BIY AD

25 Eylül 2010 Cumartesi

Yok, Yok Kalsın!

Her şey oldu bitti, imzalar atıldı derken bizi de ters köşeye yatıran bir açıklama geldi Pat Riley’den: “Eric Dampier’a kontrat önermeyeceğiz.” Aslında, neredeyse Amerika’nın tüm basketbol kaynaklarında imzaların atıldığı, bu süper üçlünün potalarının artık güvende olduğu yazıyordu; fakat Pat Riley; Joel Anthony, Jamaal Magloire, Zydrunas Ilgauskas ve çaylak Pitmann’dan oluşan uzun rotasyonunu gayet yeterli görmüş ve Dampier’la artık ilgilenmediklerini açıklamış. İnşallah Magic, Lakers, Celtics ve Bulls da aynı fikirdedirler. Bu imzayla “ama”sı olmayan bir takım olacakları kanaatindeydim; ancak artık durum şu: Heat çok iyi takım; AMA pota altı savunması çok yumuşak.

Iverson Türkiye'yi Seçer mi?


Bir zamanların süper yıldızlarıydı Shaq, T-Mac ve Iverson.
Yıl 2010: Koskoca yaz sezonunda Shaq ve T-Mac kendilerine zar zor bir takım bulabildiler; ancak Iverson hem ruhsal yapısı ve hem de disiplini itibari ile herhangi bir takıma büyük sıkıntılar yaratacağı düşünülerek hiçbir NBA takımından teklif almadı. Kariyerinde 1 MVP ve de 4 sayı krallığı bulunan bir oyuncu için içler acısı bir durum.

Philadelphia’da basketbola başladığında bir efsaneydi Iverson. 96 Draft’ında ilk sıradan seçildiğinde NBA tarihi yeni bir yıldız daha kazanmıştı. “Crossover” kelimesini dünyadaki her basketbolseverin aklına kazıyan, bilekleriyle Majesteleri Jordan’ın bile başını döndüren bir adamın kariyerinde böyle zor bir duruma düşeceğini öngöremezdi hiç kimse; ancak aradan yıllar geçti, o kıvrak bilekler gitmez oldu. Artık topu eline alıp, şut atan bir oyuncudan farksızlaşamaya başladı Iverson. Basketbol zekasına hala diyecek lafımız olmasa da daha sonra forma giydiği takımlar içinde yarattığı krizlere nazaran bu özelliği de göz ardı edildi ne yazık ki.

Marbury gibi onun için de Çin dedikoduları etrafta yayılmaya başlamışken bugün Beşiktaş Cola Turka’nın senelik 1.5 milyon dolarlık teklifi gelince inanılmaz heyecanlandım doğrusu. Çin’de yıllık 4 milyon dolarlara kadar çıkan sözleşmelerin sesleri duyulsa da, bizim bildiğimiz inatçı Iverson, Beşiktaş’ın teklifinin biraz daha yükselmesi halinde(1,5 milyon doları kabul edeceğini sanmam) Avrupa’da ortalığı birbirine katarak, NBA takım yöneticilerini pişman etmeye kalkabilir diye de geçmiyor değil hani içimden. Hazır Dünya ikincisi ve turnuva ev sahibi olarak da reklamımızı yapmışken, Çin’de değil de belki de ülkemizde duyurur tekrar ismini.

Bu arada, teklifin oyuncu maaşlarının ödenmesi ile ilgili daimi sorun yaşayan Beşiktaş CT’dan gelmesi cesaretimi biraz kırsa da forma satışı, salonun dolması vb. getirileri göz önüne alınarak alınmış bir karar olduğuna ve imzanın atılması durumunda herhangi bir sıkıntı yaşanmayacağına inanıyorum. Haydi hayırlısı.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Görev Tamamlandı, Eric Dampier Heat'de

Kwame Brown’ın Charlotte’ı seçmesinden sonra Can Heat fırsat kaçırdı diye yorumlamıştı olayı şurada. Gerçekten de o günün şartlarında Miami’nin şu anki kadro yapısına uyan, seçenekler arasındaki en kaliteli adamdı Kwame. Kaldı ki Charlotte’ın da derdine derman olacak bir adam değildi kendisi bugünkü durumda. Zaten mevcut kadroda Nazr Mohammed, DeSagana Diop, Eric Dampier gibi oyunu sadece savunmasıyla kaldıran, hücumda topu gerekmedikçe eline almayıp, sadece hücum setinin işlevselliğini sağlayan adamlar vardı; ama Bobcats yönetimi yaklaşık 1 hafta önce Dampier’ı serbest bırakarak en azından uzun rotasyonundaki gereksiz ve tekdüze kalabalığa bir nebze olsun dur diyebildi. Hali hazırda fizikli bir pivot arayan Miami de bundan daha fazlasını istemezdi herhalde şu günde.

Yani bir anlamda Heat’e çalımı atan ve el uzatıp yerden kaldıran da yine Charlotte Bobcats oldu. Miami’nin mevcut kadrosundaki tek eksik savunma yapabilecek, daha doğrusu, Perkins, Bynum veya Howard’ın karşısında durabilecek kalıplı, güçlü ve blok tehdidi olan bir uzundu. Onlar da hiç yoktan 2.11’lik 35 yaşındaki Dampier’ı veteran minimum kontratıyla takıma katarak süper yıldızlarla dolu kadrolarının pota altını koruyabilecek bir adam aldılar Bobcats yönetiminin kıyağıyla.

Ilgauskas, Magloire veya Anthony’ye güvenilir güvenmesine de tabiri caizse oraya şöyle kütük gibi bir adam koymadan olmazdı ki Dampier hamlesi beklediklerinden de fazlası oldu Heat için. Egoları yüksek üç adamın yanına, topu alıp skor üretecek bir uzundan ziyade, bu adamların savunma yaparken arkalarının sağlam olduğunu hissetmesini sağlayacak bir uzun gerekirdi zaten. Oldu da aşı tutmadı diyelim en azından ekstra 6 faul hakkı daha oldu takımın; ama ne derseniz deyin, Riley büyük değişimin daha ilk sezonunda neredeyse eksiği olmayan bir takım kurdu. Ehh! Kaldı büyük başlangıca 33 gün, 20 saat, 3 dakika, 27 saniye 26,25,24…

20 Eylül 2010 Pazartesi

Delonte West Yeniden Celtics'de

Dünya Şampiynası’na kapılıp, ülkemizin başarısını dikkatle izlerken biraz boşladık NBA’de olan bitenleri. Artık şampiyonayı da geride bıraktığımıza göre başlayalım dilerseniz.

Yeniden yapılanma öncesi Boston Celtics belki de son kez şampiyonluk yarışına iddialı girecek bu sezon. Geçen sene finale kadar çıkmalarından sonra, Wallace’ın emekliliği, Perkins’in de sakatlığı sonrası uzun bölgesinde yaşayabileceği muhtemel sıkıntılar nedeniyle yaz döneminde O’neal’ları takıma katıp, Ray Allen ve Paul Pierce’ın da sözleşmelerini uzatmışlardı; ancak özellikle Tonny Allen’ı Memphis Grizzlies’e kaptırdıktan sonra kenardan takımın skor yükünü kaldırmasına eşlik edecek ve dinamizm getirecek oyuncu yoksunluğu iyiden iyiye su yüzüne çıktı. Her ne kadar Nate ile tekrar sözleşme yapsalar da özellikle Allen’ın sahada olmadığı dakikalarda onun yerine 2 numaradaki boşuğu doldurabilecek kaliteli bir isme ihtiyaç duyuyorlardı ve bunu da zamanında draftla takımlarına kattıkları ve Allen takasında gözden çıkardıkları eski oyuncuları Delonte West’i takıma katarak bir nebze olsun giderebildiler.

Akıllarda soru işareti yok mu peki? Şöyle, Celtics komple bir playoff takımı, öte yandan West geçen sezon normal sezonda 8.8 sayı, 3.3 asist ve %33 ile üçlük atarken playofflarda 6.7 sayı, 2.7 asistle oynamış; ama en vahimi ise %15 ile üçlük atması. Yani ne derseniz deyin West hiç mi hiç oraların oyuncusu değil. Yine de kesin konuşmamak lazım. Boston’ın takım kimyası Nate’i ve bir nebze olsa da Rasheed’i hizaya getirecek kadar etkili olduğundan West’i de playofflarda bir maç çevirirken görebiliriz.

Düşünülmesi gereken bir konu daha var: Her ne kadar “Celtics’in takım kimyası etkili ve her şeyi düzeltebilecek güçte” desem de, takımda disiplin açısından sorun yaşanması olası. Shaq, Jermaine, Nate gibi adamlarla uğraşmak hiç mi hiç kolay değil. Bir de şimdi bunlara West eklendi. Hatırlamayanlara hatırlatayım: Delonte West’in, motorsikletinde iki dolu tabanca ve bir tüfekle hız yaparken yakalanmasının ardından, geçen sene Arenas olayıyla ağzı yanan NBA yönetimi, West’e 10 maçlık ceza verdi. Bu ceza görünüşte pek yaralamayacaktır Celtics’i; ancak beni düşündüren şey takımın uyumunu bozacak oyuncuların takımda gün geçtikçe çoğalması. Umarım beklediğim sonla karşılaşmam.

Sonuç olarak, kendi evlatlarını tekrar yuvasına döndürdü Boston yönetimi. Eğer ki takım içi disiplinde sorun yaşamazlarsa, bence özellikle rotasyonun genişlemesi nedeniyle pozitif tarafı daha ağır basan bir hamle oldu; ama dediğim gibi “Celtics otoritesi bozulmamalı”.

12 Eylül 2010 Pazar

Rüya Final - Bekle Bizi Durant

Behlül mode on: Vay vay vay vay vay... Finale bak. Rüya gibi gerçekten. Çıktık Amerika'nın karşısına. Belli bir kesim turnuva öncesinde gelmeyen yıldızları gördükçe "Olsun gelmesinler süper, bana ne yıldızlardan, belki şampiyon oluruz" diyordu. Ben ise hem yıldızları görmek istediğimden, hem de milli takımın hiper istikrarsız oyunundan dolayı bu yıldızsızlıktan yararlanamayacağını düşündüğüm için, üzülüyordum duruma. Ama gelin görün ki, finaldeyiz. Hatta yolumuza çıkan takımlarda öyle çok büyük eksikler de yoktu (Lorbek hariç). Tabii örnek vermek gerekirse Papaloukas, Gasol gibi isimler gelseler belki turnuvada izleyeceğimiz yol da farklılaşabilirdi ama bu konulara girmeye gerek yok. Finaldeyiz. Dünya basketbol şampiyonası finali...

Baştan sona maçta neler olduğunu yazacak değilim ama bana göre kritik 2 noktaya değineceğim. Öncelikle durduramadığımız Sırbistan hücumuna karşı alan savunması denediğimizde, isabet bulamasalar bile inanılmaz iyi hücum ettiklerini gördük. 2-3 tane bomboş şut kaçırdılar. Ama pota altına indirdikleri toplarda isabetler de buldular. Kısacası zorlanmadılar bana kalırsa alan savunmasına karşı. Biz de bu konuda çok diretmeyip adam adamaya döndük ve bence bu maçı kazanmamız açısından bir önem taşıyordu.

İkincisi ise artık dayanamayıp küfrettiğim bir konu... Üç sayı öne geçmişiz, Sırbistan sayı bulmakta zorlanıyor, o sırada şutları girmiyor. Biz rakibin 4 faul hakkını 8 dakika kala zaten doldurtmuşuz. Ama yooook, üç sayı öne geçtik ya. Bize birşey olmaz, salla üçlükleri çatır çatır üç hücum üst üste. Bunların ikisinden en tecrübeli oyuncumuz Hidayet sorumluydu, birinde ise günün en kötü ismi olan Ersan'a bomboş pozisyon hazırladık ancak o da değerlendiremedi. Halbuki penetre etsek bu hücumlardan birinde faul alsak, çok rahatlayacaktık. Maç gidiyordu...

Neyse sonuç olarak finaldeyiz. Ne kaldı geriye? Amerika'yı yenmek. Zor hatta çok zor. Billups'ın tecrübesi, Durant'ın sapık şut performansı ve takım halinde inanılmaz atletik olmaları bizi çok zorlayacak. Eric Gordon'un gününde olmaması halinde, alan savunmasıyla belki onları yavaşlatabiliriz. Onun dışında, en önemli şey Amerika takımına karşı top kaybı yapmamak. O baskıyı kaldırabilirse guardlarımız, yarı saha hücumuna mahkum edebiliriz Amerika'yı. İşte o zaman turnuvanın favorisi olan takım, bir anda %30-40 oranında gücünü kaybediyor. Ama tabii şöyle birşey var, 40 dakika boyunca baskı karşısında top kaybetmemek pek mümkün değil. Rusya 15-20 dakika boyunca bunu başarsa da, 5 dakika kontrolü kaybedince neler olduğunu gördük. İşimiz hiç kolay değil, hatta dürüst olmak lazım, favori Amerika. Ama rüzgar ve seyirci desteği arkamızda, Odom ve Billups hariç tecrübeli oyuncuları, Durant hariç ciddi anlamda üstünlük kurabilecekleri bir yıldızları yok.

Amerika'ya karşı tarihimiz boyunca oynayabileceğimiz en iyi şartlar altında karşılaşacağız. Zor olduğunu bilsek de, şampiyonluk niye gelmesin? İmkansız olmadığı kesin...

9 Eylül 2010 Perşembe

Kısa Kısa

- Luis Scola sanki NBA 2K10'da orta mesafe şutu 99'a çıkarılmış gibi oynadı Brezilya'ya karşı. Maç boyunca zannedersem 1 veya 2 tane şut kaçırdı, geri kalanlar atamadıkları pota dibindendi. Zaten toplam 14/20'ydi yanlış hatırlamıyorsam şut isabet oranı. Bir uzundan böylesine muhteşem bir şut performansı izlemek gerçekten inanılmazdı. İki taraf da haketti ama Scola "Brezilya sen dur, biz yolumuza devam ediyoruz" dedi. Bu arada Prigioni'nin de hakkını verelim, Scola başta olmak üzere bütün takım arkadaşlarını doğru yerlerde topla buluşturdu ve besledi. İnanılmaz pick & roll oynadılar. Brezilya'da Giovannoni büyük sıkıntı çekti Scola'yı durdurmak konusunda. Splitter'in de az dakika almasına şaşırdığımı söylemeliyim.

- Çeyrek finallerin ilk maçlarında ise Teodosic dünyanın en kötü son saniye şutu seçimini yapmasına rağmen, maçı takımına kazandırdı. Biri anlatsın bana 25 saniyede, maç berabere iken niye 9 metreden üçlük atılır? Girince kahraman oluyorsunuz tabii, orası ayrı. Sırpların takım halinde deli üçlük attıklarını gördük. Keselj özellikle yüzünde el varken attığı şutlarla deli etti İspanyollar'ı. Buradan şuna bağlayalım:

- Biz de dolu dizgin devam ediyoruz. Alan savunması ile maça başlamadığı için teşekkür ediyorum Tanjevic'e. Bu maçta en çok korktuğum şey alan savunmasıydı çünkü. Şutörleri bu kadar keskin olan ve pas trafiğini hızlı yapabilen bir Slovenya önünde, intihar etmiş olurduk muhtemelen. Zaten maç erkenden koptuğu için, savunmada bir değişiklik yapmaya da hiç ihtiyaç duymadık. Umarım Sırplar'a karşı da alan savunmasına dönmek zorunda kalmayız. Bu enerji ve form düzeyiyle, onları da geçeceğimizi düşünüyorum. Bana göre İspanya gelse bizim açımızdan daha kötü olurdu. Çünkü en iyi olduğumuz yerlerde, bizle problem çıkaracak oyunculara sahiplerdi. İkisi arasında birini seç deseler ben herhalde Sırbistan'ı seçerdim. Bu açıdan sevinçliyim. Ama sonuçta favori gördüğüm İspanya'yı eleyen bir takımla karşılaşacağız, bu seviyeye geldiğimizde kolay diye birşey yok. Tam tersi işimiz oldukça zor. Ha, yine Slovenya maçındaki gibi saçma yüzdelerle şut atarsak bilemeyeceğim. İlk yarı performansımız, bugüne kadar izlediğim bütün basketbol maçları içinde bile, zirve adayları arasındadır...

- Fenerbahçe ile Enes'in arasındaki olaylara da değineceğim elbette. Bilmeyenler için, Fenerbahçe NCAA'e "Biz Enes'e 3 yılda 100bin dolar ödeme yaptık" diyerek evrakları gönderdiğini açıkladı. Nedim Karakaş "Bunu yapmamızdaki tek sebep, gerçekleri saklamak istemememiz" dedi. Buna elbette pek fazla inanan yok. Tek birşey diyorum. Fenerbahçe gibi büyük bir kulüp, camia bu kadar mı küçülebilir? Bir oyuncun 3-5 kuruş kazandırmadan NBA'e gidecek diye, o oyuncunun önünü tıkamak nedir? Bana kalırsa bu seviyedeki kulüplerin bir oyuncuya karşı gurur meselesi yapmaya hakları yoktur. Ha, Enes şimdi NCAA'de oynayamasa da, bu sezonu Avrupa'da veya D-League'de geçirip her şekilde gelecek sene NBA'e kapağı atacak. Belki ilk 3-5'te seçilmeyecek ama lottery veya hadi en kötü senaryoda; diyelim bu sezonu tamamen boş geçirdi, o zaman bile ilk turda seçileceğine inanıyorum ben. Bu tarz kişisel meseleler nedeniyle bir gencin, hatta Türk basketbolunun yetiştirdiği en büyük yıldız olmaya aday bir gencin önünü kapamaya çalışmak bana göre Fenerbahçe'ye yakışmıyor. Biliyorum Fenerbahçeli pek çok kişiden de tepki gelecek, varsın gelsin. Zamanında Galatasaraylı olmama rağmen, Galatasaray'ı sert eleştirdiğimde Fenerbahçeli de ilan edilmiştim. Sorun değil yani.

- Son olarak da madalya diyordum ama Final hatta bir ihtimal şampiyonluk şansımız var. Gerçekten inanıyoruz. Bu şampiyonanın, ülkede basketbolun gelişmesi açısından çok büyük katkıları olacak, en çok da buna seviniyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi

İspanya Bu Kapağın Altındadır

Efendim hikayeyi zaten büyük çoğunluğunuz biliyordur. Yunanistan çakallık yaptı. Rusya adeta büyük boy Metro yemiş gibi enerjik oynarken, Yunanistan topu rakip potaya atmak istemiyordu resmen. Neredeyse her şutlarını el üstünden atıyordu Yunanistan. Ayrıca 2-3 Rusya hücumundan birinde ancak doğru düzgün savunma yapıyorlardı. Amaçları açıktı grup üçüncüsü olarak, D grubunda çok büyük ihtimalle 3. olacak İspanya ile karşılaşmaktan kaçacaklardı. Hatta ardından çeyrek finalde Amerika'yla eşleşmekten de kurtulmuş oluyorlardı. Ne de olsa Fransa, Yeni Zelanda'yı yenecekti değil mi? Ama kazın ayağı öyle değildi işte, Yeni Zelanda takımı Haka dansı yaparak gaza gelip, Metro'ları yiyerek enerjiyi alınca, Fransa yenilgiden kurtulamadı. Bu sonuçla İspanya ikinciliğe çıktı ve Yunanistan'a ne oldu? Amerika'dan kaçtılar belki ama yine de kapak oldu. İspanya da bu kapağın altında işte. Oh olsun. Fakat bizim açımızdan bakınca, Yeni zelanda'nın gazı ve enerjisi biraz fazla kaçtı ve ismini 'markalaştırmış' Abercrombie'nin ballı (daha doğrusu panyalı) üçlüğü nedeniyle, onlar da bizden kaçıp Rusya'yla eşleştiler. Bize daha zorlu olan Fransa düştü. Tabii şutörleri yok, atletik olmalarına rağmen biz daha iyi ribaund alan bir takımız, savunmamız da üst düzeyde bu turnuvada (nazar değmesin), o yüzden çok sorun çıkaracaklarını düşünmüyorum bize ama Yeni Zelanda gelseydi şimdiden çeyrek finale bakabilirdik, o rahatlıkta değiliz orası kesin.

Bu arada Yunanistan'a kapak falan dedim ama bakmayın, bu konuda biraz ters düşünüyorum genel çoğunluğa göre. Sporda bilerek yenilmek pek de hoş gözükmüyor orası kesin. Genel eleştiri noktası da "Spordaki amaç rekabettir, nasıl yenilmek için oynarsın?". Ama şu göz ardı ediliyor, aslında alınacak o yenilgi, ileride kupa kazanmak için ödenecek ufak bir bedeldir. Ben biraz fazlasıyla 'mantık' adamıyımdır, eğer Yunanistan o ana kadar 3-1 yaptıysa ve gruptan çıkmayı garantilediyse, isterse çıkar yenilir ve 3.'lüğe inerek İspanya-Amerika ikilisinden kaçar. Ha tabii bunu, açık açık yaparsa ve kendisini dünyaya rezil ederse, üstüne de yine İspanya ile eşleşirse, kapağın en güzelini yemiş olur. Yunanistan'ın yaptığı gibi ortada kesin birşey yokken, bu kadar aleni bir şekilde çıkıp yenilmek mantıksız ve hatta ahmakça. Dünya Basketbol Şampiyonası'nı izleyen herkes antipatiyle bakıyor artık Yunanistan'a. Bir daha oh olsun İspanya'yla eşleştikleri için.

Şunu da yazmadan edemeyeceğim, aynı konuyla ilgili Bourousis ile Tanjevic tartıştılar. Bourousis maçtan sonra taktik tahtasını mı ne tekmelemişti yanılmıyorsam. Tanjevic de "Tiyatro yapma, yenilmek istiyordunuz yenildiniz işte, 2009 Eurobasket'te de aynısını yaptınız" demiş. İkili tartışmışlar. Bugün NTV Spor'da Dilara Gönder, koç Murat Özyer'e tartışma hakkındaki düşüncelerini sordu. Şampiyona boyunca yerinde yaptığı esprilerle beni güldüren koçtan bir başka bomba geldi: "Tanjevic'in galiba hayat sigortası var".

Bakalım 2 saat sonra Yunanistan gerçek anlamıyla kapağı yemiş olacak mı, yoksa gerek fiziksel gerek mental yönden yorulmuş olarak çeyrek finale kapağı atacak mı? Ne olursa olsun, basketbol tanrıları Yunanistan'ın bu kadar göze batan yenilme çabalarına tepki gösterdi ve İspanya'yı o tarafa attı. Eğrisi doğrusuna geldi... Bu akşam da harika bir maç izleyeceğiz.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Ersan'ın Kulağını Çekin !!!

Biliyorsunuz tatildeyim ve evet biliyorum özlediniz. Ben de özlemedim dersem yalan olur. Umarım en yakın sürede dönüş yapacağım. Elbette gerek NBA gerek Dünya Şampiyonası'nı takip ediyorum ve az önce olan bir olayı yazmadan edemedim.

Beş dakika önce televizyonu kırıyordum az kalsın. Ersan İlyasova 6 sayı farkla öndeyken, 41 saniye kala gitti hızlı hücumda Ramos ile bire bir kaldığında kaldırdığı üçlüğü attı. Yani o sırada ettiğim Ersan'a hakaret etmedim desem yalan olur. Ne yapıyorsun ya? O hücumda 24 saniyeyi kullansan zaten bitti, faul yapsalar 1'ini atsan, 3 hücumluk fark oluşacak, yani yine bitti. Eee üçlüğü attın kaçırdın, ribaundu alıp transition'da üçlüğü buldular fark 3. Maç krize girdi, hatta krizi geçtim, baya baya uzatmaya gidiyordu, zar zor yırttık. Keşke uzasaydı da, Ersan dersini alsaydı diye geçirmedim de değil içimden hani... Bu kadar basit bir şekilde grup birinciliği riske edilmemeli. Neyse ki sondan bir önceki hücumda üçlük yerine ikiliği tercih ettiler ve Tunçeri taktik fauller sonrasında en azından 1'ini attı da fark yeniden 2'ye çıktı. Porto Riko zor bir atış kullandı ve maçı kazandık. Grup birinciliğini de böylece garantiledik. Amerika'nın kucağına düşebilirdik belki de Ersan yüzünden... Birisi umarım şu yaptığı hata konusunda ciddi şekilde uyarmıştır kendisini. Şu maça kadar en iyi oynayan, en formda, en güvendiğimiz oyuncumuz olması birşey değiştirmez. Şu yaptığı mental hata affedilir gibi değil.

Neyse eleştiri de bir yere kadar... Kötü oynadık, ne savunmada ne hücumda bu turnuvadaki genel seviyemizde değildik belki ama kazanmayı bildik bir şekilde. Önemli olan o. Tabii Porto Riko ile aramızdaki kalite farkını da göz ardı etmememiz lazım, bu şekilde oynayarak madalya hedefi olan bir takımı yenmemiz imkansıza yakındı.

İspanya'nın beklentiden biraz uzak olduğu, en büyük favori Amerika'nın büyük yıldızlarını getirmediği ve Brezilya karşısında yenilmez olmadığı kanıtlanan turnuvada, madalya yolunda ilerliyoruz inşallah...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Tüm Dünyaya Gururla…

Dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olan FIBA 2010 Dünya Şampiyonası bu yıl 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye’de gerçekleşecek. Ülkemiz için çok önemli olan bu organizasyonun en büyük sponsoru Beko, basketbolseverlere şampiyona heyecanını dolu dolu yaşatmak için, www.beko2010.com sitesini sunuyor.Haziran ayından itibaren yayında olan sitede, ülke tanıtımları, şampiyona tablosu, takım kadroları ve son dakika haberleri gibi bölümler yer alıyor. Güncel bilgilerin yanı sıra, basketbolseverler için birçok farklı içerik bulunuyor. Kullanıcılar siteye üye olarak, NTV SPOR’ da yayınlanan 5’te 5 Basket adlı basketbol bilgi yarışmasına ve Basketsever programına katılma şansı elde ediyor.

Sitede bulunan basketbol bilgi yarışmasında sorulara en kısa zamanda en fazla doğru cevabı veren kullanıcılar da NTV SPOR ‘da yayınlanan 5’te 5 Basket programına canlı olarak katılabiliyorlar. Kullanıcılar ayrıca Basketsever programına katılıp, destek mesajlarını içeren videolarını siteye yükleyerek, kendilerini NTV Spor’da izleme şansı buluyorlar. Ayrıca haftanın anketine katılarak programa yön verip, haftanın konusunu belirleyebiliyorlar. beko2010.com, şampiyonanın başlaması ile birlikte suncağı birçok yenilik ile basketbolseverleri bekliyor.

24 Ağustos 2010 Salı

Kwame Bobcats'te (Heat Fırsatı Kaçırdı)

Evet biliyorum Kwame Brown'ı başka takım alınca "Heat fırsatı kaçırdı" demek biraz abes oluyor ama maalesef benim düşüncem bu yönde. Hani Kwame'nin muhteşem yetenekleriyle falan alakası yok tabii ki bu tespitimin. Hatta Ağustos ayının büyük çoğunluğunda tatil yapacağıma dair bir karar almadan önce bir Heat yazısı yazmaya başlamıştım "Geri Kalanlar Yeterli mi?" başlığıyla, yanına da "Kwame'yi Al Riley" yazmıştım. Niye? Çünkü Kwame en azından 2.11'lik boyu ve fiziğiyle gerçek bir pivot. Heat'in kadrosunda başka gerçek pivot yok. Tabii Big Z ile Magloire'ı saymazsak, ki saymamak Heat için doğru yoldur. Sadece bu ikiliye güvenip şampiyonluk için yola çıkmak riskli bana göre. Öte yandan Joel Anthony tamam blok kovalıyor, başarılı da oluyor, savaşçılığını beğeniyorum ama Bynum, Shaq, Howard gibi oyuncuların yanında çocuk gibi kalıyor. Kwame ise ne kadar Michael Jordan tarafından 1 numarada seçildiği için, işin hücum yönü ele alındığında yaklaşık 10 yıldır alay konusu olsa da, savunmada ortalama bir seviye tutturabilmiştir benim gözümde. Hatta bazı maçlarda şaşırtıcı bir şekilde gayet iyi savunma yaptığına şahit olmuşumdur. Kısacası ne kadar NBA'de dalga konusu olsa da, cüsseli rakip pivotların arkasında durabilecek bir isim Kwame. En en kötü ihtimalle boyalı alanda kullanılabilecek 6 faul hakkı daha verir taıma. Heat o yüzden kaçırdı diyorum kendisini.

Bobcats açısından ise pek de önemli bir transfer değil. Ellerinde Dampier, Diop ve Mohammed vardı zaten. Özellikle Dampier ile Diop tamamen defansif pivotlar (Nazr Mohammed de öyle sayılır). O yüzden Kwame'nin gelişi çok birşey ifade etmiyor, Jordan belki de zamanında 1 numara seçmesini haklı çıkarmak adına almıştır Kwame'yi, kim bilir. Zaten bu yazıyı girmemdeki amaç tamamen Heat'in eksiğine dikkat çekmekti.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Amerika > Avrupa ??

Dün Litvanya, bugünse İspanya karşısında şöyle bir ölçüp biçtik ABD Milli Takımı’nı. Peşinen iki maçın da pek iyi geçmediğini söyleyebilirim. Bir gece önceki Litvanya maçının son çeyreğine kadar, bugünkü maçın ise genelinde çok zorlandılar. İki maçı da kazanmış olmaları onları yanıltacaksa -ki Krzyzewski’nin oyuncularının bu hataya düşürmeyeceğini düşünüyorum- bu takım, tarihin en yıldızsız turnuvalarından biri olacak 2010 Dünya Şampiyonası’nda çok zorlanır. Peki ne yapar da bu takım bu hatalarından kurtulur? Öncelikle sorunlara değinip, ardından da birkaç cümleyle nacizhane çözüm önerilerimi sunayım.

1-Öncelikle oyuncuların genelinde inanılmaz bir rahatlık ve aşırı özgüven var. Bu da gereksiz şut tercihleri, saçma sapan çemberden seken smaçlar vb. sıkıntılara neden oluyor. “Avrupa Basketbolu”, Amerika’nın atletizme dayalı basketbolundan çok farklı. Bu tabirin artık iyiden iyiye klişeleştiğini biliyorum; ancak olayın cevabı burada bana kalırsa. Sete set hücumlarda, gerek doğru diziliş ve gerekse doğru adam dağılımı Amerika’nın aklını başından alır ki tarihin en zayıf Litvanya’sının bile oyun disiplininden kopmadıkça oyuna nasıl ağırlığını koydu gördük iki gece önce. Bu nedenle ABD’li oyuncuların “nasıl olsa yeneriz” zihniyetinden kurtulup, sadece kendi oyunlarıyla ilgilenmeliler.

2-Alan savunmasıyla hiç alakası olmayan, daha bu sistemde pozisyon almayı bile bilmeyen oyuncuların olduğu bir takım 2010 takımı; ama Krzyzewski’nin bu konudaki inadını bir türlü anlayamıyorum. Bugün İspanya karşısında son topa karşı uygulanan ve Durant’in bloğuyla sonuçlanan alan savunması taklidi kimseyi yanıltmasın. Son toptaki hata kesinlikle İspanyolların şaşkınlığından ibaretti. Alan savunmasının artık demode olduğunu ve rakiplerin (özellikle Avrupalıların) buna tedbirlerini iyi aldığını düşünürsek ABD’nin çareyi alan savunmasında aramasına gerek yok. Savunma temelinde yaptıkları en mantıklı hareket topa baskı uygulamaları. Neden? Bir kere inanılmaz derecede atlet bir takım, her topa el sokabilecek derecede çabuk ve rakiplerini bunaltacak derecede fizikliler. Kısacası topa baskı yaparsın, bir de pas arası yaptın mı? Bas smacı. Oh! Misss.

3-Bir de şu hatalı yürüme olayı var. NBA’de çalınmayan, top eldeyken atılan ilk adım burada hakemlerin gözüne direk batıyor. Özellikle Durant ve Rose’un bu konu ile ilgili büyük sorunları var ki Rose’un en önemli özelliğidir ilk adımdaki çabukluğu. Bu iki adam da takımın lideri olarak görülüyorlar üstelik. Hazırlık maçlarında hakemlere bu adımlar sorun gibi gözükmemiş olabilir(birkaç düdük atlandı zaten); ancak şampiyona başlayınca FIBA’nın bu konu ile ilgili hakemleri uyaracağını düşünüyorum.

4- Takımın Avrupa basketboluna uygun birkaç oyuncusu var. Direk Kevin Love, Stephen Curry aklıma geliyor mesela. Turnuvaya neredeyse uzunsuz gelen takım için Love bulunmaz nimet, hazırlık maçları boyunca da (serbest atışlar da dahil) kötü şu atan bir takım için Curry çok önemli; ama 12 kişiye düşecek kadroda sanki ikisinden birisi gidecekmiş gibi gözüküyor. Ben de Can gibi inatla Westbrook’un kesilmesini düşünüyorum. Her ne olursa olsun Love ve Curry’nin takımda kalması gerekiyor, ben bu kadar söyleyeyim. (Bu arada dün Westbrook oyuna girdiğinde enerji verdi ve skora iyi katkıda bulundu, şutlarına olan güveni de artmış durumda ama yine de bu kadar üst seviye guard varken takımda Westbrook'un kesilmesi doğru karar olacak bana göre. Ek olarak şunu da yazayım; Rondo ve Granger'ın İspanya'ya karşı oynamamaları, elenme ihtimallerinin bulunduğu anlamına gelmiyor. Koç K'nın kafasında zaten 10 kişi belli, son 2 için düşündüğü oyunculara son bir kez bakmak için Granger ve Rondo'ya dakika vermediğini açıkladı. / Can)

Sonuç olarak bu hatalar veya umursamazlıklar düzeltilmedikçe sert savunma yapan, baskı altında topu yarı sahaya getirebilecek çok oyuncusu bulunan ve inatla sete set oynayan bir takım, bu Amerika’yı geçebilir. Aklıma İspanya (bugün ABD basketboluna uydukları halde son topla yenildiler, bir daha bu hataya düşmeyeceklerini düşünüyorum), Sırbistan ve Yunanistan geliyor direk; ama bekleyelim görelim.

22 Ağustos 2010 Pazar

Bir Kötü Haber Daha: Nene Yok

Son bir haftayı tamamen tatil ilan ettim kendime blog'daki sessizlikten anlayacağınız üzere. Dedim ki post atmama trendini bu kötü haberle kırayım. Evet hiç belli etmesem de(!) kötümser bir yapım vardır. Neyse efendim Nene ile Splitter, Brezilya milli takımının yaptığı antrenmanlara katılmamışlardı başlarda. Sonradan dahil olmuşlardı. Ancak bir süre takımla çalıştıktan sonra, Cuma günü Fransa maçın çıkan Nene, 12 dakika sonunda bacağındaki acılara dayanamayarak kenara gelmiş. Baldırında çekme varmış yanılmıyorsam. 5-10 gün kadar dinlenmesi gerekiyormuş sakatlıktan kurtulmak için. Teknik yönetim de bunun üzerine Nene'nin yerine Le Mans'ın pivotu Batista çağırmış.

Özellikle NBA yıldızları resmen ağız birliği etmişçesine gelmemeyi tercih ettiler Türkiye'ye. Tabii ki böyle birşey yok ama yine de can sıkıcı. Saymaya başlasam, akşama ancak girerim bu post'u o yüzden hiç liste falan olayına dalmıyorum. Avrupa Basketbol Şampiyonası'ndan sonra Dünya Şampiyonası düzenliyoruz ama kimse gelmiyor...

Brezilya'yı, Pau Gasol'suz İspanya ve yıldızsız Amerika'nın yanında gizli favori olarak gösteriyordum. Nene'nin gelmemesi büyük kayıp. Yine oldukça iyi bir kadroları var, bence turnuvanın güçlü takımlarından biri durumundalar. Fakat artık şampiyonluğa yürümelerini veya yaklaşmalarını beklediğimi söyleyemeyeceğim maalesef. Nene de sempati duyduğum, beğendiğim bir oyuncuydu, o yüzden ekstra üzüldüm.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Green ve McGee Elendiler (Fransa Maçı Sonrası)

Amerika Milli Takımı, Türkiye'ye getireceği kadroyu %90 oranında belirledi. Turnuvaya gelecek takımlar kadrolarını 12 kişi ile sınırlandırmak zorundalar, Amerika dün alınan bir kararla 13'e düştü: McGee ile Green kadrodışı kalan isimler oldular. Beklenen bir gelişmeydi bu benim açımdan. McGee'nin Türkiye'ye gelmesini zaten çok az kişi bekliyordu ama Green'in 3-4-5 numaraları oynayabildiği için kadroda kalacağını düşünenler vardı. Birkaç defa belirttim blog'da, Green beğendiğim bir oyuncu değil kesinlikle. Şutuna güvenilmeyen, dışardan oynayan bir 4 numara yani sonuçta. Kalan 13 kişi şu şekilde:

Chauncey Billups (Denver Nuggets); Tyson Chandler (Dallas Mavericks); Stephen Curry (Golden State Warriors); Kevin Durant (Oklahoma City Thunder); Rudy Gay (Memphis Grizzlies); Eric Gordon (Los Angeles Clippers); Danny Granger (Indiana Pacers); Andre Iguodala (Philadelphia 76ers); Kevin Love (Minnesota Timberwolves); Lamar Odom (Los Angeles Lakers); Rajon Rondo (Boston Celtics); Derrick Rose (Chicago Bulls); ve Russell Westbrook (Oklahoma City Thunder).


Dün Fransa'yla oynadıkları karşılaşmanın 3 çeyreğini izledim. En az süre alan oyuncular Love ile Westbrook'tu. Love'ın uzun kıtlığı dolayısıyla Türkiye'ye gelmesini bekliyorum. Rose, Rondo, Billups gibi oyuncuların arkasında kalacak olan Westbrook'un ise 12'ye kalmasını beklemiyorum. Daha önce de yazmıştım zaten bunu.

Fransa maçına çok az değinecek olursam. Savunmanın hücumu tetiklediği bir Amerika millia takımı izledik. Zaten böyle olması şarttı, çokça dile getirdim blog'da. Şunu da belirtmem lazım, hücum gücü kısıtlı bir Fransa'ya karşı savunma yapmak çok zor değil. Yani İspanya gibi bir takıma karşı ne yapacaklarını kestirmek zor kısacası.

Buna ek olarak, set hücumunda Amerika'nın Rondo ve Billups birşey yapmadıkça zorlandığını gözlemledim. Ama tabii şanslılar, bu iki oyuncunun da takımı yönetme kabiliyeti üst düzeyde. Bu arada Durant oldukça kötüydü. Kötü derken belki maçı %50 saha içi isabetiyle tamamladı ama maça 5'te 0 ile başladı ve set hücumlarında kullandığı toplar isabetsizdi. Bulduğu sayıların çoğunu hızlı hücumlar ve hücum ribaundları (mesela bir topu çemberin üstündeyken tamamladı, FIBA basketboluna uyum sağlamış durumda) sayesinde buldu. Bunları yapması elbette önemli ama ondan asıl beklenen şey takım sıkıştığı zaman ortaya çıkması. Evet belki sezon boyunca Thunder'ı taşıyan yıldızın bu maçlık performansı iyi değildi ve turnuvada daha iyisini yapacaktır bence.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Sean May de New Jersey’de

Nets’in transfer haberlerinden hızlı hızlı devam edelim değerlendirmeye, yoksa bitecek gibi değil. Malum, bütün takımı yenilediler aşağı yukarı. Sean May de takıma yeni katılan parçalardan biriydi, 1 yıllık minimum kontratla. Bir nevi deneme amacı taşıyor diyebiliriz bu anlaşma için. Peşinen fikrimi söyleyeyim, bu fiyata alınabilecek iyi bir oyuncu May. Eğer Troy Murphy’yi takıma katmasalardı daha da umutla bakmak mümkündü bu anlaşmaya ama şu an yedek 4 numara olarak dahi süreleri epey kısalacak gibi, çünkü önünde kendisinin yapabileceği her şeyi yapabilen, çok daha atletik ve genç bir Favors olacak.

May’in kariyerine sakatlıkların gölge düşürdüğü bir gerçek. Belki bir Amare değildi ama bu seviyede bir kontratı hak edecek kadar kötü bir kumaşı da yoktu. Lige kolej şampiyonu takımın en önemli skor opsiyonu unvanıyla giriş yapmış ve ilk iki senesinde sakatlıklar elverdikçe fena performanslar sunmamıştı. Ancak dizinin bir türlü istenen seviyeye gelmemesi ve kilo problemleri May’in dönüş sürecini ve performansını olumsuz yönde etkiledi. Tüm bunlara bir de Larry Brown’ın kendisine yeteri kadar şans vermemesi eklenince iyice gözden düşmeye başladı. Ama hazır bir şekilde dönmek için antrenmanlarda çok çalıştığı ve 135 kilodan 118 kiloya düştüğü için Kings tarafından 100 bin dolarla ödüllendirildiği söylendi medyada.

Sırtı dönük oyunu iyi bilmesi, ofansif ribaundlardaki etkinliği ve ayaklarının cüssesinden beklenmeyecek kadar hızlı olması en önemli artıları, unutmadan bir de pota altında epey yer kaplaması... Yukarıda da dediğim gibi bu özellikleri fazlasıyla yapabilecek yetenekte oyuncular var Nets pota altında ama nedense bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyordum bu tombula ben. Belki de kolejden takım arkadaşlarının aldığı kontratlardan sonra biraz duygusal baktım olaya. Bu şansını da iyi kullanamazsa artık gelir Avrupa’da oynar, nasılsa stili uygun, mevcut kontratından daha aşağısını da almaz, mis gibi…

Thorn Emekliliği Sevmedi

New Jersey Nets'ten Temmuz ayı içinde "Artık yaşlandım gelecek nesillere bırakıyorum işleri, emekli olacağım" diye ayrılan Rod Thorn, 76'ers ile anlaştı. Stefanski'nin üzerinde bir göreve yani 76'ers'ın başkanlığına getirildi Thorn. Bir zamanlar Nets'de aynı bu şekilde çalışmışlardı Stefanski ile. Thorn için baya kısa süren bir emeklilik oldu anlayacağınız. Thorn, Nets'den ayrılmasında Prokhorov ve onun adamlarıyla arasındaki fikir ayrılıklarının etkisi olmadığını açıkladı. Aslında oldukça iyi anlaşmasına rağmen, Nets kulübünde miadını doldurduğuna inandığı için bırakmış Thorn yani. Tabii bundan 15 gün önce kazın ayağı öyle değildi. Neyse, vardır aralarında bir husumet, Thorn, Prokhorov kendisine uzun süreli bir anlaşma teklif etmediği ve güvenmediği için rahatsızlık duymuş bazı kişilere göre.

Kısacası, Nets'i NBA'in en kötü kulüplerinden biriyken alan ve iki kere final oynamalarını sağlayan Thorn şimdi 76'ers'ı başarıya götürmek için iş başında. Ellerinde Holiday, Young, Speights, Turner, Hawes ve Williams gibi genç, yetenekli oyuncular var. Tabii çoğunun problemli oldukları da bir gerçek. Kimi çok sakatlanıyor, kimi kafa olarak oyunda değil, kimi şutör guard kafasında olmasına rağmen oyun kurucu bedenine sahip. Ama yetenekli oldukları da bir gerçek. O nedenle Brand transferinden umduğunu bulamayan Philadelphia şehri, geleceğe daha da bir ümitle bakabilir artık bence. Birkaç sene sonra doğunun zirvesine oynayan bir Philly görürseniz şaşırmayın.

13 Ağustos 2010 Cuma

Nets’ten Morrow’a 3 Senelik $12M

Öncelikle belirtmek isterim ki biraz yoğunluk, biraz sıcaklar, biraz da ligin başlamasına daha çok vakit olduğundan dolayı gerçekleşen bazı transferlere değinmedik. Ama hepsini bir kenara not ediyoruz ve tek tek değerlendireceğiz (Josh Powell'ı bile). İzin kağıdımı yoklama defterinin arasına sıkıştırdıktan sonra geçeyim başlığı ilgilendiren yazıya. Müthiş bir şut mekanizması, yumuşak bir bilek ve seçilmeyen bir oyuncu için inanılması güç bir skor potansiyeli… Zayıf saha görüşü ve işin savunma kısmına pek önem vermemesi en göze batan zaafları. Ama o özellikleri de iyi olsa Barcelona’da oynardı zaten. Anthony Morrow’dan bahsediyorum, Don Nelson’ın takımına katarak geleceğini maddi açıdan kurtardığı undrafted gençlerin en gözdesinden... Belki kendini yine gösterirdi ama Don Nelson’ın sisteminde yapabileceği her şeyi çok daha kısa bir zaman diliminde yapma fırsatı buldu, aldığı sürelerden mevcut kontratına kadar…

Dış şut yüzdesi çoğu oyuncunun fg yüzdesinden daha yüksek. Bulunduğu takım elbette bu yüzdeye fazlaca zemin hazırlıyor ama bu adam Georgia Tech formasıyla da benzer ortalamalar yakalamıştı yanlış hatırlamıyorsam. Skor konusunda maçtan maça değişen istikrarsızlığının sebebi de anlaşılacağı üzere şutunun güvenilir olmamasıyla değil, Warriors sistemiyle alakalı. Sonuçta takımda her oyuncunun 20 atma kapasitesi olduğundan bir gün Morrow çıkıp atıyordu, bir gün Watson, bir gün Tolliver…

Nets organizasyonunun bu sene yaptığı transferlerden en mantıklısı gibi görünüyor Morrow. Açıkçası transfer sezonundan önce yaklaşık 4-5 milyon dolarlık bir kontratı hak ettiğini düşünebilirdim kendisinin. Ama bu seneki piyasa koşullarını ve Petro’ya verilen parayı görünce ne yalan söyleyeyim kontratını biraz ucuz buldum. Petro’ya oynadığı basketbola göre bir servet sayılacak büyüklükte bir kontrat sunan Nets’in Morrow’u bu paraya bağlaması takdire şayan.

Bu transferde de Nets’in diğer hamleleri kadar olmasa da soru işaretleri var velakin soru işaretlerinin temelinde Golden State ön yargısı yatıyor. Mesela açık alan basketboluna yatkın bir oyuncu olduğunu biliyoruz Marrow’un ama Nets’in ağır temposunda etkili olabilecek mi veya Devin Haris bir guard olarak kendisine ne kadar uygun şut pozisyon hazırlayabilecek? Bunlar bireysel anlamda Morrow’un yaşayabileceği temel sıkıntılar ama takım olarak bakıyorum da Nets’e, istediği serbest oyuncuları kadroya katamasalar da, geçtiğimiz sezon skor üretme konusunda çok fazla alternatifi olmayan bu takımın Murphy, Marrow, James derken hücumda baya baya güçlendiklerini söylemek mümkün. İş, savunmaya ve bu gençlerin ne kadar gayretli, arzulu olacaklarına bakıyor. En azından doğuda playoff oynamanın kendilerine bir hayalden çok daha yakın olduğunu söylemek mümkün.

12 Ağustos 2010 Perşembe

4'lü Takas Değerlendirmesi (Hornets - Collison)

Önce kocaman takasımızın özetini vereyim temiz bir şekilde:

Trevor Ariza (Rockets) ---> Hornets
Darren Collison, James Posey (Hornets) ---> Pacers
Troy Murphy (Pacers) ---> Nets
Courtney Lee (Nets) ---> Rockets


Direk kafadan başlayalım. Ariza'nın rol oyuncusundan, skorerliğe olan geçişi çok kişinin ağzını açık bıraksa da, bazılarını hiç etkilememişti. Nedeni de şut yüzdesiydi. Ender Arslan'ı koysanız NBA'deki bir takıma ve "1 numaralı skor opsiyonu sensin, istediğin kadar kaçır" deseniz, o bile %39'dan daha yüksek bir isabet yüzdesiyle kapar sezonu. Abarttım mı? Elbette. Ama Ariza'nın Kevin Martin geldikten sonra şut yüzdesini arttırdığını, aslında All-Star'a kadar %37 civarında takıldığını aktarayım... Kısacası Chris Paul'u Hornets'da kalmaya ikna edecek bir yetenek olmadığı açık. Buna ek olarak kendisi, giden Posey ile aynı parayı alacak Hornets'dan, hemi de kontratı 2 yıl daha uzun Posey'e göre. Ha, Hornets'ın kazandığı şey ne? Bitmiş, tükenmiş, o kontratı Heat ve Celtics ile şampiyon olurken bile ne kadar hakettiği tartışılacak bir ismi verdiler. Onun yerine gayet atletik, rolünü bilmesi halinde son derece faydalı olacak bir oyuncu aldılar. Yani hani Ariza'ya da bu kontratın biraz fazla olduğunu söylemiştim geçen yaz yanlış hatırlamıyorsam. Ama Hornets, performansıyla aldığı parayı hiç haketmeyen Posey'i gönderip yerine Ariza'yı aldığı için karda diyebiliriz. Buna rağmen Posey'nin yanında çok daha önemli birini gönderdi Hornets: Darren Collison.

Önce ayrıldığı Hornets açısından yaklaşayım. Paul ayrılırsa takımı gönül rahatlığıyla teslim edecekleri bir oyuncuydu Collison. Onun gönderilmesi Paul'un kesinlikle takımda kalmasını bekledikleri anlamına geliyor. Ama Collison karşılığında Ariza'dan çok daha iyi bir parça alabilirlerdi bana göre. Geçen sene Paul sakatken herkesin dikkatini çeken bir performans sergilemişti çünkü Collison. Çaylak oyuncu istatistik baz alındığında, Paul'un çaylak yılından daha bile iyi bir sezon çıkarıyordu. İşin ilginç yanı, Collison kenarda Paul'u seyrettiği süreçte çok şeyler öğrenmişti ve neredeyse Paul ile aynı oyun stiline sahipti. Böyle gelecek vaat eden bir oyun kurucuyu kaybetmeleri pek olumlu bir not değil Hornets için. Paul bu sezonki gidişattan memnun kalmazsa ve seneye "Ya beni takas edersiniz ya da sene sonunda bedavaya giderim" derse ne olacak? Ellerinde ne Collison, ne Paul kalacak. Bilmiyorum kaç kişi Ariza için bu riskin alınmasının iyi olacağını düşünüyordur?

Pacers yeniden yapılanma sürecini resmen başlatmış gözüküyor Collison'ın transferiyle. Yanında Posey de geldi ama gülü seven dikenine katlanırmış. Tinsley ve Ford problemler yaşayan ve beklediği katkıyı alamayan Pacers sonunda çözümü bulmuş gibi gözüküyor. Geleceğe umutla bakmalarını sağlayacak bir oyun kurucuyu kattılar kadrolarına. Son derece başarılı bir hamle. Sadece bu sezonluk uzun forvet pozisyonunda sıkıntı yaşayacaklarmış gibi gözüküyor. Ellerinde sadece Hansbrough ile McRoberts var. Aslında McRoberts geçtiğimiz sonuna doğru dakika aldığı zaman, potansiyelini biraz gözler önüne sermişti. Bu açıdan Murphy'nin gitmesi de onun kendisini göstermesi için bir fırsat olacaktır. Zaten dediğim gibi yeniden yapılanıyorlar, Murphy gitse ne olur? Sanki kalsa playoff yapacaklardı...

Murphy demişken, Nets'e de değinelim. Murphy'nin biten 11 milyon dolarlık kontratını aldılar. Bu kontrat, Nets'in geleceğe yönelik planlarında daha esnek olmalarına imkan sağlıyor. İsterlerse Murphy'i Şubat civarında bir genç oyuncu ve biten bir kontrat karşılığı yollayabilirler veya önemli bir yıldız alabilirler. Hiç olmadı Murphy'i yıllık 6-7 milyon civarına kadrolarında tutup, geri kalan salary cap ile serbest oyuncuların peşinde koşarlar. Gördüğünüz gibi çok sayıda opsiyonları var. Ama tabii bu yaz Outlaw, Farmar, Petro gibi oyunculara hakettiklerinden biraz fazla paralar veren Nets yönetiminin ne kadar başarılı olacağını merak ediyorum. Bu arada ben potansiyeli yüksek olan çaylakların direk 30 civarı dakikalar almalarından yanayım. O yüzden Murphy'i Favors'ın önüne koymaları benim pek hoşuma gitmedi. Ama bu işin bir doğrusu yok, birçok kişi de çaylakların kenardan gelip lige alışmalarının daha iyi olduğunu savunuyor. Son olarak, (oldukça beğensem de) Morrow harici gerçek bir şutör guard'larının kalmadığını ekleyelim bu takasla. Umut bağlanan Courtney Lee bu kadar kolay elden çıkarılmalı mıydı? Tartışılabilecek bir konu.

Geldik Ariza'yı gönderip Lee'yi alan Rockets'a. Hem ekonomik, hem gençleştirme çalışması, hem de kadrolarındaki şişkinliği azaltmaları açısından güzel bir takas oldu onlar için. Lee, Ariza'dan çok daha az masraf yaratacak Rockets'a. Ayrıca Budinger ile Battier varken, Ariza biraz ekstra kaçıyordu. Budinger'ın gösterdiği şaşırtıcı çıkış, Ariza'nın gözden çıkarılmasına neden oldu. Potansiyeli çok kişi tarafından yüksek bulunan Lee de, Kevin Martin'in arkasında çok iyi bir yedek görevi görecektir. Kadroda başka şutör guard yok çünkü. Morey yine güzel bir takas yaptı bence.

T-Mac Pistons'da

Bu aralar tatil modundayım, farketmişinizdir zaten. Blog başladığından beri ilk kez 2 gün üst üste bir yazı girmedim. Madem öyle, şu dün gece çıkan haberi paylaşayım dedim, daha doğrusu haberi paylaşmak değil tabii ki amaç, konu hakkındaki fikrimi yazmak. Pek çoğunuz okumuştur bu haberi zaten.

Birçok kişi vardı T-Mac'in nereye gideceğini merak eden. Pistons ile yaptığı anlaşma 1 yıllık ve 1.3 milyon dolar değerinde. Şimdi ilk bakışta ne anlıyoruz? T-Mac antrenmana çıktığı takımların hiçbirinden teklif almadığına göre, hala eski T-Mac ile alakası yok. Durduğu yerden şut atan, saha görüşü sayesinde arkadaşlarını besleyen bir oyuncuya dönüşmüştü Knicks'de. Biraz hırsı, biraz da (afedersiniz) kendi salaklığı nedeniyle dönüp hemen 30'lu dakikalar almayı başlamıştı. Hatta birkaç maç 20'li sayılara çıkınca bazı kişiler "T-Mac geri mi dönüyor?" demişti ama tabii izleyenler için durum böyle değildi. Atletik kabiliyetleri aşırı derecede kısıtlanmış bir T-Mac gördük parkede hep. Zar zor smaç basacak kadar zıplıyordu adeta. Zaten ağır dakikalar alarak basketbola dönüş yapması, dizlerinin yeniden ağrımasına ve kalan maçların çoğunda etkisiz eleman olmasına neden olmuştu.

İşte bu yaz antrenmana çıktığı Bulls, Cavs ve Clippers gibi takımların T-Mac'e 1 milyon dolar vermemelerinin sebebi de bu olsa gerek. Demek ki sadece paslı olduğundan değil, ameliyat olduğu dizi sebebiyle atletikliğini tamamen kaybetmiş T-Mac. Bu ameliyatın ardından pek çok oyuncunun ne kadar zor toparlandığına şahit olduk. Daha doğrusu toparlanamadığına. Ha iyi örnekler var mı? Elbette var: Kidd, Amare ve döndükten sonra diz kapağını kırsa da Oden oldukça iyi döndüler. İçlerinden en inanılmazını Kidd başardı. Yıllardır insanların "Artık dizleri bu sene patlayacak" deyişlerine rağmen 50 yaşına geldi, hala üst düzey basketbol oynuyor. Neyse konudan saptım yine, dediğim o ki, bunca şampiyonluğa oynayan, onu geçtim playoff için yarışan takım varken gide gide Pistons'a gitti T-Mac. Ben de çok isterdim patlama yapmasını, 20 sayı civarı ortalama yakalamasını ama o günler çok geride kaldı.

Bu yorumu tamamen geçtiğimiz sezon izlediğim Knicks maçlarına dayanarak yapıyorum. Nitekim NBA takımlarının antrenmanlarını izlemek gibi bir şansım yok. Ama T-Mac'i deneyen takımlardan Bulls'un, onun yerine Bogans'ı tercih etmesi bile önemli bir gösterge. Zaten birkaç yerde okuduğum kadarıyla antrenmanlarda neredeyse kimseyi tatmin edememiş T-Mac. Dumars ne gördü acaba kendisinde? İlk yıllarında herkesin takdirini toplayan Dumars, son 4 senede Pistons'ın deyim yerindeyse içine etmişti. T-Mac konusunda bari diğer takımların yöneticilerini sollayarak, doğru kararı vermiş olsun. Doğru karar derken, genç Daye ve Jerebko'nun oynadıkları pozisyonda T-Mac'e çok dakika vermek ne kadar mantıklı tartışılır. Prince'i saymıyorum bile yani (takas olması da muhtemel).

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Al Horford Artık PF

Atlanta’nın yeni koçu Larry Drew genç yıldız Horford ile konuşup, kendisinin bundan böyle uzun forvet pozisyonunda da oynayabileceği yönünde karar almış. Esasında bu pozisyona çok da yabancı değil Horford. Zira Florida Üniversitesi’ndeyken Noah’ın yanında benzer bir görev üstlenmişti ancak Hawks’ta pivot pozisyonuna yerleşmiş ve kısa kariyeri boyunca hayli de başarılı olmuştu pivot olarak. Ama önümüzdeki sezondan itibaren yeniden 4 numara olarak izleyeceğiz kendisini…

Öncelikle Horford’ın bu pozisyona geçmesi, hızlı ayaklarına boy avantajını da ekleyince ligin en etkili uzun forvet savunmacılarından biri yapacaktır kendisini. Hücumda da kalıbıyla matchuplarına sıkıntı yaratacağı aşikar. Sözün özü diğer etkenleri bir kenara bırakıp sadece Horford’a biçilen yeni rolü değerlendirecek olursak oldukça mantıklı gibi görünüyor kağıt üzerinde.

Ancak bu durumun bir de yan etkileri olacak ve esas kafa kurcalayan kısım da o zaten. Bu kararla birlikte Marvin Williams’ın benche çekileceğini düşünürsek, kararın aynı zamanda Josh Smith’in de bir pozisyon kayması ve Zaza’nın ilk beş başlamasına gebe olması kuvvetle muhtemel. Bu varsayımlar üzerinden savunmada hayli sert ve ürkütücü olan Hawks’ın hücum gücünün de bir o kadar zayıflayacağını söylemek mümkün. Çünkü Zaza’nın hücum etkinliği zaten malum, buna bir de Josh Smith’in 3 numarada oynatılma riski eklenecek. Smith’in oyun zekasını düşündüğümüzde kısa forvet olarak çok daha fazla dış şuta yöneleceğini ve bunun da başlı başına bir facia olduğu açık. Kaldı ki geçtiğimiz sezon playofflarda hücumda ne kadar çaresiz kaldıklarını gördükten sonra Hawks’ın ofansif veriminin düşme ihtimali bile çok korkutucu.

Drew’in düşüncesinin sahaya yansıması aynı zamanda ligin en istikrarlı beşlerinden birinin de bozulması anlamına geliyor. Bibby’nin takıma katılmasından sonra sakatlıklar haricinde çok fazla değişmemişti bu beş isim. Fakat kadronun bir türlü potansiyeline ulaşamaması takımı harekete geçirmiş ve hamle yapmayı zorunlu kılmıştı. Bu hamlelerden ilki koç değişikliğiyle gerçekleşmişti, ikincisi de bu düşünce diye nitelendirebiliriz. Ancak Atlanta eğer gerçek anlamda kademe atlamak istiyorsa öncelikle Bibby’nin gönderilmesi gerektiği şahsi düşüncem. Hawks’ın yeni çehresini önümüzdeki sezondan itibaren izleyip göreceğiz….

Ben de bu konuda yazacaktım ki, Soner önce davranmış. Öncelikle Horford'ın uzun forvete kayması durumunda, pivot kim olacak? Asıl soru bu. Zaza? Powell? İkisi de bir playoff takımında 25-30 dakika alacak seviyede değiller. Zaza pis işleri yapmasıyla 15-20 dakika civarını hakediyor ama zaten ufak tefek kalıyor pivot pozisyonunda. Hadi bunu geçtim, Josh Smith kısa forvete mi geçecek? Bildiğimiz, sevdiğimiz, şut özürlü Josh Smith'ten bahsediyoruz. Kısa forvet? Yani neresinden tutsanız elde kalıyor Horford'ın uzun forvete kayma planı. Cousins'i falan almış olsalar draft'ta hadi neyse ama ellerinde buna uygun bir kadro yok bence. Geçen sene atıyorum 4-5 dakika uzun forvet oynadıysa maç başına Horford, bu sene olsun maksimum 7-8 dakika oynayacaktır bence. / Can

8 Ağustos 2010 Pazar

Pargo Golden State'te

Geçtiğimiz sene dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına gelmişti Pargo ama önceki sezonun formsuzluğu devam etmiş ve kendinden bekleneni bir türlü verememişti Chicago’da. Biraz da bunun etkisiyle piyasası daralmış olacak ki Golden State’ten yalnızca minimum kontrat alabildi 2 yıllık. Tabi kontratın bu kadar düşük olmasında ligin en underrated oyuncularından biri olması da etkili olmuştur muhakkak. Öyle ki; NBA’de bulamadığı süreleri Olympiakos’ta da bulamamıştı vakti zamanında.

Aslında tamamen paranın cazibesiyle yapılmış bir Avrupa seyahati diyebiliriz Pargo’nunkine, zira ne kafa olarak hazırdı buralarda oynamaya ne de oyun stili uygundu. Ayrıca takımda kalıcı olma konusunda istikrarsızlığı öyle bir raddedeydi ki Avrupa macerasına bile bir yıl içerisinde iki takım sığdırabilmeyi başarmıştı kendisi. Şimdi ise görünen o ki, parayı değil saadeti seçiyor.

8 senelik profesyonel basketbol kariyeri boyunca yalnızca 18 kere ilk beş çıkabilmiş bir oyuncu için hücumu fazlaca istikrarlı. Skor potansiyeli, cüretkarlığıyla birleşince kendisi için en uygun takımlardan birine gittiğini söylemek mümkün. Golden State’te forma giyecek olmasından dolayı savunma yönünden de herhangi bir sıkıntı olmayacaktır. Açıkçası çok ümitliyim bu transferden.