BIY AD

20 Nisan 2010 Salı

19 Nisan Playoff Programı

20 Nisan Salı 03:00 / Chicago Bulls - Cleveland Cavaliers
20 Nisan Salı 05:30 (NBA TV) / Utah Jazz - Denver Nuggets


Bulls-Cavs serisini verse keşke NBA TV, Kirilenko'nun ve Memo'nun sakatlıklarından sonra Jazz-Nuggets serisinin pek tadı kalmadı gibi. Diğer tarafta en azından Rose ve LeBron'u izlerken aynı zamanda uzaktan kuzen olduğuna inanılan Noah-Varejao ikilisinin mücadelelerini alkışlardık. Ayrıca fotoğraftaki dans olayı ve Noah'ın "LeBron'u sevmiyorum" ve "Cleveland sucks" açıklamaları yüzünden her an tansiyonun yükselebileceği bir karşılaşma (ilk maç da 2 kere tartışmalara sahne oldu).

Nuggets, Utah'taki bu sakatlıklarla Karl'sız bir şekilde ikinci tura çıkacakmış gibi duruyor. İlk maçı Carmelo'nun ekstra oyunu ile kazanmışlardı ama sorun şu ki Nuggetslı oyuncular Carmelo'ya bu sefer daha iyi destek vereceklerdir. Ayrıca Carmelo'nun Jazz'a karşı hemen her maç ekstra performans gösterme potansiyeli var çünkü karşısında 3-4 kademe düşük savunmacılar var (maalesef Kirilenko sakatlanınca elindeki opsiyonlar kısıtlı Jazz'ın)...

Cavs ise ilk maçta LeBron ve Shaq sayesinde yaratılan bomboş üçlüklerde çember dövmesine rağmen (6/23) rahat sayılacak bir şekilde kazanmıştı. Kendi kendilerini baltalayıp bundan da kötü üçlük atmazlarsa bu gece de kazanacaklardır. Çünkü ilk maç gösterdi ki, Bulls'un LeBron ve Cavs'i durdurması mümkün değil.

İlk iki playoff gününde tam 6 maç izleyen bünyeme bugünü tatil ilan ettim. Ayakta kalacaklara iyi seyirler.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Bobcats - Magic Serisi İlk Maç (89 - 98)

Belki de Doğu'daki en iddiasız eşleşmeydi bu eşleşme. Playoff'a kalan takımların en zayıflarından biri; hattta en zayıfı diyebileceğimiz Bobcats, Orlando karşısında tutunamaz, bir maç bile alamaz diyorum; ama belli ki Howard üzerine uyguladıkları taktikten çok ekmek yiyecekler ilk maçın durumu nihayetinde. Vince Carter için genellikle böyle ortamlarda dizginleri pek eline alamasından şikayet ederdik. Nitekim dün de 19 şut denemesinde yalnızca 4 isabet bulabildi yıldız oyuncu. Onun adına asıl kötü nokta ise 5 üçlük denemesinden hiç isabet bulamayışı. Takımın taktiği gereği 4 kısa oyuncu da yüksek isabetle üçlük atması gerekirken Vince Carter inatla denediği şutlarından isabet bulamayınca aklımıza bir kaç soru işareti takıldı. Hidayet'in eksikliği aranır mı bilinmez; ama bu takıma iki süper yıldız fazla olabilir. Birinin (bu kuvvetle muhtemel Carter) rol oyuncusu kimliğine bürünmesi gerekir. Bu normal bir sezon için bir sıkıntı yaratmadı belki; ama playoff zamanı tüm etkenler değişiyor. Takımlar her oyuncunun hamlelerini ezberlercesine çalıştığı için, Carter'ın topu dağıtma ve kendi şutunu yaratma adımında daha istikrarlı olması lazım. Eğer bu sistemle devam ederlerse olası bir finalde, Cleveland karşısında işleri kolay yürütemezler. Hiç alışılmadık bir  sisteme, hele bir de playofflarda girişmek çok zararlı olabilir Magic adına.

Maçın yıldızı ise şüphesiz beklenenden kat kat fazlasını veren Nelson'dı. Howard'ın erken faul problemine girip kenara geçmesinden kimse şikayet etmedi Nelson'ın mükemmel oyunu sayesinde. Geçen sene ilk üç turu, omuz sakatlığından ötürü es geçen ve finallerde ani bir kararla Alston'ın yerini alan Nelson, özellikle 4. maçta Fisher'ın üçlüğünde bomboş alan bırakarak, maçın uzatmaya gitmesine ardından da uzatmada maçın kaybedilmesinde baş etken olmuştu. Dünkü maçta ise Charlotte'ın sıkı savunmasına karşı sinirlenip, ritim tutturamayan Howard, erken faul problemine girip oyundan çıkınca, Nelson tamamen takımın liderliğine soyundu. İlk çeyrekte çoğunlukla Dwight Howard'a gelen ikili sıkıştırmaların sonucunda bulduğu ve ayrıca Felton'a karşı kendi yarattığı şutlarla 14 sayı üretti 12 dakikada.  Toplamda ise 18 şutunda 10 isabet buldu. 32 sayısı ve 6 asisti ikinci yarının başında farkın 22'ye gelmesinde en büyük etkendi. Maçın son bölümündeki taktik faullerde de 6'da 6 atarak Charlotte'ın direnç kazanmasını engelledi. Geçen senenin playofflarında  takım elbiseyle takım arkadaşlarını alkışlarken bugünlerin hayalini kuruyordu herhalde.

Orlando'nun süper yıldız Howard açısından da çok ilginç bir gece oldu dün gece. İlk çeyrekte 6 blokla pota altını kararttı tek başına. Bu istatistikle "tek çeyrekte en fazla blok" yapan oyuncu olarak takım tarihine geçti. Bu takımdan bir çok elit uzunun gelip geçtiğini düşünürsek, elde ettiği bu rekor onun ne kadar büyük bir yıldız olduğunu tekrar gözler önüne serdi. Buraya kadar iyi hoş da Charlotte'ın "Hack-a-Howard" taktiği sonucu 6 kere gittiği serbest atış çizgisinde yalnızca 1 isabet buldu ve bu eksikliğinin dezavantajını tam anlamıyla hissetti. Bir de karşılaştığı sert savunma buna eklenince sinirlendi ve gereksiz fauller aldı. Bilmeyenler için "hack-a-somebody" olayından da bahsedelim. Özellikle Lakers'ın 2000,2001 ve 2002 şampiyonluklarında, takımın yıldızı Shaq'ı etkisizleştirmek ve sorun yaşadığı serbest atış çizgisine yollamak için uygulanan bir taktikti bu. Çoğunlukla da başarı sağladılar uyguladıkları taktikle rakip takımlar. İşte bu strateji de "Hack-a-Shaq" olarak NBA tarihine geçti. Oyun içinde bulunduğu dakikalar da Howard, sadece hücum problemiyle sahada kalmadı tabii. 6'sı ilk çeyrekte olmak üzere yaptığı 9 bloğu, Charlotte'ın pota altı taktiklerini tamamen sonuçsuz bıraktı. Bir blok daha yapabilse Mark Eaton ve Hakeem Olajuwon'un 10 blokluk rekorlarının arasında kendine yer bulacaktı. Öyle ki oyunda Charlotte'ın ilk 23 şutunun 7'sini tek başına blokladı. Zaten ilk yarının sonunda da 8 bloğu vardı dev yıldızın. Skor anlamında ise yalnızca 4 şut kullanabildiği maçta 2 isabet bulabildi ve toplamda sadece 5 sayı üretebildi. Yanında da 7 ribaundu var; fakat kendine hakim olup, sahada daha çok kalmalı, skorer yönünü de sahaya yansıtmalı. Takımın yıldızının pivot olması da bu problemi doğuruyor işte.

Üçüncü çeyreğin başında farkın 22'ye kadar çıkmasından sonra 4 dakikalık süre boyunca basket bulamadı Magic. Bu süre içinde de zaten Howard 4. faulünü alarak kenara gitti. Skor bu süreden itibaren özellikle Gerald Wallece'ın çabalarıyla 85-80'e geldi; fakat ardından Howard'ın smacı ve Pietrus'un üçlüğü ile maçın bitimine 1:24 kala Magic maçı 92-84'e taşıyarak Bobcats'in ipini çekti. Bu noktada Stephen Jackson ve Gerald Wallace'tan da bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Stephen Jackson ile Gerald Wallace ikinci çeyreğin sonunda çarpıştılar ve Jackson dizini incitti; ama onu bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmemiştim. Takımın bir numaralı skor opsiyonu olarak görülen Jackson 18 şutunda sadece 6 isabet bulabildi. 9 ribaund da aldı; ama onun maç içindeki en büyük görevi skor üretmek. Bu görevi de layığıyla yerine getiremedi dün gece yıldız oyuncu. Son çeyrekte de zaten 3 dakika kadar süre alabildi. Dizinin onu zorladığı her halinden belliydi; fakat maç sonrasında yaptığı açıklamalarda Larry Brown'a oyuna girmek için çok yalvardığını okudum. İkinci maça çıkıp çıkamayacağı hakkındaki sorulara da "Kesinlikle orada olacağım." diye cevap vermiş.

Tarihinde ilk kez playoff yapan ve ilk maçına dün gece çıkan Charlotte'da takımın yıldızlaşan ismi de Gerald Wallace oldu. Yıldız oyuncu 13 şut denemesinde 8 isabet bularak(9/13 serbest atış) 25 sayı üretti; savunma anlamında da yine atletik yeteneğini konuşturdu ve 17 ribaund topladı Bobcats'in kaptanı.

Peki serinin devamında nelere şahit olabiliriz? Herhalde en merak ettiğimiz soru bu. Charlotte, Howard'ı böyle savunmaya devam eder ve Jackson da ritmini bulabilirse beklediğimizden daha çekişmeli maçlar izleyebiliriz. Hatta başta hiç ihtimal vermeme rağmen Charlotte'ın bu seride 1-2 maç alabileceğini düşünüyorum. Takım tarihindeki ilk playoff maçına çıktıklarını ve heyecan içinde oynadıklarını da unutmamak lazım. Takım bu ortama biraz daha alıştığı takdirde ve koç Larry Brown'ın telkinleriyle daha ciddi ve saldırgan oynayacaktır. Öte yandan maçı Orlando cephesinden değerlendirmek gerekirse, bu turu rahat geçerler; ama Vince Carter'ın biraz daha rol alması lazım. Bu eşleşmede belki takımın ona çok ihtiyacı olmayabilir; fakat ilerleyen turlarda mutlaka onun eline bakacaklardır. Hidayet'in geçen sene takımdaki rolünü dikkatle uygulaması lazım bana kalırsa.

Blazers - Suns Serisi İlk Maç (105 - 100)

Sezona büyük umutlarla girip önce Oden ardından Przybilla'nın sakatlanmasıyla çok fazla kan kaybeden Blazers'ın bu sakatlıkların ardından batıda playofflara kalacağını söyleseler kimse inanmazdı herhalde. Ama önce Camby'nin takası ardından ismi COY ödülü için anılan Nate McMillan'ın takdire şayan çabaları ile Andre Miller – Brandon Roy önderliğindeki bu genç takım çoğu otoriteyi şaşırtarak playofflara 6.sıradan kalmayı başardı. Rakipleri Suns ise; 36Ilık Nash'in önderliğinde sezon içinde zaman zaman inişli çıkışlı grafik sergilese de, takas döneminin kapanmasının ardından Amare'nin mental olarak takıma katılmasıyla son maçlarda büyük bir ivme yakalayarak 3.sıradan playoff biletini kaptı.

Suns'da ligin ikinci yarısında müthiş bir çıkış gösteren Robin Lopez'in sakatlığını Portland'ın sakatlıkları yanında söylemeye çekiniyorum açıkçası, ancak bilmeyenlerin öğrenmesinde fayda var. Sakatlıklara son kurban olarak takımın en büyük kozu Roy'u veren Blazers'ın formda Suns önünde turu geçmesi değil, 1 maç alıp alamayacağı tartışılıyordu ve batı konferansında en kolay geçmesi beklenen serinin bu olduğu düşünülüyordu.

Bu koşullarda serinin ilk maçı dün gece Arizona'da oynandı. Robin Lopez'in yokluğunda Nash-J.Rich-Hill-Amare-Collins ilk beşiyle parkeye çıktı Suns. Portland'ın şu anki şartlar altında en önemli kozu haline gelen Andre Miller'ın, bir guard için fazlaca iri olan fiziğini kullanıp Nash'e hücumda üstünlük sağlayacağını düşünen Gentry, onun savunmasına J.Rich'i verip, içeriyi fazla zorlamayan, genelde dışarıdan şut tehdidi olan Rudy'yi ise Nash ile savunmayı denedi. Karşılaşmaya Amare'den bulduğu sayılarla başlayan Suns'a, Batum ile cevap veren Blazers, oyunun temposunu mümkün olduğunca düşürüp, kontrollü oynayarak, Suns'ın son 2 maçındaki rakipleriyle benzer bir kaderi paylaşmak istemiyordu maçın başında. Her zamanki gibi ilk dakikalarda Amare'den oynamaya çalışan Suns, Camby'nin ona uyguladığı etkili savunma karşısında hücumda bocalayınca, Miller'ın hücumdaki önderliğinde Blazers farkı yavaş yavaş arttırdı ve Gentry'yi mola almak zorunda bıraktı. Bu dakikalarda kendi ürettiği sayılar haricinde Aldridge ile oynadığı ikili oyunlarla onu besleyen Miller, yavaş yavaş istatistik kağıdını da doldurmaya başlamıştı bile. Mola sonrası Collins-Frye değişikliğinin, hücumda sıkıntı yaşayan Suns için ne kadar doğru bir hamle olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Nash ile oynadığı pick'n pop oyunları sonunda Frye'ın bulduğu üst üste iki 3lük isabeti ile hücumdaki ahengi yakalayan Suns, yine bu oyuncu değişikliğinin verdiği bir sonuç olarak hücum ribaundlarında oldukça zorlandı ve rakibe fazladan hücum fırsatı verdi. Çeyreğin sonlarına doğru sazı eline alan Nash'in üst üste bulduğu sayılara Miller ile cevap veren Portland ,ilk çeyreği 25-24 önde geçti. Bu periyotta hücumda pek de ortalarda görünmeyen Camby, savunmada Amare'yi iyi durdurmuş, ayrıca 7 ribaunda da ulaşmıştı bile.

İkinci çeyreğe yedek 5'iyle başlayan Suns, Dragic ve Amundson'ın ikili oyunları, hızlı top çevirip bulduğu boş şutlar ve Barbosa'nın hücumda sorumluluk almasıyla 7-0'lık run yakaladı. Savunmada Aldridge ve Juwan Howard'ın fiziğini kullanıp post up oynama çabalarına Amundson ve Dudley'in yardımlaşmalı savunması ile karşılık veren Suns, yedeklerinin Blazers'a göre ne kadar hazır olduğunu gösterdi bu bölümde ve McMillan'a art arda 2 mola aldırdı. Molalarla birlikte toparlanan Blazers, Webster ile Suns serisine son verirken, Barbosa'nın yaptığı top kayıplarıyla yakaladığı 9-0'lık seriyle oyunda dengeyi sağladı. Suns, hücumda Amare'nin alçak postuna gelen ikili sıkıştırmalar karşısında dışarı iyi top dağıtmasıyla sayılar bulurken, Portland sürekli sağ alçak posttan uzunlarına indirdiği toplarla boyalı alandan etkili olmaya çalışıyordu. Çeyreğin kalan dakiklarında bulunan karşılıklı basketlerle ilk yarı 44-43 Blazers üstünlüğüyle tamamlandı.

İlk yarının dikkat çeken notları; Miller 7 asistinin yanı sıra bulduğu sayılarla da takımının hücumdaki maestrosu olurken, Camby'nin savunmasında etkisiz hale gelen Amare ilk yarıyı yalnızca 6 sayıyla tamamladı. Ligin en yüzdeli şut atan takımlarından Suns, ilk yarı %38'de kalırken yalnızca 2 kez serbest atış çizgisine gitti. Ayrıca Phoenix'in ilk yarıda ürettiği 43 sayının 25'inde bench oyuncularının imzası olması da ilginç bir diğer nottu.

İkinci devreye iki takım da ilk yarıdaki hücum setleriyle ve karşılıklı basketlerle başladı. Aldridge'in Collins'e karşı yüzü dönük oyunlarıyla skor üreten Blazers, savunmada da oldukça gayretli görünmesine rağmen, Suns'ın hücum silahlarını ancak yavaşlatabiliyordu. Phoenix tarafında ise işler biraz daha değişik ilerliyordu. Onlar savunmada pek de istekli değildi bu dönemde, bir ara alan savunmasını denediler ancak bu savunmanın nasıl bir getirisi olacağını ilk birkaç hücum göremedim, çünkü ziyadesiyle savunma yerleşmeden fastbreak sayıları yiyorlardı. Sonrasında ise anlaşıldı ki bu savunma sistemi de işe yaramamıştı. Üst üste potasında sayılar görünce adam adamaya dönen Gentry, aynı anda Dudley-Frye-Amundson üçlüsünü parkeye sürerek savunmanın biraz olsun toparlanmasını sağladı. Bunun bir diğer amacı da Amare'yi dinlendirip son çeyreğe dinç girmesini sağlamaktı. Çeyreğin sonlarına doğru Bayless'in devreye girmesiyle hücumda sayılar bulan Portland, aslında çok da oynamak istemediği bir tempoda geçen çeyrekte, kontrolü elden bırakmadı ve son periyoda yalnızca 2 sayı farkla geride girdi.(72-70)

Suns, son çeyreğe de etkili başlayıp skor üretmeye devam eden Bayless'e, Nash'in yokluğunda takımı iyi organize eden Dragic ile direnmeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Gentry'nin gelen molası sonrasında Suns, Dudley'in agresif savunması ve bulduğu üçlükle öne geçti. Bu bölümde bir kez daha ortaya çıkan Andre Miller aldığı sorumluluğu başarıyla yerine getirdi. O'nun elinden bulduğu üst üste 6 sayı ile Portland, skorda eşitliği yakaladı. Son dakikalara iki takımın da dengesizlikleri damgasını vurdu desem yalan olmaz. Önce Amare'nin kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda yaptığı top kayıpları Suns'ın geriye düşmesine yol açtı. Ardından Batum'un üçlüğüyle kapıyı kapatma noktasına gelen Blazers adına Camby'ye hiç yakıştıramadığım bir sprite pozisyonu, sonrasında Bayless'in kritik anlardaki 2 serbest atışı kaçırması, Suns'a yeniden oyuna tutunma şansı verdi, ancak Nash ile bulduğu son hücumu değerlendiremeyen ev sahibi, karşılaşmadan 105-100 mağlup ayrıldı ve playoflarda saha avantajını kaybeden ilk takım oldu.

Maçtan Notlar: İlk yarı kenardan gelip 21 sayı üreten Frye-Barbosa ikilisi ikinci yarı yalnızca 2 sayıda kaldı. Suns, zaman zaman savunma yapar gibi görünse de genel itibariyle çok isteksizdi ve maç boyunca 1 top çalabildi.Suns için bir olumsuz istatistik de karşılaşma boyunca yalnız 4 fastbreak sayısı üretebilmesi oldu.Andre Miller attığı 31 sayı ile zaferin mimarı olurken kendi kariyer rekorunu kırdı, aynı zamanda 8 asist 3 top calmayla oyunun her yönüne katkıda bulundu.Bayless karşılaşmanın son çeyreğinde attığı 11 sayı ile galibiyette önemli rol oynadı.

Serinin Gidişatı: Roy'u da kaybettikten sonra hücum gücü iyice zayıflayan Portland'ın, Suns'a karşı koyabilmesi için tıpkı bu maçta yaptığı gibi oyunun temposunu mümkün olduğunca düşürüp position sayısını minimuma indirmesi gerek.Skor gücü çok yüksek olan Suns karşısında onların oyun stiline ayak uydurarak maç kazanmalarını düşünmek fazlaca optimist bir düşünce olur.Diğer yanda Suns, maçlarda rakibine ilk darbeyi erken vuramadığında zaman içerisinde bocalıyor ve yaptığı basit hatalarla maçı zora sokabiliyor.Evinde dahi bunun telafi edilemediğini düşünürsek Rose Garden'da ateşli Blazers seyircisi önünde çok daha fazla zorlanacaklarını tahmin etmek zor değil.Ama serinin uzaması durumunda kadro genişliği ve daha tecrübeli oyuncuları kadrosunda barındırması sebebiyle Suns'ın Blazers karşısında halen favori olduğunu düşünüyorum.

Lakers - Thunder Serisi İlk Maç (87 - 79)

Geçtiğimiz senenin şampiyonu Lakers ile bu sezonun en çok takdir toplayan takımlarının başında gelen Thunder eşleşmesinde, normal sezonun son 4 maçıyla birlikte büyük bir ivme kaybeden son Şampiyon’un, Kobe’nin de sakatlıklarla boğuşması yüzünden dinamik Thunder önünde zaman zaman zorlanacağı fakat tecrübelerini ön plana çıkararak seriyi geçecek takım olacağı tahmin ediliyordu. Kaldı ki Los Angeles temsilcisinde yolunda giden şeyler de yok değildi, Bynum’ın sakatlıktan dönmesi gibi…

Bu eşleşme birçok guzel matchupı bünyesinde barındırması bakımından ilgi çekiciydi. Bir yanda ligin sayı kralı (ki bu ünvanı en genç yaşta kazanan oyuncu) Durant, ligin belki de en iyi 3 numara savunmacısı Artest ile – diğer yanda ligin en iyi skorerlerinden süper yıldız Kobe, bu sene DPOY için ismi sıkça anılan Sefolosha ile karşı karşıya gelecekti. Pota altında Bynum-Gasol ikilisinin Gren-Krstic ikilisine ağır basması, Lakers’ın zayıf halkası Fisher’in Westbrook karşısında zorlanması bekleniyordu.

Serinin ilk karşılaşması dün gece Staples Center’da oynandı. Karşılaşma karşılıklı basketlerle başlarken, 14 maç aradan sonra parkelere dönen Bynum’ın basketi çok özlediği her halinden belli oluyordu, Gasol ile birlikte ilk dakikalardan itibaren beklendiği gibi pota altında etkili olmaya başladılar. Thunder ise, buna dış şutlarla yanıt vermeye çalıştı. İlk çeyreğin ortalarına doğru tecrübesiyle oyuna ağırlığını koyan Lakers, hücumda sürekli pota altına top indirip Gasol-Green eşleşmesindeki avantajı iyi kullandı. Bu dönemde Gasol, Green’le bire bir kaldığı pozisyonlarda fizik üstünlüğü sayesinde skor üretirken, aynı zamanda kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda dışarıdaki boş adamları görerek oyun zekasını adeta konuşturup, Lakers hücumuna yön veren isim oldu. Bu sebeple Fisher, ilk dakikalarda beklenenden çok daha fazla top kullanmış oldu(bunları da fena kullanıdığı söylenemez, üst üste 3lükler attı). Artest’in etkili savunmasıyla Durant’i kilitlemesi, Westbrook’un da oyuna tutuk başlaması, zaten hücum yelpazesi dar olan Thunder’ın bocalamasına ve farkın açılmasına neden oldu. İlk çeyrekte Odom’ın girmesiyle birlikte triangle offense Lakers adına beklenen sonucu verirken, set hücumunda sadece Durant’in eline bakan Thunder, hızlı hücumlardan bulduğu sayılarla ayakta durabildi, ancak karşında bir şampiyon olunca, bu hücum anlayışı tabiî ki yeterli olmuyor. Nihayetinde periyot sonuna doğru yakaladığı 17-5’lik run ile Lakers, çeyreği 27-13 önde kapattı.

İkinci çeyreğe Collison, Ibaka uzun rotasyonuyla başlayıp pota altındaki size sorununu çözmeyi deneyen Brooks’un hamlesi işe yaradı. Thunder’ın hücumda Durant’in toparlanması ve fast breakten bulduğu sayılara, Lakers benchinin savunma ve hücumdaki konsantrasyon eksiklikleri de eklenince fark yavaş yavaş eridi ve Phil Jackson mola almak zorunda kaldı. Mola sonrası Kobe’nin oyuna girmesiyle toparlanan Lakers, uzunlarıyla hücum ribaundlarını zorlayınca, bu ribaundları alamasalar da rakibplerinin de hızını kesip, fast break sayılarını engellemiş oldular. Bu dönemde pick’n roll savunmasını iyi yapan ve rakibi zor şutlara yönlendiren Lakers yakaladığı 8-2’lik seriyle oyunun momentumunu kendi lehine çevirmesini bildi. Thunder’ın hücumda durağan olması da bu dakikalarda ev sahibi ekibin ekmeğine yağ sürdü. Çeyreğin geri kalan kısmında, o ana kadar maçın en etkisiz ismi olan eski UCLA’li Westbrook sazı eline alarak takımını hücumda tek başına sırtladı ve farkın kapanmasını sağladı. İlk 17 dakika skor üretemeyen Westbrook, Fisher savunmasında en önemli özelliği olan deliciliğini kullanarak art arda sayılar bulunca ilk yarı 47-39 Lakers üstünlüğüyle tamamlandı.

İlk yarıda dikkatimi çeken iki olay; topsuz alanlarda Gasol’un Collison’a, Bynum’ın ise Jeff Green’e sözlü ve fiili sataşmalarıydı. Ayrıca %41 ile hücum eden Lakers’ın %44 ile hücum eden Thunder karşısında devreyi 8 sayıyla önde kapaması ilginç bir istatistik olarak göze çarptı.

İkinci yarıya ilk yarıda bıraktığı gibi başlayan Westbrook, üst üste sayılar bulunca, Lakers onu Kobe ile durdurmaya çalıştı ve bu hamlenin ardından ilk hücumda 24 saniyede şut bulamadı konuk Thunder. İlerleyen dakikalarda Lakers’ın savunma dozajını arttırması ve hücumda Artest ile boş şutlardan isabet bulamaması, ev sahibi ekibin kontrolü elinde bulundurduğunu göstermesinin yanı sıra, epey kısır bir sekans izlememize de sebep oldu.(Bu dakikalarda Kobe’nin Dunrant’e yaptığı Lebronvari bloğu da hatırlatmakta fayda var.) Daha sonra yorulan Kobe’nin yerine Westbrook’un savunmasına yeniden Fisher’ı veren Phil Jackson’a anında cevap veren Westbrook, hücumda oldukça dominant olmaya başladı. Ancak Gasol’un üst üste bulduğu yüksek post sayıları ve Lakers kısalarının hücum ribaundlarını kovalayarak yarattığı ikinci şanslar sayesinde fark korunmuş oldu. Çeyreğin sonuna doğru Odom’dan da skor adına katkı bulan (ilk sayılarını bu çeyreğin bitimine 1dk. kala bulabildi) Lakers, son çeyreğe 64-56 önde girdi.

Son çeyreğe Bynum ve 4 yedekle başlayan Lakers, hücumda Farmar ile sayılar bulurken, Thunder cephesinde maç boyunca ortada görünmeyen Green, çeyreğin başında ortaya çıkarak, takımın skor yükünü çekti. Artest-Kobe ve Fisher’ın oyuna girmesiyle birlikte oyunun üstünlüğünü yeniden ele geçiren Lakers, hücumda Kobe ile etkili olurken, Durant’e hücumda arkadaşlarından screen gelmeyince, bire bir hücumda Artest’in savunmasına takılan yıldız, bu çeyrekte de etkili olamadı. Ancak faullerden bulduğu sayılarla skor üretmeyi başarabildi. Bitime 3 dk. kala farkı 6 sayıya kadar indiren Thunder’a, bu dakikadan sonra hücumda iyi karşılık veren Lakers, karşılaşmadan da 87-79 galip ayrıldı.

MAÇTAN NOTLAR: Thunder adına ilk playoff maçlarına çıkan isimlerden Kevin Durant 7/24 saha içi isabetiyle(8’de 1 üçlük), pozisyonları gereksiz zorlamasıyla ve yaptığı 4 top kaybıyla, Jeff Gren ise bulduğu yalnızca 10 sayıyla beklentilerin oldukça altında kalırken, Westbrook 3’te 0 ile başladığı maçı 16’da 10 saha içi isabetiyle tamamlayarak 23 sayı buldu ve Thunder’ın en etkili ismi oldu. Lakers cephesinde ise sakatlıktan dönen Bynum 13 sayı-12 ribaunt ile, Gasol ise 19 sayı-13 ribaund ile double double yapan isimlerdi. Son dönemde kariyerinin en formsuz maçlarını oynayan Kobe, düşük şut yüzdesiyle attığı 21 sayı ile maçı tamamladı. Ayrıca Lakers kısalarının oldukça düşük yüzdeyle şut atmalarına rağmen, uzunların pota altındaki dominasyonu galibiyetin en büyük etkenlerindendi.

SERİNİN GİDİŞATI: Lakers’ın en büyük sorunu olan bench katkısı, serinin ilk maçında da istenen düzeyde değil beklenen düzeydeydi. Takımın son dönemdeki formsuzluğu bu maçta da bariz bir şekilde devam etti, ikinci ve üçüncü çeyrekte toplam 37 sayı bulabildiler. Kobe bugün 12’de 7 serbest atış oranıyla oynadı, bu da onun devam eden formsuzluğunun en büyük nedeninin sakatlık olduğunu gösteriyor. Seriyi bu şartlar altında geçeceklerdir, ancak mevcut şartlar devam ederse ilerleyen turlarda işleri çok da kolay görünmüyor. Thunder’da heyecanları her hallerinden belli olan genç isimler, hücumda bir türlü koordine olamadılar. Westbrook ve Durant haricinde tüm oyuncular bırakın sorumluluk almayı, bunun için çaba bile göstermediler. Açıkçası 48 dk. boyunca tek bir an bile maçı kazanabileceklerine dair ışık veremediler. Umuyorum bu heyecanı bir an önce üzerlerinden atarlar da biz de daha güzel ve zevkli bir seri izlemiş oluruz.

Mavericks - Spurs Serisi İlk Maç (100 - 94)

Batıda galibinin kim olacağı en belirsiz serinin ilk maçına Spurs ekibi Hill-Ginobili-McDyess-Duncan-Jefferson ilk beşiyle sahaya çıktı. Ginobili sezonun sonuna doğru yakaladığı formu Parker’ın sakatlığı sebebiyle ilk beşte başlamasıyla alakalıydı, bunu hepimiz gördük. Keza Spurs’ün yükselişi de onun coşmasıyla başlamıştı. Ben yine de Popovich’in Parker ve Hill’i beraber ilk beşte başlatıp başlatmayacağını merak ediyordum ancak o Hill ve Manu’yu tercih etti. Tabii Hill’in geçirdiği ufak sakatlıktan dönüşü hiç iyi olmayınca maçın çoğunda yerini Parker’a bırakmak zorunda kaldı.

Spurs ilk çeyreğe Ginobili ve McDyess’ın ikişer basketiyle başlarken Dallas’lı oyuncular daha basket atamadan üç kere faul çizgisine giderek “cüsse” avantajını kullanmaya başlamışlardı bile. Üst üste iki faul yapan Jefferson yerini Bogans’a bıraktı ama maç boyunca ikisi de (en azından hücumda) etkisiz elemanı oynadığı için Spurs adına pek fark yaratmadı bu değişiklik. Ardından iki takım da hücumda kısa süre bocaladıktan sonra Nowitzki’nin maçın geri kalan kısmının hikayesini yazacak olan basketlerinden ilk ikisi gelip Dallas’ın yakaladığı seriyi 10-2'ye çıkarınca Popovich mola almak zorunda kaldı. Molanın ardından oyuna Parker girdi ama Spurs yine de üst üste Duncan üzerinden oynadı hücumları. İlk ikisininde başarılı olamayan Duncan sonradan iki isabet bulsa da bu çeyrekte elinden kaçırdığı üç topla hafif baltaladı diyebiliriz. Ayrıca 4 dakika kala Manu’nun oyundan çıkıp yerini tekrar Hill’e bırakmasının ardından Jason Kidd kendini üç kere bomboş buldu ve Spurs’ü attığı 5 sayıyla cezalandırdı. Bu çeyrekte bir kere de Marion’ı kaçırdıklarını hatırlıyorum, onun dışında San Antonio savunması yerinde ve sorunsuz gözüküyordu. Hiç olmazsa Dirk’ün yapacaklarına başlamadan önceki durum buydu. Sonlara doğru Parker iki orta mesafeli basketine rağmen çeyrek 18-23 Mavericks üstünlüğüyle kapandı.

İkinci çeyrekte Ginobili’nin şık turnikesinin ardından Blair, kendisinden bir hayli uzun Haywood’a arkadan yaptığı blok ve sayıya çevirdiği hücum ribaunduyla mücadeleciliğini konuşturdu. Ardından Nowitzki’nin el üstü şutuna Manu üçlükle cevap verince fark 25’te eşitlendi. İlk çeyrekte Spurs savunması yerinde görünüyordu demiştim, Haywood bu çeyrekte içeride ürettiği sayılarla defansın zayıf kısmını ortaya çıkardı. İlk birkaç sayısı Duncan oyunda yokken geldiği için normal karşıladım. Pop da zaten açığı görüp Blair’in yerine Duncan’ı geri soktu ancak Haywood da hemen onun üzerinden ribaund alarak cevap verdi bu değişikliğe. Kendisi sadece 18 dakika sahada kaldı ve 5’te 4’le bulduğu 10 sayının hepsini ilk yarıda üretti. Çok önemli gelmeyebilir ama kendisi hücumda en iyi pozisyon alan pivotlardan biri bana göre, takımında da iyi pasörler bulunuyor. Serinin gelecek maçlarında yine sorun yaratacak diye düşünüyorum yani. Ayrıca Butler’ın drive ettiği birkaç pozisyonda da savunmanın yetersiz kaldığını söylemeliyim.

Neyse, maça dönecek olursak Duncan’ın oyuna girdikten sonra hook atışlarıyla bulduğu 6 sayıya Nowitzki’den savunanı hayattan bezdirecek iki basketle cevap geldi. Butler’ın güç avantajını kullanıp alçak postta geriye çekilerek isabet bulduğu şutlarının ardından San Antonio da üst üste top kayıpları yapmaya başlayınca fark bir ara 8’e kadar çıktı. Az gelebilir ama çekişmeli geçen ilk yarının en büyük farkıydı bu. Manu ve Duncan ardından durumu toparlayıp farkı 2 sayıya indirmeyi başarsalar da Nowitzki maç boyunca yaptığı gibi saçma bir şutu sayıya çevirip üstüne faul hakkı da kazanınca devreye 45-50 Dallas üstünlüğüyle girildi.

Spurs ilk yarıda %57’yle şut attı ama savunmada 8 ribaund verdiler, hücumda da 11 top kaybı yaptılar. 11 top kaybı da çok fazla ama asıl sorun verilen ribaundlarda. Bazen içeride uzunlar anlamsız şekilde tiplediği için hücum ribaundu olarak yazılır istatistiklere ama Spurs’ün ilk yarıda verdiği ribaundların hiçbiri öyle değildi. İyi savunma yaptılar haklarını yemeyelim ama bu ribaundlar yüzünden fark daha da yüksek olabilirdi. Ginobili ve Duncan gibi iki yıldızları olmasa çok daha aciz durumda görebilirdik Spurs’ü yani.

Üçüncü çeyreğe başlarken Nowitzki saymaya hala devam ediyordu fakat takım arkadaşları benzer performansı göstermediler. Kaçan şutlar ve top kayıpları derken McDyess’ın uzak mesafeli şutuyla duruma eşitlik gelince Carlisle hemen molayı aldı. Ancak Dallas oyuncuları koçlarını dinlememiş olacaklar ki mola sonrası üç hücumu da Spurs’ün baskısı sonucu top kaybıyla boşa harcadılar. Ardından Richard Jefferson’ın ilk ve tek basketi de gelince Spurs üstünlüğü yakaladı. Bir tarafta Duncan ve Manu takımlarını ayakta tutarken Nowitzki ve Marion da Mavericks’in skor yükünü paylaşıyorlardı. Çeyreğin bitimine 4 dakika kala Popovich mola alıp Mason’a Hack-a-Dampier uygulamasını söyledi. Fakat o kendisine yapılan 3 faule 6’da 4 serbest atışla karşılık verip diğer tarafta Spurs sayı üretemeyince taktik ters tepmiş oldu. Jason Kidd’i savunan Mason perdeye gelen Dampier’ın arkasından dolaşmayı tercih edince Kidd üçlüğü gönderip farkı 9’a çıkardı. Ardından bitime 40 saniye kala Duncan’ın hook atışıyla 3. çeyreğin sonucu belirlendi: 69-76.

Spurs son çeyreğe 3 top kaybıyla başlayınca fark Butler’ın basketleriyle 12’ye kadar çıktı. Popovich daha ikinci dakikadan molayı alıp Duncan ve Bonner’ı oyuna soktu kurtarıcı olarak. Dallas hücumda kusursuz oynayan Nowitzki’de ısrarcı olmamayı seçince harcanan hücumlar sonrası 11’de 4’lük bir seri yakalayarak skoru 80-85’e kadar getirmeyi başardı. 5 sayılık fark bir süre değişmedi ancak yine Nowitzki sahneye çıkıp 4 sayı üretti. Spurs hücumda da tıkanınca farkı uzun süre 10 sayı civarında götüren Mavericks maçı 94-100 kazandı. Tabii farkın 6 sayı olduğuna kanmayın, San Antonio’nun son 4 sayısı Dallas’ın oynamayı bıraktığı süre içinde geldi.

Oyuncuların performansına değinecek olursak, öncelikle Dirk’ün nasıl coştuğuna kelimelerin yetmeyeceğini düşünüyorum. İlk yarıyı 9’da 7’yle 19 sayıyla kapattıktan sonra hiç şut kaçırmadı, maçı 14’te 12 saha içi ve 12/12 serbest atış gibi abuk yüzdelerle 36 sayı atarak bitirdi. Popovich karşısına McDyess’ı, Bonner’ı, Jefferson’ı ve hatta Bogans’ı bile koydu ama bu oyunculardan hiç biri Nowitzki’nin dönüp el üzeri şut sokmasını engelleyemedi. Zaten yanlış hatırlamıyorsam şutlarından sadece bir tanesini boşken attı. Ayrıca geçtiğimiz senenin aksine son çeyrek harici bir kere bile ikili sıkıştırma getirmediler Dirk’e. Sonucunun Spurs açısından hiç iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Dallas’ın diğer oyuncularından Butler hücumda skoru taşıyan ikinci isim oldu; 19’da 8’le 22 sayı üretti. Hadi 5 top kaybını görmezden gelelim. Jason Kidd de takımını çok iyi yönetip ceza şutlarını yüzdeli atarak 13 sayı 11 asist 8 ribaundla oynadı, 4 de top çalması var. Özellikle defansta Dallas’ın zayıf karnı olarak gözükmesine rağmen dördüncü çeyrekte Ginobili’ye yaptığı savunmayla alkışları hak etti. Marion’ın da Jefferson fazla rol almadığı için pek öne çıkmasa da savunmada artı not alanlardan.

Spurs cephesinde ise Duncan ve Ginobili ikilisine Parker ve biraz da McDyess dışında hiç yardım gelmedi. Duncan 20’de 12’yle 27 sayı atıp 8 ribaund alarak takımının iki alandaki lideri olurken Ginobili 17’de 10’la 26 sayı 6 asist 3 top çalmayla oynadı. Tony Parker kenardan iyi katkı yapsa da zaman zaman fazla uzun kalan Dallas pota altında kayboldu. Sayılarının neredeyse hepsini Kidd’den sıyrılıp attığı orta mesafeli şutlarla üretti. Biraz daha agresif olmayı deneyip faul yaptırabilirdi bana kalırsa. Çünkü ilk yarıyı geride kapamalarının sebeplerinden biri de Dallas’ın çizgiye daha fazla gitmesiydi. Spurs takımı ilk serbest atışlarını ilk yarının bitimine 3 dakika kala kullandı.

Serinin geleceğiyle ilgili tahmin yürütmek gerekirse, Nowitzki’nin her maç bu kadar özel oynayacağını düşünmüyorum ama daha kullanmadığı ve etkili olabilecek silahları var. Mesela sayılarının neredeyse hepsini potaya yakın kullandığı şutlarla buldu. Hiç üçlük denemesi yok. Ayrıca ayakları yavaş uzunlara karşı potaya gitmeyi sevdiğini de biliyoruz. Dallas için bir önemli faktör de, bu yazı içinde adını ilk defa kullanacağım Terry. Çünkü maçta döküldü resmen, galibiyette hiç payı yoktu. Onun da en az iki tane iyi maç çıkarmasını bekliyorum, bunlar Spurs’ü zorlayabilecek faktörler. Spurs cephesinde de Jefferson’ın silkinip uyanması lazım artık. 4’te 1’le 4 sayı atmak nedir bir playoff maçında? Skora müthiş katkı yapmasa bile savunmada gereken gayreti göstermediğini düşünüyorum. Sonuç olarak bu maçta Nowitzki’nin gerçek dışı performansını saymazsak Spurs savunmada çok da kötü gözükmedi gibi. Yine de Spurs taraftarı olmam rağmen benim fikrim Dallas’ın daha çok silahı olduğu için seriyi 4-2 veya 4-3 kazanacakları yönünde

Mehmet Okur Dünya Şampiyonası'nda Kesin Yok

Esasında ben bu haberi verdiğimde, Jazz genel menajeri Kevin O'Connor'la konuşan 2 Utah Jazz yazarı tarafından Twitter'da "aşil tendonu koptu" diye yazılmıştı. Ben de o şekilde "koptu" diye yazmıştım hatta sonra başka kaynaklara baktığımda "yırtık" olarak okuyunca şaşırmıştım. Bugün belki de değiştirmem gerekecek haberi diye düşünüyordum ancak Mehmet'in web sitesinde yazılanlar aşil tendonunun koptuğunu doğruladı.

Kevin O'Connor da iyileşme süreci konusunda 3-6 aydan, 4-6 ay arasına dönmüş. Bilgi olsun. Normalde bu sakatlık için 8-12 ay arası bir süre biçiliyor. Bu arada teknik açıdan biraz farkı var Memo'nun sakatlığının kopmaktan, aşil tendonu yırtılmış ama tamamen yırtıldığı için bunun kopmadan hiçbir farkı yokmuş... Yani dönüş tarihi için ameliyat sonrası doktorun yapacağı açıklamayı beklemekte fayda var.

Batı İlk Turu: Blazers - Suns Değerlendirmesi

Buna işte gerçekten kısa değineceğim. Blazers ağır tempoda oynamayı seven, savunmasıyla beraber Brandon Roy'un hücumdaki liderliğiyle oynayan bir takımdı. Oden ve Billa'nın sakatlıklarından sonra da, sistemleri sayesinde playoff'a girecek seviyede kalmayı başardılar. Ancak şimdi hücumda takımı sürükleyen isim olan Roy da gitti. Sadece sistem ve Roy'un yerine dümeni alacak olan Andre Miller kaldı. Sezon içinde Roy'suz, Phoenix'te mağlup etmişlerdi Suns'ı ancak playoff'ta durum farklı olacaktır. Rose Garden'daki ateşli seyirci ile Webster-Fernandez-Miller'ın coşması 1 maç getirir diye düşünüyorum ama daha fazlası zor gibi. Aldridge'in Nowitzki seviyesine çıkması gerekiyor Suns'ı daha fazla zorlamaları için. Ama şunu hatırlatmalıyım: Suns'da Robin Lopez oynayabilecek olsa 4-0 derdim herhalde ama içeride sertlik gösterebilecek, gerçek bir pivotun olmaması biraz sorun yaratabilir Suns için. Blazers'da skor üretecek yetenek sayısı çok az fakat boyalı alan yol geçen hanı olursa bu konuda beklenilen kadar büyük sıkıntı çekmeyebilirler.

Tahminim: 4-1 Suns.

Batı İlk Turu: Mavericks - Spurs Değerlendirmesi

Geldik bana göre açık ara en güzel ve çekişmeli geçecek eşleşmeye. Öncelikle hemen şöyle başlayayım. 2001 ve 2003'te San Antonio, Nelson'ın Mavs'ini rahat sayılacak bir şekilde elemişti. 2003'te Nowitzki serinin yanılmıyorsam 3 veya 4. maçında dizini burkmuş ve sezonu kapamıştı. Süper yıldızlığa adım attığı sezon kötü bir şekilde bitmişti. Her neyse, işte o zamana kadar Spurs'ün üstün olduğu eşleşmede, 6 sezondur gerek normal sezonda, gerek playoff'larda ezici olmasa da bir Mavs üstünlüğü bulunuyor. Bunun en büyük sebebi de Nowitzki. Çünkü Spurs onunla eşleşmekte büyük problemler yaşıyor. Duncan ona bir adım yavaş kalıyordu. Spurs'ün geri kalan uzunlarının da (Horry, Oberto, Bonner) yeteriz kaldıklarını, Bowen'ın ise ne kadar iyi bir savunmacı olursa olsun 15 santim kadar kısa, 25 kilo kadar hafif kaldığını unutmayalım... Ayrıca güçlü 3 numara savunmasında da uzun problemi yaşayan Spurs'e karşı Josh Howard'a da sahiplerdi.

Artık Howard yok ama Mavs'in ilk 5'i saçma derecede cüsseli bir ilk 5'e sahipler: Kidd-Butler-Marion-Nowitzki ve Dampier. Karşılarında ise 3 numaraya Jefferson'ıyı yerleştirseler de Parker ve McDyess ile pozisyonlarına zayıf oyuncular sahip Spurs var. Burada bu kısa 5'e rağmen sezon boyunca rakiplerine hücum ribaundu vermeyen Spurs'ün başarısı serinin gidişatında önemli olacak. Bu sezon Mavs'e karşı Popovich'in pek süre vermediği, boyu kısa olsa da yüreği büyük olan DeJuan Blair'ın savaşçılığına ihtiyaç duyacaklar gibi. Mavs'in senelerdir boyalı alandan skor üretmede eksiği var, bu sezon da farklı bir yapıda değiller ama işte Nowitzki'nin Spurs'e karşı sağladığı avantaj bunun üstünü kapıyor. McDyess, Jefferson, Bonner ve Blair'ı deneyeceklerdir ama sezon içinde izlediğim 2 maçta onların da pek etkili olduklarını söyleyemeyeceğim. Ayrıca Duncan'ın eski dominantlığından bir hayli uzak olduğunu ve Dampier-Haywood ikilisi tarafından biraz dövüleceğinin altını çizeyim, yine de parkede içeriden istikrarlı bir şekilde sayı üretebilecek tek uzun olarak ön plana çıkıyor. Ama artık Ginobili ona değil de, o Ginobili'ye yardım edecek gibi duruyor. En kötü ihtimalle beraber taşıyacaklardır takımı Parker'ın da katkılarıyla...

Kidd ile Parker kapışmasına geldiğimizde konu biraz Kidd'in ceza atışlarına ve Parker'ı ne kadar dururabileceğine geliyor. Aslında ligdeki hızlı guard'ların ve Parker'ın önünde ayaklarını çekemediğini biliyoruz artık Kidd'in, bu nedenle daha çok Kidd'in dış şutları belirleyici olacak bu eşleşmeyi, tabii post-up yapıp oradan oyun kurmasını da es geçmeyelim. Zaman zaman yapmayı sevdiği birşey bu Kidd'in.

Butler'ın da Ginobili'ye karşı sağlayacığı fiziksel üstünlük önemli bir faktör olacak. Fakat Manu'nun da son 2 aydaki formunu düşünürsek, onun da Ginobili'yi savunmada durdurması mümkün olmayacak. Bu noktada, formda oldu mu NBA'in en iyi 4-5 şutör guard'ından biri haline gelen Manu'nun biraz daha ağır bastığını düşünüyorum. Kötü bir sezon geçiren Richard Jefferson, yaşı ilerlese de hala ligin iyi savunmacılarından biri olan Marion'a karşı ne kadar skor katkısı yapabilecek Spurs'e bu önemli.

Bench'lere baktığımızda Barea, Terry, Haywood ile Stevenson ile Hill, Mason, Blair, Bonner ve Bogans'ı görüyoruz. Derinliği ve Terry'nin skor üretimiyle Mavs bench'inin biraz ağır bastığını söyleyebilirim. Haywood ise Dampier yerine aslında ilk 5'te diyebiliriz, zira ona göre daha çok dakika alacaktır normal şartlar altında...

Kağıt üstünde baktığımızda Mavs ağır basıyor gibi gözükse de, Popovich'in yine takımını sezon sonunda bir kademe atlattığını söylemeliyim. Özellikle de defansif olarak. Parker'ın dönüşünün bunu hafif bozduğunu düşünüyorum. Umarım Fransız guard rotasyonlarda sorun yaşamaz ve takım son bir aydaki gibi savunma yapmayı sürdürür. Hücumda ise belki asıl olarak Pop değil ama Manu onları NBA'in en iyilerinden biri haline getiriyor durdurulmaz performanslarıyla. Bu nedenle sezon boyunca hayal kırıklığı yaratan takımların başında gelmiş olsalar da, Mavs'in başına resmen bela olacaklarını düşünüyorum. Hiç kolay bir seri olmayacaktır Mavs için.

Tahminim: Nowitzki avantajıyla 4-3 Mavs ama Spurs kazanırsa da sürpriz denemez iki tarafın kazanma ihtimalleri oldukça yakın bence.

Doğu İlk Turu: Bobcats - Magic Değerlendirmesi

Öncelikle Bobcats'in elinde Ratliff - Chandler ve Mohammed olduğu için Dwight Howard'a karşı büyük bir avantaj olduğunu düşünen bir kesim var. Özellikle de Ratliff'in Howard'ı iyi savunduğuna inananlar var ancak ben bunu söyleyenlerin geçtiğimiz ay içerisindeki Bobcats-Magic maçını izlemediğini düşünüyorum. Çünkü Ratliff'i denize döktü o gece Howard, istatistiklerden konuşmuyorum maçı izledim... Ratliff'in ayakları ağır kalırken aynı zamanda ince bir yapıya sahip olduğu için güç olarak da Dwight'ın birkaç seviye altında. Kısacası Dwight'ı savunmasını çok mümkün görmüyorum. Ancak benim Bobcats adına avantajlı gördüğüm konu Tyson Chandler'ın varlığı. Bu sezonu çok ama çok kötü geçirmesine rağmen, sezonun son maçlarında biraz eski Chandler'dan parçalar sundu bize. Bulls'da kendini gösteren, Hornets'da Duncan'ı hayattan bezdiren Chandler... O Chandler'ın %70'i bile parkede olursa Dwight Howard'ı biraz da olsa yavaşlatabileceğini düşünüyorum, çünkü o Chandler NBA'in en iyi 1'e 1 savunmacılarından biri. Eğer o da bu sezonki kötü formunu sürdürürse, işte o zaman Bobcats'in şansı kalmaz Dwight'ı yavaşlatmak konusunda. Bakın Mohammed'i saymadım bile hiç farkındaysanız...

Ama Howard haricinde Magic takımının gerisini harika bir şekilde savunma şansı var. Stephen Jackson ile Gerald Wallace'ı anlatmaya gerek yok, ligin en iyi 2-3 numara savunan oyuncuları arasında üst sıralarda yer alıyorlar. Yani Carter'ı bu ikili değişmeli olarak savunabilirler. Ayrıca Rashard Lewis'in dışarıda geleneksel uzunlara yaşattığı problemleri Tyrus Thomas ile Boris Diaw'ın çok daha az yaşayacağını düşünüyorum. Ha, keza aynı şekilde Jackson'dan sonra Bobcats'in en büyük hücum seti kurucusu Boris Diaw'ın yarattığı eşleşme problemlerini de Magic Lewis ile yemeyecektir.

Bobcats'in en beğendiğim, sempatiyle baktığım takımlardan biri olduğunu çok kerelere dile getirdim burada. Özellikle Stephen Jackson'ın gelmesiyle, bu seviyelere çıkacakları açıktı bence ama onun durması veya kötü bir gününde olması halinde hücumda Bobcats'in üretimi inanılmaz derecede kısıtlanıyor. Yukarıda yazdığım gibi Diaw'ın çabukluğu ve dışarıdan oyun kurmasını da aynı efektiflikle kullanamayacaklar Magic'e karşı. Ama 3-4 satır yukarıda değindiğim Jackson'ın işler sıkışınca oynamayı ne kadar sevdiğini biliyoruz. Belki koca bir maç boyunca ona güvenmek zor ama oyunun sıkıştığı anlarda güvenmek için harika bir oyuncu, eli kesinlikle titremiyor ve sayıya ulaşmayı başarıyor. Ben çok beğenirim. Aynı zamanda ligin en ağır tempoda oynayan takımlarından biri olsalar da, atletik ve çabuk oyuncular sayesinde hızlı hücuma çıkabiliyorlar rahatlıkla. Örneğin bu konuda ligin dibinde yer alan Blazers ve Heat'in aksine, orta sıralarda yer alıyorlar.

Felton ile Nelson arasında bir tarafın özellikle avantajlı olduğunu söylemek zor. İki oyuncunun stilleri de, yapıları birbirine benziyor. Diz sakatlığı yaşamamış ve geçtiğimiz sezonki formunda olsa Nelson elbette avantajlı olurdu ama bu sezon özel bir oyuncu değil Magic için. Yine de son 10 maç civarında, geçtiğimiz sezona yakın istatistikler yakaladığının ve playofflar'a formda girdiğinin altını çizeyim. Bench konusunda, Magic'in yadsınamaz bir avantajı var. Larry Hughes bir anda Wizards'daki haline bürünmezse, Bobcats'in işi var gerçekten. Augustin, Tyson Chandler ve Tyrus Thomas hariç güvenilir bir isim getiremiyorlar kenardan ki bunlara ne kadar güvenilebilir tartışılır. Magic'te ise her pozisyonda yedekler oyuna girip belli bir seviyenin üstünde katkı yapabiliyor.

Bobcats'in bir başka avantajının da rakiplere karşı harika taktikler hazırlayan Larry Brown olduğunu düşünüyorum. Stan Van Gundy ise oturttuğu sistem ile dikkat çekse de ve her ne kadar geçtiğimiz yıllarda kendini taktiksel açıdan geliştirmiş olsa da bazen ısrarcı yapısı ve hatalarıyla Magic seyircisini çıldırtıyor. Zaten iki koçu kıyaslamak, Brown'a ayıp olur diye düşünüyorum.

Evindeki en başarılı takımlardan biri olan Bobcats'in Howard'ı iyi savunacağı bir maçta Jackson da ortalama üzerinde bir maç geçirirse maç alacaklarına inanıyorum. Bir de üzerine Larry Brown farkını koyarsak 2. maçı da verebiliriz belki ama daha fazlasının olacağına inanmıyorum.

Tahminim: 4-2 Magic.

18 Nisan 2010 Pazar

Mehmet Okur'un Aşil Tendonu Kopuk (Dünya Şampiyonası Mucize)

Haberini öğlen yazmıştım ve büyük ihtimalle aşil tendonunun kopmuş olduğuna değinmiştim. Utah Jazz takımının antrenman öncesi yaptığı açıklamada Memo'nun aşil tendonunun koptuğunu belirtilmiş, Steve Luhm öyle yazmış Twitter'da. Bu da 8 ila 12 ay arası sahalardan uzak kalacağı düşünmüştüm ve hatta böyle yazmıştım bu habere de. Çünkü Brand bu sakatlığı yaşadığında "1 yıl içinde döner" denmişti. 8 ayda dönmeyi başarmıştı. Ancak Jazz genel menajer Kevin O'Connor'ın açıklamasına göre 3-6 ay arasında bir süre parkelerden uzak kalacakmış Memo. 3 ay olacağını hiç sanmıyorum. Ameliyattan sonra yapılan açıklamalar her zaman daha sağlıklı olmuştur, yani en iyisi salıyı beklemek.

2010 Dünya Şampiyonası'nda da Milli Takım'da yer alamayacağını söylememe gerek yok herhalde. Yazık. Takım oyununu oynamaya niyetli bir Memo, çok şey katardı bize. Bir de üç sezon önce antrenmanda aşil tendonu kopan Elton Brand'in iki sezondur yaşadığı düşüşü göz önüne alınca, moralimiz daha da bozuluyor...

Bir kez daha geçmiş olsun Memo.

Batı İlk Turu: Lakers-Thunder Değerlendirmesi

Lakers-Thunder deyince akla 3 şey geliyor. Birincisi Durant-Artest eşleşmesi, ikincisi Kobe ile Bynum'ın ne kadar sağlıklı oldukları, üçüncüsü ise Westbrook-Fisher eşleşmesi. Bunlara değinerek başlayayım. Önce sakatlıklar:

Kobe'nin dizindeki sorun açıklamalara göre ciddi değilmiş. Ancak son 3 haftada 4 veya 5 Lakers maçı izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Kobe'nin Ocak ayından beri geçirdiği dönemin belki de kariyerindeki en kötü dönem. Bunu yazmıştım daha önce de. Sezonun sonunda 4 maçta forma giymeyerek dinlendi ama arada oynadığı Portland maçında da hiç iyi sinyaller vermedi bence. Normalde çok kolay bitirmesi gereken pozisyonlarda güçsüzlüğü nedeniyle isabet bulamadı. Onun sağlıklı olması son derece önemli ama Kobe ortalama üzeri bir şutör guard kadar bile oynasa normal şartlarda Thunder'ı elemeleri gerekiyor. Bana göre neredeyse Kobe'den bile önemli olan oyuncu Bynum. Biliyorsunuz o da yaklaşık 1 aydır sakatlığı sebebiyle görev almıyor ve bugün ilk 5'te çıkacakmış Staples Center'da. Onun sağlıklı bir şekilde görev alması demek, Gasol ile beraber Thunder pota altını yerle bir etmeleri demek. Hatta bunun yanında pek çok kişinin atladığı bir olay var: Odom'un bench'ten gelmesi... Bynum yokken, Odom ilk 5'e yerleşince, Lakers zaten playoff takımları arasında en kötü bench'lerden birine sahipken açık ara en kötü konumuna gelmişti. Şimdi en azından kenardan gelerek maçın gidişatını etkileyebilecek, x-faktörü olabilecek bir oyuncu var ellerinde. Bu çok ama çok önemli. Öte yanda Thunder'ın bench'inin Lakers'ınkinden biraz daha derin olduğunu söylemeliyiz: Collison ile Ibaka pek çok takımın yedek uzunu olabilecek seviyedelerken, Maynor ile Harden da yine birçok genel menajerin takımda görmek isteyeceği genç yetenekler.

Gelelim Durant-Artest eşleşmesine. Durant'ı anlatmaya pek gerek yok. Bu sezon yakaladığı çıkış takdirleri topladı. Ben de en fazla 28-29 arasına çıkar diyordum ama 30'u buldu sayı ortalamasında, üstelik herkesin defansta onun üzerine odaklanmasına rağmen şut yüzdesinde herhangi bir düşüş yaşamadan... Ama karşısında da ligin en iyi savunmacılarından biri, belki de birincisi var. Sezon başındaki 2 maçta Artest, Durant'ı harika savunmuştu diye hatırlıyorum. Ama tabii sezon boyu o kadar maç izleyince bazı şeyler şaşabiliyor. Son Thunder maçı ise erkenden kopmuştu ve Durant'ten çok Westbrook ön plana çıkmıştı. Ben Durant'in çok iyi bir şut performansı sergilemediği maçlarda Artest'in onu çok iyi savunabileceğine inanıyorum. Artest belki eski hızında değil ve şutör guard'ları yeterince iyi savunamıyor ama Durant konusunda ayak hızı bakımından problem yaşamayacağını düşünüyorum. O konuda sıkıntı çekmeyecek bir Artest'in de ligin en iyi savunmacılarından biri olduğuna dair herhalde kimsenin şüphesi yoktur.

Westbrook-Fisher konusunda ise herhalde konuşmaya bile gerek yok. İki sezondur Fisher ortalama bir oyun kurucudan, ligin en kötüsü konumuna düştü, en azından defansif olarak bu doğru. Westbrook ise ligin en delici, çabuk ve aynı zamanda güçlü oyun kurucularından biri. Gerçek bir oyun kurucu değil, daha çok skorer mentalitesine sahip ama bu onu Fisher karşısında daha da tehlikeli yapıyor. Formda olduğu zaman çembere kadar gidip bulduğu turnikelerle veya yardım gelirse driplingini kesip yaptığı kısa mesafeli atışlarla rakiplerin canını çok yakıyor. Uzunlara yaptığı asistler de cabası. Son derece beğeniyorum kendisini, yeter ki bu sezon orta mesafeli şutlarını ve üçlüklerini geliştirsin... Neyse gelecekten, şimdiki zamana dönelim, Fisher'ın onu savunması gibi birşey söz konusu değil bence.

Yukarıda 3 konu dikkat çekiyor demiştim ama bir de Green-Gasol eşleşmesi var. Burada Thunder'ın ve Westbrook'un oyun temposunu hızlandırmaları gerektiğine dair bulgulara rastlıyoruz. Green'in Gasol'e karşı en büyük avantajını yani sahayı çabuk katetmesini bu şekilde kullanmalılar. Çünkü Green'in dışarıdan yüzü dönük oyunu, şutları zayıf olduğu için (orta mesafede %35'e yakın, üçlük ise %33) daha çok açık alanda kullanmalılar onu. İyi şut atmadıkça, serinin gidişatına katkısı pek olmaz gibi Green'in. Bunun dışında Gasol'ün normal sezon içinde yapamadığının tersine, içeride Green'i haşat etmesi lazım çünkü bunu başaramazsa Kobe'nin formsuzluğunu da denkleme katarsak Lakers'ın pek fazla avantajı kalmıyor kağıt üzerinde... Elbette o 'tecrübe' denen serilerin kaderini belirleyen şey hariç. Buna sadece tek cümle ayırdığıma bakmayın, içinde serinin kaderinin belirlendiğine değindim. Playoff heyecanıyla eller titredi mi Durant hariç güvenilecek tek bir isim bile görmüyorum Thunder'da, ki Durant bile tartışılabilir...

Thunder bu seride savaşacaktır bana göre en az 1 maç alacaktır, hatta Lakers'ın son 1 ayki formunu düşündüğümüzde ikinci maça da son derece yakındır. Tabii Lakers'ın 2 maç ile form tutup Oklahoma'ya gitmesi durumunda 4-0'ı bile bulabilir seri. Sonuç olarak Thunder'ın bir sürpriz yapması herhalde sadece beni değil dünyada NBA'i takip edenlerin %90'ını da şaşırtır...

Tahminim: 4-2 Lakers

18 Nisan Playoff Programı

18 Nisan Pazar 22:00 (NTV Spor banttan 00:30) / Oklahoma City Thunder - Los Angeles Lakers
19 Nisan Pazartesi 00:30 / Charlotte Bobcats - Orlando Magic
19 Nisan Pazartesi 03:00 / San Antonio Spurs - Dallas Mavericks
19 Nisan Pazartesi 05:30 (NBA TV) / Portland Trail Blazers - Phoenix Suns


Analizleri yazacak vaktim olmadı. Ancak kısa da olsa birşeyler yazmış olmayı planlıyorum Lakers maçı öncesinde. Merak edenler maç öncesi uğrayıp bakabilirler eşleşmelerle ilgili yazılara.

NTV Spor'a da banttan verdiği için buradan teessüflerimi yolluyorum... Real Madrid - Valencia maçı ile çakışıyormuş... Yine futbol kurbanıyız yani.

İyi seyirler.

Celtics - Heat Serisi İlk Maç (85 - 76)

“LEASTERN” ve “B(W)ESTERN” esprilerini gördüm geçen bir yerde. Gerçekten, Doğu’daki dengesizliğe uzun süreden beri tanığız. Üstteki takımlarla alttaki takımlar arasında aşırı belirgin güç farkları var. Bunda elbette ki yöneticilerin payı büyük; fakat cezasını biz seyirciler ve o takımların oyuncuları görüyor. Hem taraftarlar hem de oyuncular için birinci turdan sonrası hayal. İşte bu ortamda biraz olsun Wade faktörünün etkisiyle ilgi çekiyordu Doğu’daki 4-5 eşleşmesi.

İlk yarıda oyun Miami’nin üstünlüğüyle geçti. Normal sezonun son 10 maçında 7 mağlubiyet alan Boston, amiyane tabirle hiç takılmadı maça. Ne savunma ne de hücum konusuna yoğunlaşabildiler tam olarak. Rasheed efekti heralde bütün takımı kaplamış diye söylendim çoğunlukla hatta. Örneğin; Miami takımı ilk yarıda 23 ribaund toplarken, Boston 15’te kalmıştı. İlk yarıyı bu farka rağmen Heat, zar zor 44-41’le önde kapayabildi sadece. Hatta ikinci çeyrekte Boston ilk 12 şutunda yalnızca iki isabet bulabildi. Ona rağmen yarının sonunu iyi toparladılar ve ilk yarı sonunda maçtan kopmadılar. Üçüncü çeyreğin başında Wade’in etkili oyunuyla fark maçtaki en büyük değerine ulaştı 14 ile. İşte bu noktada dünkü maç eşleşmenin stratejisini tamamıyla gözler önüne serdi. Boston, Wade’i bir kere bağladı maçta daha da bırakmadı. Zaten maç iki evreden oluştu bana kalırsa: Tony Allen’dan önce ve sonra. Maçın ilk 27 dakikası boyunca Wade ve Miami’nin üstünlüğü vardı. Son 20 dakika ise tamamen Boston’ın önderliğinde geçti. İşte bu son 20 dakikalık Celtics üstünlüğünde başrolde ne Pierce, ne Garnett ne de Ray Allen vardı. Başrol , Wade üzerindeki mükemmel savunmasıyla Tony Allen’ın oldu. Durumu şu örnekle özetlersem daha ikna edici olacak gibime geliyor: Üçüncü çeyreğin bitimine 6:30 kala Allen oyuna girdi. O süreye kadar Wade toplam 20 sayıdaydı ve Heat 61-47 ile 14 sayı öndeydi. O çeyrek içinde de 10 sayı üreten Wade, Allen oyuna girdiği andan maçın bitimine 1:26 kalaya kadar (serbest atış hariç) isabet bulamadı şutlarından. 14 sayı Miami lehine olan fark, 1:26 kala 8 sayı Boston lehine dönmüştü. Tabi bu noktada sadece Allen’a öne çıkarmak yanlış olur; ama Heat Celtics ikinci yarı takımca savunmada azami gayret gösterdi ve son 3 sezondur neden ligin elit takımlarından biri olduğunun cevabını verdi.

Maçın koptuğu bu bölümde de en büyük hatalardan biri geldi bence Celtics adına. Maçın bitimine 40 saniye kala Paul Pierce, Udonis Halsem ve Quentin Richardson’ın savunmasında kenara kadar geldi ve dengesini kaybederek düştü ve olduğu yerde kıvranmaya başladı. Bunun üzerine Garnett ve pozisyonun içindeki Richardson, Pierce’ın yanına gittiler. Pierce omzunda bir sorun olduğunu ima ederken, Richardson bir şey olduğunu düşünmediğinden orada Garnett’le ağız dalaşına girdi. İki oyuncunun da birbirinin üzerine yürümesiyle ortalık karıştı ve Garnett ise biraz önce ağız dalaşına girdiği rakibi Q-Rich’in yüzüne masum(!) bir dirsek darbesi geçirdi, Jermaine O’neal, Glen Davis’i bir hamlede yedek sandalyelerine oturttu. Ortalığın bir anda bu şekilde karışmasının ardından hakemler Garnett’i oyundan ihraç ettiler. Quentin Richardson maç sonundaki açıklamasında Pierce’a hiçbir şey yapmadığını ve o yerde kıvranırken ona bir şey demediğini söylemiş. Ardına da eklemiş: “Ben sadece yerde ağlayan bir adam gördüm. Dinlenmek için epey yapıyor bunu o(Pierce). Garnett’le Pierce birer aktrisler.” Garnett’in bu konuda NBA’in en yaramaz oyuncularından biri olduğunu biliyoruz. Hatta “Trash-talking” kavramının bir numaralı lideri sayılabilir; ama böyle bir ortamda bunu yapmanın hiçbir gereği yoktu. İkinci maç için Garnett muhtemelen ceza alacaktır. İkinci maçta takımını yalnız bırakması, bu sonucu tam kestirlemeyen seride çok önemli bir unsur. Geçen sene o yokken bu takım Chicago’yu zar zor eleyebilmişti. Onun yokluğunda alınabilecek gereksiz bir mağlubiyet Heat’e çok büyük bir motivasyon kaynağı olabilir. Wade’in sağı solu belli olmaz ne de olsa. Ayrıca Tony Allen’dan da böyle bir performans daha gelmez tahminimce.

Tüm olayları bir kenara bırakıp oyuncuların performanslarına gelecek olursak; Garnett bir sezon aranın ardından, ilk playoff maçına çıktı. Hatırlarsanız son maçını 2008 finalinde Lakers’a karşı 6. maçta oynamıştı. O maçta 26 sayı, 14 ribaund, 4 asist, 3 top çalma ve 1 blokla oynamıştı. Dün gece ise yine hem savunma hem de hücum yönüyle takımı içinde öne çıktı. Süper yıldız 10 şutunda bulduğu 6 isabetle 15 sayı, 9 ribaund, 3 asist, 2 top çalma ve 1 blokla oynadı. Yalnız maçın sonundaki kavgayla durup dururken kendini zora soktu yıldız oyuncu. Rondo 11’de 4 ile 10 sayı, 10 asist ve 7 ribaundluk bir performans sunarken, Pierce da 16 sayı ve 5 ribaunluk katkı verdi. Yalnız takımın asıl “Allen”ı Ray Allen sadece 8 sayıda kalarak takımının maçtaki skorer eksikliği sııntısını gideremedi. Maçın sürpriz yıldızı Tony Allen, 12’de 7 ile 14 sayı bularak playoff sayı rekorunu kırdı kendi adına. Ayrıca 3 top çalma ve 2 bloğu da savunmadaki gayretini gösterdi.

Heat’de ise Wade 18’de 11 ile 26 sayı, 8 ribaund, 6 asist, 3 top çalma ve 2 blokla yine takımının tek tabancası oldu; ama çoğunu Tony Allen’ın savunmasındayken yaptığı 7 top kaybıda kendine hiç yakışmadı. Yine de direncini kaybetmemiş, aksine daha bir perçinlemiştir bana kalırsa Wade. Eğer 3. çeyrek ve 4. çeyrek biraz daha oynayabilse hiç zorlanmadan ceplerine koyabilirlerdi maçı. Bu 85-76'lık yenilgi de onlara büyük ders olmuştur umarım.

Üçüncü çeyreğin ortalarından itibaren seviye atlayan ve 2008'deki kadar sert bir hale gelen Celtics savunmasının katkısını es geçmemeliyiz. Zira maçın kazanılmasındaki tek neden buydu Celtics adına. Wade'i bile durdurdular. Yavaşlattılar demiyorum bakın, Wade durdu, o durunca Heat de durdu. Müthiş yardımlar ve rotasyonlar gördük Celtics defansından... / Can

Bulls - Cavs Serisi İlk Maç (83 - 96)

Maça Shaq'i kullanarak başlayan Cavs'e Bulls hücumda Rose ile karşılık vermeye çalıştı. Rose maçın başından itibaren, kendisinin Bulls takımından 1-2 gömlek yukarıda olduğunu hissettirdi bizlere. Bunda biraz da Mike Brown'un onu Parker ile kontrol etme seçiminin katkısı vardı. Parker aynı çabukluğukta olmadığı Rose'un ondan kolayklıkla sıyrılıp orta mesafe şutları buldu. Ama Bulls'un en büyük düşmanı top kayıpları ile verdikleri hücum ribaundlarıydı. Yanılmıyorsam 6 veya 7 top kaybı yapıp, yanında 6 civarı hücum ribaundu verdiler. Top kayıplarının baş sorumluları Rose ile hücumdaki yetenekleri kısıtlı olan uzunlardı. Taj Gibson ikinci faulünü alıp kenara gelince, dışarıda oynayan Jamison'ı tutma görevi Noah'a verildi. Savaşçı forvet Cavs'in penetre eden kısalarına yardıma giderek Jamison'ını pek çok pozisyonda boş bırakmak zorunda kaldı ve Jamison buradan yanılmıyorsam 8 sayı üretti ilk çeyrekte. Mo'nun da 7 sayısı vardı. Sonuç olarak çeyrek boyunca Chicago'dan herhalde 10 civarında daha çok hücum eden Cleveland, farkı 14'e çıkardı ikinci çeyreğe girilirken: 32-18.

İkinci yarı hakkında pek not almamışım. Dikkatimi çeken pek birşey yoktu ama Rose oyuna girene kadar skor üretmekte zorlanan Bulls, LeBron'un da oyuna ağırlığını koymasıyla 20 sayı kadar geri düştü. Yani esasında zaten maç koptu diyebiliriz bu çeyrekte. Rose'un çeyrek sonundaki bir yakın bir ota mesafeli şutuyla fark 15'e düştü ama maçı izleyenlerin %90'ı Bulls'un geri dönüş yapamayacağına emindi: 56-41.

Üçüncü çeyreğe Cavs, LeBron'u Deng'e karşı post-up yaptırarak kullanmaya başladı ve bunun meyvelerini hemen topladılar. Gelen yardım sonrası LeBron'un dışarı çıkardığı toplarda Parker ve Mo üçlükleri bulunca fark yavaş yavaş açılmaya başladı. Ancak Cavs'e bu noktadan sonra birşeyler oldu. Muhtemelen maçı kazandıklarını düşündüler fark 22 civarına çıkınca. Hızlı hücuma çıkarken yapılan 2-3 top kaybı ve LeBron'a gelen yardımlar sonucu Cavs'in bomboş birkaç şutu değerlendirememesiyle, Bulls farkı 10'a kadar indirmeyi başardı. Bulls savunması LeBron'u harika savunmaya başlamıştı Deng'e her pozisyonda yardıma gelerek ve Cavs yanılmıyorsam 7 dakika boyunca 68'de takıldı kaldı. 1 sayı bile üretemediler. Bulls'da Rose, Shaq'in dinlenmesini fırsat bilerek devamlı çembere penetre etti ve kolay sayılar buldu. Kolay derken aslında çok zor işi Rose kolay gibi gösterdi elbette, her boyalı alana girdiğinde 2-3 darbe almıştır Rose ama artık playoff'tayız... Buna noktayı elbette LeBron koydu. Transition hücuunda iki kere üst üste Deng'in yanından penetre ederek sayılar buldu: 73-60.

Son çeyrekte LeBron kenarda dinlenirken Murray-Hinrich ve Rose ile rüzgarı arkasına alan Bulls, LeBron oyuna girdikten sonra da farkı çaktırmadan eritti ve 7'ye kadar düşürdü. Burada geçtiğimiz sezon playofflar'da ezilen Mo ile West çok kritik iki şutu sayıya çevirdiler. West'in şutunda, onu dipte bomboş bulan Mo'nun da payı vardı. Kendisi ise şutunu perde sayesinde yarattı. Buradan sonra zaten maçı kazanan belli olmuştu...

Maçta Shaq hiç paslanmamış gibiydi resmen. 2 aydır maça çıkmamış olsa da oldukça iyiydi. 1-2 pozisyonda kendisine verilen alley-oop'ları tutamadı ama bunun nedeni daha çok yaşlılığıydı bence. Bulls'da Deng'in LeBron'u beklediğimden daha iyi savunduğunu ama bunda Bulls'un getirdiği yardımların da elbette payı olduğunu söylemeliyim. Yine de LeBron çembere gitmek istediğinde Deng, Kirilenko veya kim olursa olsun bunu başarıyor. Artest'i ayrı tutalım... LeBron'un maçta çembere gittiğinde yardımla karşılaştıktan sonra 1-2 kez dış şut denediğine şahit olduk ama bunlarda neredeyse hiç isabet bulamadı. Zannedersem 9'da 1 falan atmış olabilir maç boyunca orta ve uzak mesafeden. İşin defans tarafında ise, üçüncü çeyrekte klasikleşen takip bloklarıyla takımına katkı sağladığını söylemeliyim. Rose ise Shaq'ın içeride olmadığı dönemlerde deliciliğini müthiş kullandı. Üçlük özürlü takımda, üçlüğün birkaç adım içinde bekleyen arkadaşlarına da bol bol asist yaptı. Bunlardan 3 tanesi Deng'eydi yanılmıyorsam gerisi ise dengeli bir şekilde dağılmıştı. Evet farkındayım Deng ve dengeli üst üste garip oldu, yapacak birşey yok. Mo Williams'ın da çaktırmadan (en azından bana çaktırmadan) 10 asist yaptığının altını çizmeliyim. Noah ise Shaq'e karşı inanılmaz zorlandı tahmin edildiği üzere, yine de faul problemine pek girmedi...

Rose: 13/28 isabetle 28 sayı, 10 asist
LeBron: 24 sayı, 6 ribaund, 5 asist, 4 blok
Mo Williams: 8/14 isabetle 19 sayı, 10 asist

Mehmet Okur 2010 Dünya Şampiyonası İçin Şüpheli


Link

Dün gece tek izlemediğim maç olan Jazz-Nuggets mücadelesinde milli oyuncumuz aşil tendonundan sakatlanmış. Hatta muhtemelen kopmuş çünkü Mehmet maçtan sonra "pop" sesi duyduğunu söylemiş. Bu hiçbir zaman iyiye işaret değildir. %90 birşeylerin koptuğu anlamına gelir. Zaten ağrıları vardı aşil tendonundan...

25. saniyeye dikkat. Ben mi yanlış görüyorum bilmiyorum ama sol ayağını yere bastığı anda birşeyler atıyor orada, hatta buyrun aşağıdaki resimde işaretledim. Kopan aşil tendonunun orada yaptığı etki olabilir sanki. Çünkü o çıkıntının, orada olmaması lazım normalde. Ama elbette uzman değilim sadece videoyu izlerken dikkatimi çekti. Nuggets serisinde oynaması herhalde imkansız ama işin kötüsü, uzun bir aradan sonra bu yaz katılmayı düşündüğü milli takıma da gelemeyecek gibi duruyor Memo. Çünkü aşil tendonu kopması demek 1 yıl hoplamak zıplamak yasak demek. Bugün çekilecek MRI sonrasında durumu belli olacak. Ancak şimdiden kötü habere hazırlamalıyız kendimizi... Geçmiş olsun Memo.

Bucks - Hawks Serisi İlk Maç (92 - 102)

Doğu konferansında en çekişmeli geçmesi, gerek gençliklerinin verdiği dinamizm gerekse oyuncularının oyun stillerinin fazlaca müsait olması sebebiyle en çok mücadeleye sahne olması beklenen eşleşme buydu. Ancak Bogut’un şanssız sakatlığı, merakları turu kimin geçeceğinden ziyade, Milwaukee’nin Atlanta’ya ne kadar direnebileceği yönüne çevirmişti.

Maç öncesi bakıldığında, eksik ve playoff tecrübesinden hayli yoksun olan Bucks’ın bu maçı kazanmasına ihtimal vermek güçtü. Ilk 5 oyuncularından sadece Delfino ve 38’lik Kurt Thomas buraları daha önce görmüş isimlerdi. Atlanta cephesinde ise senelerdir playoff oynayan isimler ve bu isimlerin birbiriyle oynama alışkanlıkları bu maç için onları kesin favori kılıyordu. Ve bu koşullar altında maç başladı…

Maça şu savunma matcuplarıyla başladı takımlar:

Delfino’yu Bibby, Salmons’ı Marvin Williams, Jennings’i JoJo, Moute’yi Smith ve Thomas’ı da Horford ile savunuyordu Atlanta Hawks.

Buna karşılık Bibby’yi Jennigs, Johnson’ı Moute, Williams’ı Salmons, Smith’i Delfino ve Horford’ı Thomas ile savunan Bucks, en iyi savunmacısını Joe Johnson’a vermiş ve bir anlamda eşleşmelerdeki size problemini göze almış gibi görünüyordu.

Tam da beklendiği gibi başladı maç. İlk dakikalarda tecrübesiz rakibi karşısında seyirci desteğini de arkasına alan Hawks, hücumda iyi top çevirip bulduğu boş şutlar, oyuncularının eşleşmelerdeki fizik üstünlüğünü bire birde iyi kullanması ve fastbreakten bulduğu sayılar, savunmada ise pas kanallarını tıkayıp rakibi bire bir oyuna ve bireysel yaratıcılıklarını kullanmaya zorlayarak bulduğu momentumla skorda bir anda öne fırladı. Rakibinin afallamasını fırsat bilerek oyunun temposunu hızlandırma çabası da işe yarayınca fark çift hanelere kadar çıktı. Oyunun bu döneminde Bucks’ın tempoyu düşürme çabaları ve yardımlaşmalı savunması da istenen sonucu vermedi, hücumda yalnızca Salmons’ın zorlamaları ve Jennigs’in dış şutlarıyla bu bölümde sayı bulabildiler. Pota altı savunmasının Al Horford ve Josh Smith’e karşı yetersiz kalmasıyla birlikte oyuncu değişikliğine giden Skiles, Gadzuric ve Ersan’ı oyuna aldı. (Ersan’ı daha erken oyuna alabilirdi, bu sayede hem Josh Smith’i Bucks hücumlarında pota altından uzaklaştırmış olur, hem de Atlanta hücumlarında Delfino’yu potaya kadar sürükleyen Smith’i Ersan ile daha iyi savunabilirdi.) İlk çeyreğin sonlarına doğru bir ara 4dk. boyunca sayı bulamayan ve oyunda çift oyun kurucu (Ridnour ve Jennings) varken dahi üst üste 2 hücumda, şut süresince topu kullanamayan Bucks, ilk çeyreği 34-17 geride kapadı. İlk çeyrekte Hawks’ın boyalı alandan bulduğu 20 sayı ise ilginç bir istatistik olarak göze çarptı. Bu sekans izleyenler hatırlayacaktır, sezon ortasında Bucks’ın evindeki Cavaliers maçının karbon kopyası gibiydi.

İkinci çeyreğe Ersan’ın üst üste basketleriyle başlayan Bucks, fizik dezavantajını yok etmek için 2-3 alan savunmasına dönünce biraz toparlanır gibi oldu, ancak ilk playoff deneyimini yaşayan Crawford’ın bulduğu iki 3lük isabeti ve Joe Johnson’ın da oyuna girmesi savunma sisteminin değişmesine ve Bucks’ın yeniden adam adamaya dönmesine yol açtı. Bu bölümde Bucks adına bir savunma hamlesi de Stackhouse’ın Bibby’ye yaptığı tam saha baskıydı.

İkinci çeyreğin başında Horford-Smith ikilisinin kenarda olması, benchin gerekli katkıyı verememesi,açılan farkın getirdigi rehavetle Hawks savunması gevşeyip rakibe yüzdeli şut ve kolay sayı fırsatı verince Woodson mola almak zorunda kaldı. Bu arada Bucks da ilk fastbreak sayısını ikinci çeyreğin başında bulmuş oldu. Mola dönüşü ilk 5 uzunlarını oyuna alan koçun hamlesi işe yaradı ve özellikle alçak postta Delfino’ya karşı büyük üstünlük sağlayan Josh Smith’le sayılar bulan Hawks, oyunun hakimiyetini tekrar ele geçirdi. Bu bölümde Jennings ile üst üste 8 sayı bulan Bucks, hücumda başka bir alternatif üretemeyip yine hücumda oldukça durağan bir oyun ortaya koyunca Hawks adına o ana kadarki en yüksek fark devrenin bitimine 3 dakika oluştu(53-31). Devrenin kalan kısmında iki takım da skor üretmekte zorlanmadı ve ilk yarı ev sahibi Atlanta Hawks’ın 62-40 üstünlüğüyle sonuçlandı. İlk yarının dikkat çeken istatistikleri; Hawks’ın %62’lik hücum yüzdesine karşı Bucks yalnızca %38’de kalması, ilk yarıda 20 sayı üreten Jennings’in takımının skor yükünün yarısını taşıması, devre boyunca Bucks’ın yalnızca 2 asistte kalması idi. Ayrıca bir diğer dikkat çeken istatistikte ilk 20 dakika boyunca 2 ve ya daha fazla şut isabeti bulabilen yalnızca 2 Bucks oyuncusu olması idi.( Ersan ve Jennings.)

Karşılıklı sayılarla başlayan üçüncü çeyrekte dakikalar ilerledikçe Milwaukee’nin savunmadaki gayretine, rehavete kapılan Hawks’ın üst üste yaptığı top kayıpları da eklenince maçtaki denge skor olarak olmasa da oyun olarak sağlandı ve fark 12 sayıya kadar indi. İlk yarının aksine savunmada rakip uzunların potaya yakın top almasını önleyen Bucks’ta Jennings bu bölümde de oyunun hücum yönüne damgasını vurarak ilk 6 dakikada 10 sayı üretti. Çeyreğin sonlarına doğru Salmons’ın da devreye girmesiyle fark uzun süre sonra ilk defa tek hanelere indi. Bu bölümde Joe Johnson’ın Jennings’ten üst üste kaptığı 2 topla skor üretmeyi başaran Hawks, bir yandan farkın daha fazla kapanmasına izin vermezken diğer yandan çaylak guarda da sağlam bir gözdağı verdi ve son çeyreğe 81-70 önde girdi.

Son çeyreğe Bucks hücumda iyi top çevirip boş şutlardan bulduğu sayılarla başladı, bunun yanı sıra Hawks’ın savunmadaki isteksizliği de göze çarptı bu dakikalarda. Ersan’ın savunmada Horford’a top aldırmamasıyla hücum seti bozulan Hawks bir süre skor üretmekte zorlansa da, Zaza’nın hücum topladığı hücum ribaundlarıyle bulduğu ikinci şanslar sonucunda hem oyunun temposunu yavaşlattılar, hem de rakibin fastbreak sayıları bulmasına engel oldular. İlerleyen dakikalarda iki takımda da yorgunluk belirtileriyle birlikte savunmadaki direncin azaldığını söylemek mümkün. Maçın sonlarına doğru Joe Johnson’ın bulduğu zor şutlarla skor üreten Hawks karşısında, hem geriden gelmenin verdiği yorgunluk, hem de tecrübesizliklerinden kaynaklı olarak yaklaşık 3buçuk dakika sayı bulamayan Bucks karşılaşmadan da 102-92 mağlup ayrıldı.

Maçtan Notlar:
İlk playoff maçında 34 sayı atan Jennings, 3 sayı ile Derrick Rose ve Karem’e ait rekoru ıskaladı. Sezon boyunca Atlanta’ya karşı üst düzey maçlar çıkaran Salmons, zaman zaman ortaya çıksa da maçın genelinde silik bir görüntü çizip karşılaşmayı 16 sayıyla tamamlayarak sınıfta kaldı. Jennings gibi ilk playoff maçına çıkan Ersan 11 sayı-6 ribaundın yanı sıra Horford’a yaptığı savunmayla oldukça başarılı bir maç çıkardı. Mike Bibby 8/9 saha içi isabetiyle oynayıp karşılaşmayı 19 sayıyla tamamladı çok doğru seçimlerle ve neredeyse hepsi kritik anlarda geldi. Hawks adına 6 isim çift haneli skor üretirken evsahibi takım bloklarda da rakibine 11-1 üstünlük sağladı.

Serinin gidişatı:
Hawks’ın en verimli hücum setleri, alçak postta Horford veya Smith’i topla buluşturarak, onların eşleştiği oyuncularına birebir oynayıp fiziksel üstünlük sağlamasına dayanan setler. Ancak Bucks, Ersan ve Kurt Thomas ile bu oyuncuların top almasını engelleyerek bu sete çözüm bulmuş gibi göründü ikinci yarıda ve bu da Hawks hücumunun tıkanmasına yol açtı. Bu durum serinin ilerleyen maçlarında Hawks’ın başını ağrıtabilir.

Hücum anlamında rakibine oranla çok sınırlı ve yaratıcılıktan uzak olan Bucks oyuncularına maç kazandıracak etken savunma. Bu nedenle oyunun savunma yönünde rakiplerinden iki kat fazla mücadele etmeliler, zira hücumla Hawks’a kafa tutmaları imkansız görünüyor şu aşamada. - Yazı Soner'e aittir.

Skiles'ın maçın başından sonuna Moute ile JoJo'yu kontrol etmeye çalışması ve J-Smoove'u Delfino ile durdurma çabası son derece ilginç bir seçimdi. Üstelik JoJo sayılarının (22) çok büyük bir kısmını Moute oyundayken attı. İkinci maçta umarım Salmons-JoJo eşleşmesi görürüz. Aynı zamnada Hawks'ta da ilginç bir strateji gördük. Jennings'i oldukça iyi bir savunmacı olan JoJo ile durdurmaya çalıştılar. Ama Jennings'in hızı biraz fazla geldi JoJo'ya, hatta müthiş de şut atarak farkı 7'ye kadar indirmesini sağladı Bucks'ın. O andan sonra ise 3 tane üst üste top kaybı yaparak çaylak olduğunu hatırlattı herkese, maç orada kesin olarak koptu. / Can

Jazz - Nuggets Serisi İlk Maç (113 - 126)

Play-off’ların açılış günündeki son maça iki takım da oldukça güçlü başladı. Denver sayılarını genel olarak pota yakınından üretirken, Utah’lı oyuncular iyi sayılabilecek paslaşmalarla boş adamı bulup, uzak şutlarda isabet tutturunca maça ortak oldu. Ancak pota altında iki tarafta da çok kötüydü Jazz; savunmada başta Billups olmak üzere rakip rahatça çembere giderken Nene’yi pota altında hiç iyi savunamadılar. Hücumda ise tam tersi çeyreği 13 sayıyla kapatan Miles hariç içeriye giren oyuncu yoktu. Miles bu pozisyonları 3 faul çaldırıp bir de smaç yaparak bitirdi. Miles demişken, Carmelo karşısında çok kötüydü desem hem kendisine hem de Melo’nun performansına ayıp olur. Aslına başlarda iyi yer tuttuğunu düşünüyorum ama Carmelo’yu ligin en iyi oyuncularından biri yapan zaten en küçük boşluktan kendine uygun pozisyonu yaratması. Miles da bu şutları savunmak için çok kısa kaldı. Bu bakımdan Kirilenko’yu aradılar diyebiliriz ancak CJ Miles’ın da ilk çeyrekte takımının sayılarının neredeyse yarısını attığını unutmamak lazım. Carmelo’nun 13, Billups’ın 8 sayısına Jazz hücumlarından geçen şutlar cevap olunca ilk çeyrek 28-30 Denver üstünlüğüyle sonuçlandı.

İkinci çeyrekte Utah ve bizim için çok kötü bir şey yaşandı. Mehmet Okur, uygun pozisyonda üçlük yerine potaya gitmeyi tercih edince ayağı kaydı ve yük sol tarafına binince onu bir süredir rahatsız eden aşil tendonundan sakatlandı. Bugün MR çektirecek ancak ben daha oynayamayacağını düşünüyorum. Sorun her ne kadar savunmada gözükse de Utah’ın onu arayacağı kesin. Maça dönecek olursak, Denver cephesinde playoff kariyerine üçlükle başlayıp devamını da iyi getiren Lawson sayesinde Billups kenarda dinlenme şansı buldu. Potaya rahat gidebilmesine rağmen şutu iyi değildi maçın başlarında onun da. Lawson iyi oyunu sayesinde ortalardan kaybolan JR Smith’in süresinden bile aldı bir miktar. İlk yarının bitimine bir dakika kala önce maç boyunca iyi savunmasıyla sakatlık sinyalleri vermeyen Kenyon Martin, ardından Carmelo ve JR Smith ard arda 3. faullerini aldılar. İlerleyen bölümlerde bunlar başlarında dert olmasa da ilk yarıda maç başa baş gittiyse bir numaralı sebebi Utah’ın faul çizgisine daha fazla gitmesiydi. Devreye girerken üstün olan taraf 56-57’lik skorla Denver’dı.

İkinci yarıda Jerry Sloan çok ilginç bir karar verdi ve bire bir savunmadan vazgeçti. Kaan Kural ve Murat Kosova bunu alan savunması olarak yorumladılar ancak Utah’lı hiçbir oyuncu nerede duracağından haberdar olmadığı için sahada pek alan savunmasına benzer bir şey göremedik haliyle. Zaten alan savunması başladığından beri Denver üst üste içeriden skor üretmeye başladı. Daha ilk pozisyondan tek pasla pota altındaki Nene’yi buldular, hiç zorlanmadan iki sayı çıkardı oradan Brezilya’lı pivot. Ardından önce Afflalo sonra Carmelo rahatça içeri girdiler. Bir pozisyonda top Billups’tayken ona en yakın oyuncu olarak 2 metre uzağındaki Deron Williams arkadaşlarına alkış yapıyordu tutmaları için. Bu kadar kötü savunmada felaketle sonuçlanacak çeyrek, Deron Williams ve biraz da Korver’ın yaptıklarıyla yine başa baş geçti. İlk yarıda neredeyse ayakta uyuyan, sadece tek basketi ve 2 asisti bulunan Williams, önce iki üçlük isabeti bulup ardından potaya gidip faul veya basketle tamamlayarak tam 13 sayı attı bu çeyrekte. İlk yarıda Afflalo’nun iyi savunmasına karşı çaresiz gözükmüştü ancak bu çeyrekten itibaren karşısında kimse duramadı. Ancak Williams dışında Utah hala orta ve uzak mesafeli şutlarla maça tutunuyordu. 19 sayısı olan Boozer bile çoğunu orta mesafeden üretti. Mehmet’in yokluğuna bağlanabilir elbette ancak maçın başında da görüntü iç açıcı değildi. Tabii buldukları basketlerin çoğunun da zor şutlardan gelmediğini söylemek lazım, doğru adamı bulmak konusunda oldukça iyilerdi yani. 26 asistleri açıklıyor durumu.

Tabii buraya kadar hep şut sokarak gelen Utah bir anlık zorlanmada skor üretememeye başladı ve buna maçın başından beri hem hücumda hem savunmada uyuyan, Billups’ın hediye ettiği smacından başka basketi olmayan JR Smith’in hayata dönmesi eklenince ivme tamamen Denver lehine çevrildi. Utah’ın alan savunmasını üst üste attığı 3 üçlükle cezalandırdıktan sonra savunmada da Korver’ı kovalamaya karar verince Denver’ın kanayan yarası kapanmış, üstünlük tamamen ellerine geçmiş oldu. Utah bir an geri dönermiş gibi oldu ama bana hiç inandırıcı gelmedi, zaten bitime 2 dakika kala fark 16 olunca Sloan as oyuncularını kenara çekti. Maç 113-126 Denver üstünlüğüyle sonuçlandı.

Fark ettiyseniz Carmelo’dan neredeyse hiç bahsetmedim. Çünkü attığı 42 sayının ilk 30’unu o kadar hissettirmeden üretti ki not almasam farkında bile olmazdım. 25 sayısından 18’ini baskete çevirdi ve sadece iki kere serbest atış çizgisine giderek yaptı bunları. Daha önce belirttiğim gibi orta mesafede kimse karşı koyamadı ona, sayılarının büyük çoğunluğunu buralardan buldu zaten. Bunun yanında 5 asisti 4 ribaundu var, top kaybı yok. Gerçekten müthiş bir gece geçirdi Carmelo.
Utah cephesinde Deron Williams maçın sonunu iyi oynayarak 15'te 8'le 26 sayı 11 asiste ulaştı.

Sonuç olarak Nuggets galibiyet çıkarması gereken maçı kazandı. Yarınki galibiyet çok önemli, ben Utah’ın savunmada bu kadar kötü olacağını düşünmesem de ekstra sayılardan ilk maçtaki kadar faydalanabileceklerini de sanmıyorum. Ek olarak Carmelo’nun bu maçta hiç kullanmadığı fizik avantajı ve Billups’ın şut formsuzluğundan kurtulma ihtimali de var. Eğer Denver yarın kazanıp deplasmandan da bir galibiyet koparmayı başarırsa beklediğimizden çabuk bitebilir seri.