hawks da (%30) normal şut yüzdelerine dönünce maçın seyri kalan bölümde değişmedi. Ben maçı izlemeyi bıraktığımda Orlando 17. üçlüğünü sokmaya çalışıyordu. Bu sezon attıkları en fazla üçlük miktarıymış ama atamamışlar, başka zamana kısmet.

Sadece 5 şut kullanıp hepsinde isabet bulan Howard 3 kere faul çizgisine gitti. Ayrıca bir zamanlar top alamadığı için haklı olarak itiraz ederken bu maçta topu coşan dış oyunculara vermeye daha istekli gözükmesi ne kadar odaklandığının işareti. Ayrıca kendisi maç ortasındaki bilgiye göre bir playoff serisinin en yüksek yüzdeyle şut atan oyuncusu oldu, tebrikler buradan. 7 top kaybı yapması tesadüf değil bu durumda ama top dolaşımındaki katkısı büyüktü. 12’de 7’yle oynayan Carter 22 sayıyla maçın lideri oldu, arada perde isteyip attığı şutlar dışında onun da hücum sistemine aykırı pek bir hareketini göremedim. Bir zamanlar gerçek oyun kurucu olmadığı için beğenmediğim Jameer Nelson bile topla oynarken takımına zarar vermiyor. 27 asist yapan takımında 9 asistle başı çekti kendisi. Hawks oyuncularından Johnson yine felaket, 15’te 5’le 14 sayı. Crawford da 15’te 5 attı ama faul çizgisine daha fazla giderek 18 sayıya ulaştı. Bibby sadece 11 dakika oynadı. Tamam hiç formda değil ama 48 dakikanın sadece 11’ini oyun kurucusuyla oynadı Hawks takımı. Hücumdaki niyetlerini çok iyi açıklıyor bence bu durum.

Atlanta’nın eksiklerinden, Orlando karşısındaki dezavantajlarından ve hatalarından bahsediyoruz ama şu Magic takımının başarıya ulaşması tesadüf değil. Şimdi yapacakları tek şey karşılarına gelecek olan rakibin maçlarını izlemek. Geçen sene onlar kadar rahat gelen Cleveland için de aynısını diyorduk, onlar Lebron’un mucizevi basketi olmasa süpürülüyorlardı. Aynısı Magic için de geçerli olacak mı, emin değiliz ama gördüğüm kadarıyla aynı rahatlık Orlando’da yok. Dans etmiyorlar tabii bu bir tarafa maçın içindeki tek oyuncunun bile olayı geyiğe vurduğunu görmedim. SVG etkisi bu olsa gerek. Tabii karşılarına çıkacak iki takımın da intikam arayacağını unutmamak lazım, bekleyip göreceğiz.

NBA Yıldızlarının Çocuklukları


Link

Neredeyse hiçbiri değişmemiş. Neredeyse her yeni fotoğraf geldiğinde "Oha aynısı" diye tepki verdim. Sadece Gasol ile David Lee dikkatimi çekti farklı olarak.