BIY AD

21 Nisan 2010 Çarşamba

Blazers - Suns Serisi 2. Maç (90 - 119)

İlk maçta Suns’ın oyunu hızlandırmasına izin vermeyip, tempoyu sürekli düşürme çabasında olan Portland’ın bu düşüncesi amacına ulaşmıştı ve bu seneki playoff serilerinin ilk deplasman galibiyetini kazandırmıştı kendilerine. Açıkçası yaralı Portland’ın formda bir Suns karşısında böyle bir patlama yapacağını herkes gibi ben de aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Ancak playoffun güzelliği de bu değil mi zaten? 2 gün önce oynanan maçın yarasını kapatıp, serinin kopmaması için, bu kez daha tedbirli davranmalı ve evinde kimin söz sahibi olduğunu göstermeliydi Suns, aynen de bu doğrultuda başladılar maça…

Gentry savunmada; Roy’ın sakatlığından sonra Portland’ın hücumdaki en önemli kozu durumuna gelen Aldridge’i Collins, ilk maçın yıldızı Miller’ı Grant Hill, Rudy’yi ise Nash ile tutma kararını vermişti yine. Hücumda ise; Richardson-Rudy eşleşmesi Suns adına avantaj yaratabilecek gibi görünüyordu. Maçın başında Amare’nin yüksek posttan dağıttığı toplarla skor bulmaya çalışan Suns, bu hücum setinde çok da başarılı görünmezken, Portland da Camby ile üst üste orta mesafe şutlarında yararlanamayınca kısır bir maç başlangıcı izlemiş olduk. İlk maça oranla bu maça savunma yönünde daha istekli başlayan Phoenix, potasında ilk 4 dakikada yalnızca 5 sayı gördü. Portland’ın kaçan şutları sonucu hızlı hücumlara çıkıp oyunun temposunu arttırma fırsatı bulan Suns, Nash’in önderliğinde sayılar bulmaya başladı ve bu bölümde skor üstünlüğünü ele geçirdi. Collins’in yerine oyuna giren Frye’ın Aldridge savunmasında etkili olması ve Jason Richardson’ın dış şutlarından bulduğu sayılarla farkı henüz ilk yarının ortalarında çift hanelere çıkaran ev sahibi ekip, McMillan’ı mola almaya mecbur bıraktı. Gelen molanın ardından hücumda biraz daha organize görünen Portland, içeriyi zorlayarak aldığı faullerle serbest atış çizgisinden sayılar bulmaya başladı ve çeyrek bitiminde farkı 6 sayıya kadar indirdi(32-26). Ancak, Portland adına bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi, zira henüz ilk çeyrekte Nash 9 asist, J.Rich ise 15 sayıya ulaşmıştı bile.

Sezon içinde Suns maçlarını dikkatli izleyenler bilecektir, Gentry maç içinde zaman zaman Amundson-Frye-Dudley üçlüsünü birlikte oyuna sürüyor. Bu oyuncuların dinamizmi ve savunmadaki arzuları Suns’ı oldukça kaliteli bir savunma takımı haline dönüştürüyor. İkinci çeyreğe de bu üçlüyle başlamayı tercih etti koç, verimini de kısa sürede aldı. Amundson’un hücum ribauntlarındaki etkinliğine Barbosa’nın attığı sayılar eklenince 4-0’lık seriyle çeyreğe giren Suns farkı yeniden çift hanelere çıkardı. Aynı bölümde Bayless ve Aldridge’in ikili oyunlarını Frye’ın show uplarıyla bozan Suns, Dudley’in de pota altına indirilen toplarda ikili sıkıştırmaya gelmesiyle ilk 4 dakikada potasında yalnızca 2 sayı gördü. Takımın hücum sıkıntısını gidermek için mola alan Millan 4 kısaya ve alan savunmasına döndü. Hücumda bu taktik iyi sonuç verse de, savunmada Grant Hill’in ceza şutlarına engel olamayan Portland farkı da kapatamadı haliyle. İki takımında sayı üretmekte zorluk çekmediği bu dönemde fark aynı seviyede devam etti ve devreye 63-49 Phoenix üstünlüğüyle girildi.

Devrede gözüme çarpan notlar: Hücumda Portland’ın çok şeyler beklediği Aldridge, saha içi isabeti bulamadan, faul problemi nedeniyle uzun süresini de kenarda geçirdiği ilk yarıda yalnızca 3 sayı üretebildi. Ayrıca; Suns’ta Grant Hill’in şut kaçırmadan bulduğu 16 sayı, Nash’in 12 asistine karşılık Portland’ın yalnızca 5 asistte kalması, ligin en etkili dış şut takımlarından olan Suns’ın devre boyunca üç sayı çizgisinin gerisinden 9 sayı bulmasına karşın 63 sayıya ulaşması da dikkat çeken diğer notlarımdı.

Üçüncü çeyreğe karşılıklı basketlerle başlandı. Suns adına ilk devredeki etkili oyunlarını sürdüren Richardson-Hill ikilisine pota altından bulduğu sayılarla Amare de eklendi. Buna karşın ilerleyen dakikalarda yalnızca Aldridge ile skor üretebilen Portland farkın açılmasına engel olamadı. Çeyreğin ortalarına doğru iyiden iyiye gevşeyen ve adam paylaşımını çok kötü yapan Portland savunması karşısında Suns, farkı ilk defa 20lere çıkarmayı başardı. Boş döndüğü ender hücumlarda da iyi geriye koşan Phoenix savunması karşısında kısıtlı hücum silaharıyla sayı bulmakta çok zorlanan Blazers, teslim bayrağını da yavaş yavaş çekmeye başladı üçüncü çeyreğin ortalarında. Ev sahibi ekibin seyirci desteğini de arkasına almasıyla hücumda iyice bocalayan Blazers, top kayıplarıyla rakibin birlikte hızlı hücumlarına da engel olamayınca son çeyreğe 94-68 geride girdi. Çeyreğin son pozisyonunda Nash’in savunmasındayken omzundan sakatlanan Batum ise, karşılaşmayı tamamlayamadı. Son çeyreğe yedek oyuncularıyla başlayan Millan, farkın kapanmayacağını anlayınca normal sezonda dahi çok fazla forma şansı vermediği Patrick Mills-Jeff Pendergraph-Travis Diener gibi isimleri parkeye sürdü ve bu hamleyle bir nevi, Suns’ın seriyi eşitlediği de tescillenmiş oldu.

Maçtan Notlar: Karşılama boyunca Phoenix’in etkili savunması karşısında çok zorlanan Blazers oyuncuları %38 saha içi isabetinde kaldı. Buna karşın oyunun temposunu bir türlü düşüremediklerinden 119 sayı gördüler potalarında. Suns defansının, pas kanallarını iyi kapatması sonucu yalnızca 12 asist üretebilen Portland, bu kategori de Nash’in 4 asist gerisinde kaldı. 11’de 10 ile 20 sayı bulan Hill, maçın koptuğu dönemlerde Jason Richardson ile başroldeydi. Bu kadar hızlı tempoya rağmen takım olarak karşılaşmayı 6 top kaybıyla tamamlayan Suns alkışı hak ediyordu. Ayrıca boyalı alan sayılarında rakibine 58-38 üstünlük sağladı Suns, bu farkın temel sebebi de kısalarının Portland’ın bomboş pota altında cirit atmasıydı bence.

Serinin Gidişatı: Bu maçta sağ omzundan sakatlanan Batum seriye devam edecek mi şu an için bilmiyorum. Kağıt üzerinde çok önemli bir eksiklik gibi görünmese de zaten dar olan Portland rotasyonu böyle bir yarayı kaldıramaz şahsi görüşüm. Şimdi seri Rose Garden’a taşınıyor, orada kendilerini ne kadar ateşli bir seyirci topluluğunun beklediğini biliyordur Suns oyuncuları. Ama bugün bir kez daha gördük ki sadece seyirci desteğiyle kapanacak kadar küçük bir fark yok bu iki takım arasında. Portlandlılar oyunlarının maksimumunu ortaya koymalı ve üst düzey mücadele etmeli, bu sayede bir ihtimal firesiz geri dönebilirler Arizona'ya ama işleri çok zor.

Celtics - Heat Serisi 2. Maç (106 - 77)

Maçın ilk çeyreğinin büyük bölümünü internet bağlantım sebebiyle seyredemedim. İzlemediğim dakikalarda Celtics önce 4-11 öne geçse de Wade’in 6 sayısı ve Chalmers ile Q-Rich’in üçlükleri sayesinde skor 16-19 olmuş. Ayrıca epey ilginç bir not, O’Neal bu bölümde biri Perkins, dördü ligin en fazla blok yiyen oyuncusu Glen Davis’e olmak üzere 5 blok yapmış. Maçı da öyle tamamlamış zaten. Alınan mola sonrası izlemeye başladığım bölümde Celtics’in bu çeyrekteki 4 sayısı da Pierce’dan gelirken Chalmers bitimine doğru attığı üçlükle 6. sayısına ulaştı ve çeyreği 23-23 eşitlikle kapadı.

İkinci çeyreğe Erik Spoelstra Wade’i kenarda dinlendirerek başlamayı tercih etti fakat süper yıldızından yoksun Miami oyuncuları başta ipleri eline almaya çalışan O’Neal olmak üzere sürekli şut kaçırdılar. En sonunda Heat 9 şutta sadece 2 isabet bulunca alınan mola sonrası Wade oyuna girmek zorunda kaldı ancak Boston bu çeyrekte 10 sayıya ulaşmıştı bile. Wade girdikten sonra da inatla arkadaşlarını oynatmaya çalıştı ve bu hiç de iyi sonuçlanmadı. Celtics bir önceki maçın sonunda yaptığı gibi müthiş yardım savunmaları getirdi, rotasyonda da çok iyi işler yaptılar ve bu andan itibaren bütün maçı kontrolleri altına aldılar. Öyle ki, ulaştıkları 21’e 0’lık seri bile Miami’yi ne kadar aciz bıraktıklarını anlatmıyor. 8 dakika boyunca basketi geçtim, serbest atıştan bile sayı bulamayan Miami Heat, Beasley ve Wade’le bitime doğru ancak 10 sayıya ulaşabildi. Bu 10 sayı Heat tarihinde bir çeyrekte ulaşılan en düşük skor. Şut yüzdelerini bilmiyorum ama onun da en düşüklerinden biri olması muhtemel.

İkinci yarıya başlarken artık kaybedecekleri kesin olsa da Miami oyuncuları bir silkinir, hiç olmazsa playoff havası içinde bir şeyler çabalarlar vazgeçmediklerini belirtmek için dedim ama karşılarında sahanın iki tarafında da hiç acımayan bir Celtics vardı. Maçın geri kalanında dökülen Beasley’den iki basket geldi başlarda ama Boston ekibi seriye kaldığı yerden devam etti. Glen Davis içeride Jermaine O’Neal’dan intikamını alırken Ray Allen üst üste attığı üçlüklerle seyirciyi coşturdu. İkinci çeyrektekini de eklersek Celtics 44-8 gibi inanılması güç bir seriyle maça üçüncü çeyreğin ortasında son noktayı koydu. Doc Rivers son periyodun başlangıcından kısa bir süre sonra ilk beş oyuncularını kenara aldı, yayıncı TNT de Chuck, Ernie ve Kenny'nin geyikleri eşliğinde Trail Blazers-Suns maçına döndü zaten. Hani Amerikalıların kullandığı “owned” tabiri vardır. Miami ve Celtics’in maçtaki ilişkisi tam olarak buydu.

Oyunculara geçersek, Wade inanılmaz seri sonunda topu domine edip ipleri eline alması gerektiğini çözdü ama iş işten çoktan geçmişti. Üst üste bulduğu üçlükler sadece skoru değiştirmeye yetti. Zaten kendisini maça verdiği şut çekmekten çok içeri girmeyi tercih ettiğini hepimiz biliyoruz. İlk yarıda daha çok takım arkadaşlarının oyuna ısınmasını istediğini anlayabilirim ama bana kalırsa takımı zor durumdayken de son derece pasif kaldı. 18’de 11’le 29 sayı atıp 5 de asist eklemesi çok iyi bir maç çıkardığı anlamına gelmesin yani. Tabii Jermaine O’Neal’ın 10’da 1’le 2 sayıda kalması, ilk beşteki diğer oyuncuların sadece 22 sayı bulabilmesi, ribaundlarda 50’ye 33; asistte 26’ya 16 geride kaldıkları gibi okurken nefes kesen etkenler varken suçu tutup Wade’e atmak çok saçma olur.

Boston cephesine geçmek gerekirse, savunmalarına zaten değindim. 2. ve 3. çeyrekte rakibe neredeyse hiç açık vermediler. Kişisel performans olarak en fazla öne çıkan isim ise Garnett’in yokluğunda sahaya yansıttığı enerjisiyle Glen Davis. Savunmada adamını bir iki kere kaçırsa da Beasley’nin kafası maçtan epey uzakta olduğu için Miami bu eşleşmede avantaj sahibi olamadı. Hücumda zaman zaman orta mesafesini konuşturdu, yeri geldi içeride iyi pozisyon alıp Perkins veya Rondo’nun asistleriyle (yediği moral bozucu 5 bloğa rağmen) potayı buldu, teke tek kaldığı pozisyonlarda ise içeri girip teması sağladı. Kısacası hücumda sahip olduğu her silahı ekstra çabasını da ekleyerek kullandı. Saha içinden 14’te 7, serbest atış çizgisinden de 9/11 atarak 23 sayı buldu, bunun yanında 8 de ribaund aldı. İkinci yarıda destan yazan isimlerden birisi de Ray Allen’dı. Hele üçüncü çeyrekte 6’da 5 üçlük isabeti buldu ki bunların hepsi de aynı köşeden geldi. Tabii 6’sının da bomboş üçlük olduğunu eklemek lazım. Hepsini kendi noktasına kaçarak yarattı ama 3.’den sonra zaten Miami’nin gereken önlemi alması gerekirdi artık. 13’te 9’la şut atarak (9’da 7 üçlük) serbest atış çizgisine hiç gitmeden 25 sayıya ulaştı Ray Allen. Pierce ilk yarı dışında pek ortalarda gözükmese de ona gerek duyan olmadı. Rondo 8 sayı 12 asist 7 ribaund rakamlarına ulaşırken Perkins içeriye giren Heat oyuncularının neredeyse tümünün şutunu bozdu. Ve hepsinden önemlisi, karşılarındaki ekip ne kadar felaket oynamış olursa olsun Boston’ın sezon içinde yaşadığı maçtan kopma anlarına tanık olmadık.

Ben yine de Miami’deki maçlarda ilk olarak Wade’in tüm gücüyle asılmasını bekliyorum. Sonuç olarak Celtics’i ne kadar övdüysek de Heat’in evinde bu derece dökülmesi çok zor. Cuma günkü maçtan sonra konuşmak daha sağlıklı olur sanki.

20 Nisan Playoff Programı

21 Nisan Çarşamba 02:00 (NBA TV) / Milwaukee Bucks - Atlanta Hawks
21 Nisan Çarşamba 03:00 / Miami Heat - Boston Celtics
21 Nisan Çarşamba 05:00 (NBA TV) / Portland Trail Blazers - Phoenix Suns
21 Nisan Çarşamba 05:30 / Oklahoma City Thunder - Los Angeles Lakers


Gecenin en erken maçı olan Bucks - Hawks hariç diğer bütün maçlar ilgimi çekiyor. Hawks'un kazanmasını bekliyorum. Skiles, Mbah a Moute'yi JoJo yerine Josh Smith'in başına verirse daha iyi durduracaklardır Hawks'ı, çünkü Salmons da JoJo'yu zaten Mbah a Moute kadar savunacaktır bana kalırsa...

Heat - Celtics arasındaki maçta gergin bir atmosfer olacak. Özellikle de Q-Rich için. Sağlam tepki çekecektir The Garden'ı dolduracak olan taraftarlardan. Belki seyirciyi ve Celtics'i ateşleyen adam olmuştur Q-Rich farkında olmadan. Bu gece Garnett'in cezasına rağmen Celtics rahat bir şekilde kazanırsa, bunun altında yatan neden 'gaz' olacaktır bence. Ayrıca Celtics ilk maçta, son 15 dakikaya kadar sürünse de bugün kazanacaklarını düşünüyorum.

Blazers - Suns serisinin ilk maçını izlemediğim için birşey söylemem zor. Ama boyalı alanda rakibin gözünü korkutan Robin Lopez'in yokluğu Suns'ı biraz etkiliyor sanki. Yine de Blazers'ın her maç bu kadar efektif hücum etmesi zor gibi. Suns elbette favori olarak çıkıyor maça.

İlk maçta Westbrook'un Fisher'ı denize döktüğünü izledik, muhteşem oynadı genç guard ve işin ilginç tarafı maç boyunca doğru kararlar verdi. Hatta abartılı konuşayım, ben yanlış verdiği bir kararı hatırlamıyorum maçtan... Birazcık daha tempoyu arttırıp Green'i o şekilde kullansalar Lakers'ı çok zorlayacaklar. Nitekim hızlı hücumlarda Gasol daha orta sahayı geçerken Green'in 2-3 kere fast-break bitirdiğine şahit olmuştuk. Gasol'e karşı ufak tefek birini oynatacaksanız ve bu oyuncunun şutu da ortalamanın aşağısındaysa, Gasol'ü biraz koşturmanız gerekli bence. Tabii en önemli olayı sona sakladım, Thunder kazanacaksa Durant'ın 7/24 isabetten daha iyi bir yüzdeye çıkması lazım, bunu da Artest'e karşı seri boyunca 1 bilemediniz 2 maçta başarabilir diye düşünüyorum. Kobe bir daha bu kadar kötü oynamaz diyemiyorum kesin bir dille, çünkü hala dinlenmiş değil ve formundan çok uzak göründü. Yine de Lakers'ın Bynum-Gasol ile çok büyük avantaja sahip. Thunder'ın Ford Center'da tempoyu daha rahat yükselterek Lakers'ı en azından 1 maç yeneceğini düşünüyorum ama Staples Center'da eller titrer, işleri zor...

20 Nisan 2010 Salı

Murat Murathanoğlu'ndan Enes Kanter Değerlendirmesi

Türkiye'de NCAA ve NBA (son zamanlarda ne kadar yakından takip ediyor bilmiyorum) konularına herhalde en hakim kişidir Murat Murathanoğlu. Enes Kanter konusunda detaylı bir yazı yazmış dün. Aslında biraz eleştiri yazısı diyebiliriz ama kesinlikle çok bilgilendirici ve okunmalı. Şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Anıl'a da teşekkürler yazıya blog'unda yer verdiği için.

Yazıyla ilgili kafama takılan birşey var. Enes'in Kentucky'deki koçu Calipari'nin oyuncularına verdiği değer ile Enes'in niye Fenerbahçe'de kalmadığına yönelik eleştiriler var. Ama Anıl'dan öğrendiğim kadarıyla Fenerbahçe Enes'e 5 senelik kontrat önermiş bu 5 sezon içerisinde bir takım Enes'i draft etse acaba Fenerbahçe 500.000 dolar karşılığında gönderir miydi Enes'i? Yoksa takımda mı tutardı? Pek çok Avrupalı yıldızın bu yüzden senelerce NBA'e adım at(a)madığını biliyoruz. Enes burada kalsa, böyle bir risk almış olmayacak mıydı? Ayrıca Enes'in draft'ta alt sıralara düşmesinden bahsedilmiş ancak bu Avrupa'da kalsaydı daha yukarı çıkacağı anlamına gelmiyor. Yani Avrupa'da 25-10 yapsa, NCAA'de yaptığı 20-10'a göre çok daha ufak bir başarı olarak görülecekti bile diyebiliriz... Kaldı ki Nike Hoop Summit sonrası 2. sırada gösteriliyor 2011 draft'ında.

Bulls - Cavaliers Serisi 2. Maç (102 - 112)

Cleveland maça yine Shaq’i kullanarak başladı ancak serinin ilk mücadelesinde cümle aleme rezil olan Noah, bu sefer dersine daha iyi çalışmış gibiydi. Shaq, topu potanın uzağında aldığı pozisyonlarda maç boyunca post up yapmakta zorlanıp pas vermeyi tercih etti, yakına geldiği bir iki pozisyonda da faulle durduruldu. Oturaklı oynayan Cleveland’ın karşısındaki Bulls’un hücum şeması orta mesafeli şutlardan ibaret olmasına rağmen ilk çeyreğin büyük bölümü yakın geçti. Ancak fark 1’e kadar inmişken ilk önce Moon’un üçlüğü ve ardından LeBron James’in 6 sayısıyla kısa sürede 10’a kadar yükseldi. James demişken, çaylak James Johnson oyuna girip LeBron’a yaptığı agresif savunmayla taktirimi kazansa da cesaretinin bedelini LeBron’un posterine girerek ödedi. Brad Miller ve Flip Murray’nin sayılarıyla farkı az da olsa kapayan Bulls çeyreği 22-28 geride bitirdi.

İkinci çeyrekte Cleveland hücumda LeBron’un yokluğunda zorlansa da yaratıcılıktan uzak basketlerle farkı korumayı başardılar. LeBron bunun üzerine oyuna girdi ama Bulls’ta Murray, iyi şut atamayan Hinrich’in açığını çok iyi kapadı. Üst üste bulduğu sayılarla farkı 2’ye kadar indirdi tekrar ama LeBron’dan cevap gecikmedi. Bu çeyrekte yaşanan en önemli gelişme iki takımın hücumda yaptıklarının yer değiştirmiş olmasıydı. Cleveland oyuncuları başta Lebron olmak üzere uzak mesafeli şutlarda yoğunlaşırken Chicago takım olarak içeri yüklenmeye başlamıştı. Yardım savunmasını çok iyi yapmasıyla bilinen Cavaliers, bu konuda hiç iyi değildi. Zaten yazının sonunda vereceğin birkaç istatistik iki takımın da defanstaki durumunu anlatacak. Neyse, hücumlar yer değişti diyorduk. İlk çeyrekte pas odaklı oynamasına potaya giderek bulduğu basketlerle 10 sayı 5 asistle bitiren Lebron’a bu çeyrekte Chicago oyuncularından şut davetiyesi geldi. O da bunları neredeyse hiç kaçırmayarak cevapladı. Üçlük çizgisinin biraz önünden 3 hücum üst üste şut soktu ve içeriden kolay sayılar bulup rüzgarı arkasına alan Chicago’nun maçı koparmasına izin vermedi. Chicago’nun ilk yarıda skoru bu kadar yakın tutabilmesinin sebeplerinden biri de başta Noah olmak üzere aldıkları hücum ribaundlarıydı. İlk yarıda 8 hücum ribaundu aldılar, çoğu sayıyla sonuçlandı. Özet olarak LeBron’un şutları ve Noah’ın mücadeleciliğinden oluşan çeyreği önde bitiren ekip 50-52’lik skorla yine Cavaliers oldu.

Bulls ikinci yarıya Cavaliers pota altını kontrolü altına alarak başladı. Noah, Gibson ve Deng’in bulduğu sayılarla Cleveland’a karşı ilk defa öne geçtiler. Lebron Cleveland’ın sayılarının çoğunu yine kendi üretse de az biraz Jamison ve Mo Williams’ın yardımını da aldı. Maçın bu bölümü gerçekten zevkli bir çekişmeye sahne oldu. Son bir buçuk dakikada iki takım da içeride kolay basket imkanı vermeyince tek sayı Ilgauskas’ın kullandığı serbest atıştan geldi ve takımlar son çeyreğe 77-77 eşitlikle girdi.

Maçın başından beri Cleveland’ın yatıp yatmadığını düşünüyordum. Maçı vermeleri çok düşük ihtimal duruyordu gözümde, son çeyrekte 15-2 gibi bir seri yakalayıp galip ayrılacaklarını düşünüyordum. Bir bakıma öyle de oldu ancak beklediğim gibi değil. Benim tahminim, bu sene bir Boston maçında yaptıkları gibi “Biz sizden üstünüz ve istediğimiz zaman rahatça yeneriz” tarzı bir performans gösterip son çeyrekte rakiplerini ezecekleri yönündeydi. Maçı kazandılar ama Bulls’a boyun eğdiremediler. Kazanmalarının en büyük sebebi LeBron’un bu çeyrekte attığı saçma sapan 15 sayı. Bir tanesi Noah’ın ellerinin üzerinden attığı üçlük olmak başta üzere neredeyse hepsi şutlardan geldi. Ayrıca maçın büyük bölümünde olduğu gibi Bulls oyuncuları uzakta durup rahat şut atmaya da şevk etmemişlerdi onu; LeBron ısınmıştı artık, hatta yanıyordu. Bu yüzden Chicago ekibi açılan farkı çabalayarak yine 1’e indirse de Moon’un önemli üçlükleri ve Lebron’un şut performansıyla 3 dakika kala maçın galibi belirlendi ve başından beri yakın geçen maçı Cleveland 102-112 kazandı.

LeBron’un performansından yazı boyunca bahsettim zaten, playoffların ilk iki gününde gördüğümüz Carmelo ve Nowitzki ayarındaydı gerçekten. 23’te 16’yla 40 sayıya ulaşıp 8 ribaund 8 asist ekledi yanına. Jamison çok etkili oynamasa da 14 sayı üretmeyi başardı. Cleveland adına LeBron’un ardından en fazla farkı yaratan isim, hepsini kritik anlarda attığı 4 üçlükle 12 sayıya ulaşan Jamario Moon oldu. Chicago’da öne çıkan isimlerin başında sürekli mücadele eden ve iki pota altında da müthiş işlere imza atan Joakim Noah geliyor. 18’de 10’la 25 sayı atarken 7’si hücumda 13 ribaund çekti. Cleveland için yaptığı yorumlar yüzünden maç boyunca taraftarın tepkisini üzerinde topladı ama bu onu pek etkilemedi. Derrick Rose da deliciliğini pek kullanmasa da orta mesafeli şutlarında yüksek isabet oranı tutturdu. Ayrıca son çeyrekte de Cavaliers üstünlüğü ele geçirmişken birkaç önemli baskete imza attı ama takımının geri gelmesine gücü yetmedi. Maçı 23 sayı 8 asistle tamamladı, tabii 23 sayıyı 24 şutta attığını da belirtmek lazım. 20 sayı 6 ribaund 5 asistle oynayan Deng ondan çok daha etkili bir oyun çıkardı.

Yazıyı bitirmeden iki takımın yaptığı savunmalara da değinmek istiyorum. Öncelikle Bulls topa sahip çıkıp iyi paslaşsa da 25 asiste karşı sadece 4 top kaybı yapmalarında Cleveland’ın payı büyük. Yardım savunmalarını oldukça kötü yapıp içerinde kolay sayılar yemelerinin yanında topa da iyi baskı yapamadılar görüldüğü gibi. Chicago da LeBron’un şut atmasına izin verdikleri başta olmak üzere pek çok pozisyonda adamını iyi savunmadı. Moon’un attığı 4 üçlük de bomboştu mesela. Zaten Cleveland’ın %56’yla şut atması da bunun sonucu. Onun dışında liderliğin 17 kere isim değiştirdiği mücadelenin büyük bölümü zevkliydi. Geri kalan maçlardan Chicago’da oynananların en az bir tanesinin yakın geçeceğini düşünüyorum ama Bulls’un maç alacağından emin değilim.

Jazz - Nuggets Serisi 2. Maç (114 - 111)

Normal sezonun en skorer takımlarından ikisini karşı karşıya getiren serinin ilk maçı, bu yöndeki beklentileri fazlasıyla karşılamıştı ve ben de bu maçın, hücum basketbolunu seven izleyiciler için bulunmaz bir nimet olduğunu düşünmüştüm. Bence bulunmaz nimetti, çünkü takımlar her ne kadar hücumu ve tempoyu sevse de sonuçta burası playofftu ve mutlaka zamanı gelecek, savunmalar konuşacak ve skor limitleri 200 civarına düşecekti. Beklediklerim, düşündüklerim 3.çeyreğin ortalarından itibaren gerçekleşti. Maça birazdan değineceğim, ama öncesinde maç başlamadan önceki düşüncelerimi yazayım. Kirilenko’dan sonra Memo’yu da sakatlığa kurban veren Jazz’da bu gelişmenin ardından hücumun derinlik kazanacağını, Jazz uzunlarındaki iç-dış dengesinin nihayet sağlanacağını düşünüyordum. Çünkü, Boozer zaten itiş kakışı sertliği sevmeyen, hücumda genellikle yüksek posttan ve yüzü dönük oyunu seven bir oyuncu. Mehmet de aynı şekilde Jazz hücumlarında genellikle potaya yakın oynamıyordu. Ancak gerek Millsap, gerekse Fesenko ve Kuofos(sınırlı yetenekleriyle) daha çok boyalı alanı kullanmayı seven oyuncu tipleriydi. Savunmada ise, Jazz’ın yumuşak karnı olan uzun rotasyonunda daha önce buraları hiç oynamamış olmaları nedeniyle herkesten daha istekli olacağını düşündüğüm, hem oynamaya aç hem de haddinden fazla sert ancak oyun zekaları ve skor katkısı Memo’nun yanına bile yaklaşamayacak iki uzun çarpıyordu göze.

Bu şartlar altında başladı Pepsi Center’daki karşılaşma. Memo’nun yerine ilk 5’te Fesenko vardı Utah adına ve Nene’yi savunuyordu. Ayrıca Deron Williams- Chauncey, Miles ise Carmelo ile eşleşmişti Nuggets hücumlarında. Utah hücumlarında ise, Afflalo-Deron Williams’ı, Chauncey-Miles’ı adam adama almıştı. Dentley’e göre bu sayede hem ligin üst düzey savunmacılarından Afflalo ile Deron Willimas kitlenmiş olacak, hem de Billups savunmada çok fazla yorulmayacak ve hücumda daha verimli olacaktı. Utah’ta ilk opsiyon Deron Williams’ın topu hızlı getirip savunma yerleşmeden skor bulma çabası, buradan sonuç çıkmazsa tepede oynanan pick’n rolllerdi. Nuggets ise Carmelo üzerinden isolation offense ile skor bulmaya çalışıyordu. İlk dakikalarda Nene’nin hücumda Fesenko’ya üstünlük sağlaması ve rakibin yaptığı top kayıplarıyla bir anda öne fırlayan Nuggets ilk 4 dakika içinde skoru 13-6’ya taşıdı. Bu dakikadan sonra sahneye çıkan Deron, maç boyunca sürecek olan hücum dominasyonuna start vermiş oldu. Yaptığı top kayıplarına rağmen Deron’ın hücumdaki etkinliğiyle oyuna tutunan ve farkın açılmasına izin vermeyen Utah, Fesenko-Millsap değişikliğiyle birlikte savunmada da Nene’ye çözüm üretince oyunun hakimiyetini ele geçirdi. Skor üretmekte oldukça zorlanan Nuggets, hücum setinde değişikliğe gitti ve Carmelo’nun post up oyunu yerine, uzunların dışarıdan kısa curve cutlarına indirdiği paslarla etkili olmayı denedi. Bu değişiklik bir nebze de olsa etkili olurken, savunmada Deron Williams’ı durduramayan Nuggets, ilk çeyreği 33-30 geride kapattı.

İkinci çeyreğe Lawson, JR,Carmelo, Nene ve Andersen gibi oldukça atletik bir 5’le başlayan Nuggets’ta Melo oyun içinde aktif dinlenmeye geçti ve genellikle durduğu yerden Denver kısalarına screen yapma vazifesi gördü hücumda. Bu dakikalarda JR Smith’ın, savunmacısı Korver’a karşı bir türlü hızını kullanma çabasına girmemesi de dikkatimi çekti. Korver’ı da bire birde geçmeyeceksen kimi geçeceksin be JR. İkinci çeyreğin başından itibaren her iki takım adına da çalınan ucuz faul düdükleri sonunda sık sık serbest atış çizgisine gidilmesi, oyunun bundan sonraki gidişatı hakkında yavaş yavaş haberdar ediyordu bizi. İlerleyen dakikalarda Denver hücumda durağan olsa da skor üretmeyi başarırken, Utah kısaları, uzunlarını pota altında iyi görüyor ve onlara kolay sayı fırsatı yaratıyorlardı. Çeyreğin son bölümünde ortaya çıkan Boozer’ın, yüksek posttan üst üste bulduğu sayılara Utah savunmasının bu bölümdeki sertliği de eklenince fark yavaş yavaş açılmaya başladı. Rakibine devrenin son 4 dakikasında potayı dahi göstermeyip 5 top kaybına zorlayan Jazz, maçın en büyük farkını yalayıp devreyi 63-51 önde kapattı.

İlk yarının dikkat çeken notları: Deron Williams 23 sayı, Boozer ise 16 sayı ile takımın en etkili isimleriydi. Carmelo düşük yüzdeyle 16 sayı üretti ve çok az kenarda kaldı. Denver %41 ile hücum ederken, Utah %68 ile ilk devreyi tamamladı (bu yüzde Utah’ın playoff rekoru oldu). Hücum ribaundlarında iki takım da etkili değildi. Utah’ın sertliği ilk yarının geneline yansımadı ancak Denver topu iyi çeviremeyince ikinci çeyrekte skor üretmekte çok zorlandı. Ayrıca bir diğer dikkat çeken nokta, oyunun temposuna bağlı olarak iki takımın da yaptığı top kayıplarıydı(18).

Üçüncü çeyreğe Afflalo’nun Deron Williams’a yaptığı tam saha baskıyla başlayan Denver, savunmada Boozer’ı durduramadı. İlk yarının sonunda hücumda kaybettiği ritmi uzunlarından bulduğu sayılarla yeniden yakalayan Nuggets, hücumdaki arzusunu savunmasına yansıtamayınca Dentley mola almak zorunda kaldı. Bu molayla birlikte Denver özellikle Nene ve Carmelo’nun agresif savunmasıyla kaptığı topları hızlı hücumlarla sayıya çevirince fark yavaş yavaş erimeye başladı. Özellikle bu bölümde Martin’in de gazlamasıyla iyice ateşlenen seyirci desteğini de arkasına alan Nuggets 14-0’lık seriyle skoru 76-76’ya getirdi. Çeyreğin sonlarına doğru Korver’ın bulduğu üst üste dış şutlarla birlikte üst üste 6 hücumdan sayı çıkaran Utah son çeyreğe de 88-82 önde girdi.

Son çeyreğin ilk iki dakikasında hızlı hücumlardan bulduğu 10 sayı ile rakibini yakalayan Denver, oyunda dengeyi sağladı. Bu bölümde Billups’ın yaptığı etkili savunmada yorgunluğun etkisiyle de kaybolan Deron Willimas, takımı adına pek varlık gösteremezken, her iki takım da serbest atış çizgisinden skor üretmek zorunda kaldı. Karşılıklı sayılarla geçen çeyreğin son dakikalarına ise hatalar damgasını vurdu. Bir tarafta Denver; diğer tarafta Utah playoff seviyesine yakışmayacak kadar basit top kayıpları yaparken, maçın hakemleri de çaldığı hatalı düdüklerle maçı çekilmez hale getirdi. Yapılan top kayıplarında savunmanın nerdeyse hiç bir etkisi yoktu, tamamen bireysel yeteneksizlikler sonucu yapılan bu top kayıpları, izleyenlere bir playoff maçından çok kolej ligi maçı havası verdi. Yaptığı 4 hücum faulün ardından bir de gereksiz savunma agresifliğiyle son faulunu alan Melo, oyun dışında kalınca Denver da bir nevi teslim bayrağını çekmiş oldu. Son 6 saniyeye 3 farkla geride giren Denver, Chauncey’in son saniye şutunda isabet bulamayınca salondan 114-111 mağlup ayrılarak saha avantajını kaybetmiş oldu.

Maçtan Notlar: İki takımın da seri boyunca bench katkısını minimum düzeyde sağlayacağını öngördüğümüz bu seride Utah’ta kenarda gelerek 31 sayı üreten Millsap-Korver ikilisi maçın dönmesinde kilit rol oynadı. Ayrıca son dakikalarda yorgunluğun etkisiyle oldukça durgun görünen Deron Williams, maçın genelinde Utah hücumlarını iyi yönlendirdi ve galibiyette başrol oynadı. Denver cephesinde ise, ilk maçta 42 sayıyla playoffa müthiş giren Carmelo, kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda boştaki arkadaşlarını görmedi ve kendi zorlamalarıyla skora gitmeye çalıştı. Bakmayın 32 sayısı olduğunu 25’te 9 saha içi isabetiyle oynadı, 5 top kaybı yaptı ve 6 faulle takımını son anlarda yalnız bıraktı süperstar. Maçın başlarında çok tutuk bir görüntü çizen Billups, özellikle ikinci yarıda Deron Williams’ın savunmasında etkili olurken, maçı uzatmaya götürme şansını iyi değerlendiremedi. Yukarda bahsettiğim gibi maça damgasını vuran bir diğer konu da top kayıplarıydı. İki takım da çok acemice top kayıpları yaptı ve adeta maçı birbirine hediye etme yarışına girdi. Ayrıca maçın en dikkat çeken noktası, her iki takımın toplamda 91 kez serbest atış çizgisine gitmesiydi.

Serinin Gidişatı: Açıkçası iki takım da çok istikrarsız ve izleyenlere güven vermiyor. Utah saha avantajını kazandı ancak, onlarda da eksikler çok ve rotasyon son derece kısıtlı. Serinin uzaması durumunda çok zorlanacakları açık. Son olarak serinin galibi kim olursa olsun bu oyun anlayışıyla çok fazla ilerleyebileceğini sanmıyorum.

Aktris Garnett Bugünkü Maçta Cezalı


Link
Daha uzun versiyonu için tık

Aslında haber 18'ini 19'una bağlayan gece Magic-Bobcats maçı sırasında çıktı ama blog'da bir sürü yazı içinde kaynamasın diye vermedim. Neyse cezanın nedeni aşağıda...

Celtics - Heat ön incelemesinde Q-Rich ile Pierce arasında geçmişte bir tartışma hatta kavga yaşandığını, bu eşleşmeye dikkat edilmesi gerektiğini yazmıştım. Tam olarak bu ikili arasında bir olay çıkmasa da, dolaylı yoldan Garnett ile Q-Rich kapışmıştı Heat-Celtics maçında. Hatta maçtan sonra Q-Rich, Pierce ile Garnett'e "Birer aktris ikisi de. Onları sevmiyorum. Bunu onlar da biliyorlar." demişti. Yusuf olaya ve Q-Rich'in sözlerine maç yazısında değinmişti. Efendim olay şöyle gelişiyor:

Pierce'ın muhtemelen numara yaptığını düşünen Q-Rich, Pierce'ın yanına gitmeye yelteniyor. Garnett de önce göz ucuyla kimin geldiğine bakıp (uzun versiyondan görülebilir) ardından ufaktan dirsekle dürtüyor Q-Rich'i. O da zaten daha önce yazdığım gibi patlamaya hazır olduğu için hemen horozlanma başlıyor. Sonrası malum. Garnett'in daha sonra vurduğu dirsekle cezayı sonuna kadar hakettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca burada Q-Rich'in de Pierce'a olan antipatisini unutmamak gerek. Maçtan sonra Q-Rich "Ben oraya topu oyuna sokmak için gitmiştim" dedi, halbuki oyun devam etmiyordu o sırada. Yani "Pierce'ın iyi olup olmadığına bakmaya gitti" şeklindeki iddiaları kendisi yalanlamş oldu Q-Rich. O da sütten çıkmış ak kaşık değil...

Şimdi Celtics takımı ilk maçta beklediklerinden çok daha fazla zorlandıkları Heat'e karşı bu gece Garnett'siz ne yapacaklar çok merak ediyorum gerçekten. Cumartesi gecesi Celtics uyuyordu, Heat onları uyandırdı. Adeta 2007-08'deki savunmayı gördük Celtics'ten. Ama Garnett olmayınca ibre yeniden ortaya hatta biraz daha Heat tarafına döndü.

Eyjafjallajökull'dan Darko'ya Mesaj

Eyjafjallajökull, ülkesine dönmek isteyen Milicic'i de Chicago hava alanında süründürmüş. "Gelecek sezon 25-30 dakika (daha doğrusu ilk 5 oyuncusu süreleri) almayacaksam Avrupa'ya dönerim" diyen ve sezonun son bölümünde yaklaşık bu civarlarda süre bulan Darko'ya "Gitme, kal" mesajı sanki bu...

Bilmeyenler için Eyjafjallajökull, İzlanda'da birkaç hafta önce patlayan bir yanardağ. Bu patlama sonucunda öyle büyük bir kül bulutu oluştu ki, son 1 haftadır Avrupa'da hava trafiği felç oldu. Uçaklar kalkış ve iniş yapamıyor.

Resim için Mali'ye teşekkürler.

Jeff vs Stan

Cumartesi gecesi Thunder-Lakers maçında Andew Bynum'ın Krstic'i aşağılarcasına vurduğu bir smaçtan sonra yorumcu Jeff Van Gundy "İşte ben de ufakken ağabeyimin üzerinden aynen böyle smaç basıyordum" dedi. Spiker Mike Breen de "Eminim Stan şu anda bizi izliyor ve yayına bağlanıp cevap vermek için can atıyordur." şeklinde Stan'i korudu. Bunun üzerine Jeff'ten, Stan Van Gundy'i özetleyen ve güldüren bir yanıt geldi:

"Hayır Stan şu anda akşamki Bobcats maçında Magic adına ters gidebilecek her türlü ufak detayı ve senaryoyu düşünüyordur."

Doğru söze ne hacet... Her tarafından kötümserlik akan ve bunu her türlü açıklamasına yansıtan Stan'i güzel anlatmış Jeff.

19 Nisan Playoff Programı

20 Nisan Salı 03:00 / Chicago Bulls - Cleveland Cavaliers
20 Nisan Salı 05:30 (NBA TV) / Utah Jazz - Denver Nuggets


Bulls-Cavs serisini verse keşke NBA TV, Kirilenko'nun ve Memo'nun sakatlıklarından sonra Jazz-Nuggets serisinin pek tadı kalmadı gibi. Diğer tarafta en azından Rose ve LeBron'u izlerken aynı zamanda uzaktan kuzen olduğuna inanılan Noah-Varejao ikilisinin mücadelelerini alkışlardık. Ayrıca fotoğraftaki dans olayı ve Noah'ın "LeBron'u sevmiyorum" ve "Cleveland sucks" açıklamaları yüzünden her an tansiyonun yükselebileceği bir karşılaşma (ilk maç da 2 kere tartışmalara sahne oldu).

Nuggets, Utah'taki bu sakatlıklarla Karl'sız bir şekilde ikinci tura çıkacakmış gibi duruyor. İlk maçı Carmelo'nun ekstra oyunu ile kazanmışlardı ama sorun şu ki Nuggetslı oyuncular Carmelo'ya bu sefer daha iyi destek vereceklerdir. Ayrıca Carmelo'nun Jazz'a karşı hemen her maç ekstra performans gösterme potansiyeli var çünkü karşısında 3-4 kademe düşük savunmacılar var (maalesef Kirilenko sakatlanınca elindeki opsiyonlar kısıtlı Jazz'ın)...

Cavs ise ilk maçta LeBron ve Shaq sayesinde yaratılan bomboş üçlüklerde çember dövmesine rağmen (6/23) rahat sayılacak bir şekilde kazanmıştı. Kendi kendilerini baltalayıp bundan da kötü üçlük atmazlarsa bu gece de kazanacaklardır. Çünkü ilk maç gösterdi ki, Bulls'un LeBron ve Cavs'i durdurması mümkün değil.

İlk iki playoff gününde tam 6 maç izleyen bünyeme bugünü tatil ilan ettim. Ayakta kalacaklara iyi seyirler.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Bobcats - Magic Serisi İlk Maç (89 - 98)

Belki de Doğu'daki en iddiasız eşleşmeydi bu eşleşme. Playoff'a kalan takımların en zayıflarından biri; hattta en zayıfı diyebileceğimiz Bobcats, Orlando karşısında tutunamaz, bir maç bile alamaz diyorum; ama belli ki Howard üzerine uyguladıkları taktikten çok ekmek yiyecekler ilk maçın durumu nihayetinde. Vince Carter için genellikle böyle ortamlarda dizginleri pek eline alamasından şikayet ederdik. Nitekim dün de 19 şut denemesinde yalnızca 4 isabet bulabildi yıldız oyuncu. Onun adına asıl kötü nokta ise 5 üçlük denemesinden hiç isabet bulamayışı. Takımın taktiği gereği 4 kısa oyuncu da yüksek isabetle üçlük atması gerekirken Vince Carter inatla denediği şutlarından isabet bulamayınca aklımıza bir kaç soru işareti takıldı. Hidayet'in eksikliği aranır mı bilinmez; ama bu takıma iki süper yıldız fazla olabilir. Birinin (bu kuvvetle muhtemel Carter) rol oyuncusu kimliğine bürünmesi gerekir. Bu normal bir sezon için bir sıkıntı yaratmadı belki; ama playoff zamanı tüm etkenler değişiyor. Takımlar her oyuncunun hamlelerini ezberlercesine çalıştığı için, Carter'ın topu dağıtma ve kendi şutunu yaratma adımında daha istikrarlı olması lazım. Eğer bu sistemle devam ederlerse olası bir finalde, Cleveland karşısında işleri kolay yürütemezler. Hiç alışılmadık bir  sisteme, hele bir de playofflarda girişmek çok zararlı olabilir Magic adına.

Maçın yıldızı ise şüphesiz beklenenden kat kat fazlasını veren Nelson'dı. Howard'ın erken faul problemine girip kenara geçmesinden kimse şikayet etmedi Nelson'ın mükemmel oyunu sayesinde. Geçen sene ilk üç turu, omuz sakatlığından ötürü es geçen ve finallerde ani bir kararla Alston'ın yerini alan Nelson, özellikle 4. maçta Fisher'ın üçlüğünde bomboş alan bırakarak, maçın uzatmaya gitmesine ardından da uzatmada maçın kaybedilmesinde baş etken olmuştu. Dünkü maçta ise Charlotte'ın sıkı savunmasına karşı sinirlenip, ritim tutturamayan Howard, erken faul problemine girip oyundan çıkınca, Nelson tamamen takımın liderliğine soyundu. İlk çeyrekte çoğunlukla Dwight Howard'a gelen ikili sıkıştırmaların sonucunda bulduğu ve ayrıca Felton'a karşı kendi yarattığı şutlarla 14 sayı üretti 12 dakikada.  Toplamda ise 18 şutunda 10 isabet buldu. 32 sayısı ve 6 asisti ikinci yarının başında farkın 22'ye gelmesinde en büyük etkendi. Maçın son bölümündeki taktik faullerde de 6'da 6 atarak Charlotte'ın direnç kazanmasını engelledi. Geçen senenin playofflarında  takım elbiseyle takım arkadaşlarını alkışlarken bugünlerin hayalini kuruyordu herhalde.

Orlando'nun süper yıldız Howard açısından da çok ilginç bir gece oldu dün gece. İlk çeyrekte 6 blokla pota altını kararttı tek başına. Bu istatistikle "tek çeyrekte en fazla blok" yapan oyuncu olarak takım tarihine geçti. Bu takımdan bir çok elit uzunun gelip geçtiğini düşünürsek, elde ettiği bu rekor onun ne kadar büyük bir yıldız olduğunu tekrar gözler önüne serdi. Buraya kadar iyi hoş da Charlotte'ın "Hack-a-Howard" taktiği sonucu 6 kere gittiği serbest atış çizgisinde yalnızca 1 isabet buldu ve bu eksikliğinin dezavantajını tam anlamıyla hissetti. Bir de karşılaştığı sert savunma buna eklenince sinirlendi ve gereksiz fauller aldı. Bilmeyenler için "hack-a-somebody" olayından da bahsedelim. Özellikle Lakers'ın 2000,2001 ve 2002 şampiyonluklarında, takımın yıldızı Shaq'ı etkisizleştirmek ve sorun yaşadığı serbest atış çizgisine yollamak için uygulanan bir taktikti bu. Çoğunlukla da başarı sağladılar uyguladıkları taktikle rakip takımlar. İşte bu strateji de "Hack-a-Shaq" olarak NBA tarihine geçti. Oyun içinde bulunduğu dakikalar da Howard, sadece hücum problemiyle sahada kalmadı tabii. 6'sı ilk çeyrekte olmak üzere yaptığı 9 bloğu, Charlotte'ın pota altı taktiklerini tamamen sonuçsuz bıraktı. Bir blok daha yapabilse Mark Eaton ve Hakeem Olajuwon'un 10 blokluk rekorlarının arasında kendine yer bulacaktı. Öyle ki oyunda Charlotte'ın ilk 23 şutunun 7'sini tek başına blokladı. Zaten ilk yarının sonunda da 8 bloğu vardı dev yıldızın. Skor anlamında ise yalnızca 4 şut kullanabildiği maçta 2 isabet bulabildi ve toplamda sadece 5 sayı üretebildi. Yanında da 7 ribaundu var; fakat kendine hakim olup, sahada daha çok kalmalı, skorer yönünü de sahaya yansıtmalı. Takımın yıldızının pivot olması da bu problemi doğuruyor işte.

Üçüncü çeyreğin başında farkın 22'ye kadar çıkmasından sonra 4 dakikalık süre boyunca basket bulamadı Magic. Bu süre içinde de zaten Howard 4. faulünü alarak kenara gitti. Skor bu süreden itibaren özellikle Gerald Wallece'ın çabalarıyla 85-80'e geldi; fakat ardından Howard'ın smacı ve Pietrus'un üçlüğü ile maçın bitimine 1:24 kala Magic maçı 92-84'e taşıyarak Bobcats'in ipini çekti. Bu noktada Stephen Jackson ve Gerald Wallace'tan da bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Stephen Jackson ile Gerald Wallace ikinci çeyreğin sonunda çarpıştılar ve Jackson dizini incitti; ama onu bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmemiştim. Takımın bir numaralı skor opsiyonu olarak görülen Jackson 18 şutunda sadece 6 isabet bulabildi. 9 ribaund da aldı; ama onun maç içindeki en büyük görevi skor üretmek. Bu görevi de layığıyla yerine getiremedi dün gece yıldız oyuncu. Son çeyrekte de zaten 3 dakika kadar süre alabildi. Dizinin onu zorladığı her halinden belliydi; fakat maç sonrasında yaptığı açıklamalarda Larry Brown'a oyuna girmek için çok yalvardığını okudum. İkinci maça çıkıp çıkamayacağı hakkındaki sorulara da "Kesinlikle orada olacağım." diye cevap vermiş.

Tarihinde ilk kez playoff yapan ve ilk maçına dün gece çıkan Charlotte'da takımın yıldızlaşan ismi de Gerald Wallace oldu. Yıldız oyuncu 13 şut denemesinde 8 isabet bularak(9/13 serbest atış) 25 sayı üretti; savunma anlamında da yine atletik yeteneğini konuşturdu ve 17 ribaund topladı Bobcats'in kaptanı.

Peki serinin devamında nelere şahit olabiliriz? Herhalde en merak ettiğimiz soru bu. Charlotte, Howard'ı böyle savunmaya devam eder ve Jackson da ritmini bulabilirse beklediğimizden daha çekişmeli maçlar izleyebiliriz. Hatta başta hiç ihtimal vermeme rağmen Charlotte'ın bu seride 1-2 maç alabileceğini düşünüyorum. Takım tarihindeki ilk playoff maçına çıktıklarını ve heyecan içinde oynadıklarını da unutmamak lazım. Takım bu ortama biraz daha alıştığı takdirde ve koç Larry Brown'ın telkinleriyle daha ciddi ve saldırgan oynayacaktır. Öte yandan maçı Orlando cephesinden değerlendirmek gerekirse, bu turu rahat geçerler; ama Vince Carter'ın biraz daha rol alması lazım. Bu eşleşmede belki takımın ona çok ihtiyacı olmayabilir; fakat ilerleyen turlarda mutlaka onun eline bakacaklardır. Hidayet'in geçen sene takımdaki rolünü dikkatle uygulaması lazım bana kalırsa.

Blazers - Suns Serisi İlk Maç (105 - 100)

Sezona büyük umutlarla girip önce Oden ardından Przybilla'nın sakatlanmasıyla çok fazla kan kaybeden Blazers'ın bu sakatlıkların ardından batıda playofflara kalacağını söyleseler kimse inanmazdı herhalde. Ama önce Camby'nin takası ardından ismi COY ödülü için anılan Nate McMillan'ın takdire şayan çabaları ile Andre Miller – Brandon Roy önderliğindeki bu genç takım çoğu otoriteyi şaşırtarak playofflara 6.sıradan kalmayı başardı. Rakipleri Suns ise; 36Ilık Nash'in önderliğinde sezon içinde zaman zaman inişli çıkışlı grafik sergilese de, takas döneminin kapanmasının ardından Amare'nin mental olarak takıma katılmasıyla son maçlarda büyük bir ivme yakalayarak 3.sıradan playoff biletini kaptı.

Suns'da ligin ikinci yarısında müthiş bir çıkış gösteren Robin Lopez'in sakatlığını Portland'ın sakatlıkları yanında söylemeye çekiniyorum açıkçası, ancak bilmeyenlerin öğrenmesinde fayda var. Sakatlıklara son kurban olarak takımın en büyük kozu Roy'u veren Blazers'ın formda Suns önünde turu geçmesi değil, 1 maç alıp alamayacağı tartışılıyordu ve batı konferansında en kolay geçmesi beklenen serinin bu olduğu düşünülüyordu.

Bu koşullarda serinin ilk maçı dün gece Arizona'da oynandı. Robin Lopez'in yokluğunda Nash-J.Rich-Hill-Amare-Collins ilk beşiyle parkeye çıktı Suns. Portland'ın şu anki şartlar altında en önemli kozu haline gelen Andre Miller'ın, bir guard için fazlaca iri olan fiziğini kullanıp Nash'e hücumda üstünlük sağlayacağını düşünen Gentry, onun savunmasına J.Rich'i verip, içeriyi fazla zorlamayan, genelde dışarıdan şut tehdidi olan Rudy'yi ise Nash ile savunmayı denedi. Karşılaşmaya Amare'den bulduğu sayılarla başlayan Suns'a, Batum ile cevap veren Blazers, oyunun temposunu mümkün olduğunca düşürüp, kontrollü oynayarak, Suns'ın son 2 maçındaki rakipleriyle benzer bir kaderi paylaşmak istemiyordu maçın başında. Her zamanki gibi ilk dakikalarda Amare'den oynamaya çalışan Suns, Camby'nin ona uyguladığı etkili savunma karşısında hücumda bocalayınca, Miller'ın hücumdaki önderliğinde Blazers farkı yavaş yavaş arttırdı ve Gentry'yi mola almak zorunda bıraktı. Bu dakikalarda kendi ürettiği sayılar haricinde Aldridge ile oynadığı ikili oyunlarla onu besleyen Miller, yavaş yavaş istatistik kağıdını da doldurmaya başlamıştı bile. Mola sonrası Collins-Frye değişikliğinin, hücumda sıkıntı yaşayan Suns için ne kadar doğru bir hamle olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Nash ile oynadığı pick'n pop oyunları sonunda Frye'ın bulduğu üst üste iki 3lük isabeti ile hücumdaki ahengi yakalayan Suns, yine bu oyuncu değişikliğinin verdiği bir sonuç olarak hücum ribaundlarında oldukça zorlandı ve rakibe fazladan hücum fırsatı verdi. Çeyreğin sonlarına doğru sazı eline alan Nash'in üst üste bulduğu sayılara Miller ile cevap veren Portland ,ilk çeyreği 25-24 önde geçti. Bu periyotta hücumda pek de ortalarda görünmeyen Camby, savunmada Amare'yi iyi durdurmuş, ayrıca 7 ribaunda da ulaşmıştı bile.

İkinci çeyreğe yedek 5'iyle başlayan Suns, Dragic ve Amundson'ın ikili oyunları, hızlı top çevirip bulduğu boş şutlar ve Barbosa'nın hücumda sorumluluk almasıyla 7-0'lık run yakaladı. Savunmada Aldridge ve Juwan Howard'ın fiziğini kullanıp post up oynama çabalarına Amundson ve Dudley'in yardımlaşmalı savunması ile karşılık veren Suns, yedeklerinin Blazers'a göre ne kadar hazır olduğunu gösterdi bu bölümde ve McMillan'a art arda 2 mola aldırdı. Molalarla birlikte toparlanan Blazers, Webster ile Suns serisine son verirken, Barbosa'nın yaptığı top kayıplarıyla yakaladığı 9-0'lık seriyle oyunda dengeyi sağladı. Suns, hücumda Amare'nin alçak postuna gelen ikili sıkıştırmalar karşısında dışarı iyi top dağıtmasıyla sayılar bulurken, Portland sürekli sağ alçak posttan uzunlarına indirdiği toplarla boyalı alandan etkili olmaya çalışıyordu. Çeyreğin kalan dakiklarında bulunan karşılıklı basketlerle ilk yarı 44-43 Blazers üstünlüğüyle tamamlandı.

İlk yarının dikkat çeken notları; Miller 7 asistinin yanı sıra bulduğu sayılarla da takımının hücumdaki maestrosu olurken, Camby'nin savunmasında etkisiz hale gelen Amare ilk yarıyı yalnızca 6 sayıyla tamamladı. Ligin en yüzdeli şut atan takımlarından Suns, ilk yarı %38'de kalırken yalnızca 2 kez serbest atış çizgisine gitti. Ayrıca Phoenix'in ilk yarıda ürettiği 43 sayının 25'inde bench oyuncularının imzası olması da ilginç bir diğer nottu.

İkinci devreye iki takım da ilk yarıdaki hücum setleriyle ve karşılıklı basketlerle başladı. Aldridge'in Collins'e karşı yüzü dönük oyunlarıyla skor üreten Blazers, savunmada da oldukça gayretli görünmesine rağmen, Suns'ın hücum silahlarını ancak yavaşlatabiliyordu. Phoenix tarafında ise işler biraz daha değişik ilerliyordu. Onlar savunmada pek de istekli değildi bu dönemde, bir ara alan savunmasını denediler ancak bu savunmanın nasıl bir getirisi olacağını ilk birkaç hücum göremedim, çünkü ziyadesiyle savunma yerleşmeden fastbreak sayıları yiyorlardı. Sonrasında ise anlaşıldı ki bu savunma sistemi de işe yaramamıştı. Üst üste potasında sayılar görünce adam adamaya dönen Gentry, aynı anda Dudley-Frye-Amundson üçlüsünü parkeye sürerek savunmanın biraz olsun toparlanmasını sağladı. Bunun bir diğer amacı da Amare'yi dinlendirip son çeyreğe dinç girmesini sağlamaktı. Çeyreğin sonlarına doğru Bayless'in devreye girmesiyle hücumda sayılar bulan Portland, aslında çok da oynamak istemediği bir tempoda geçen çeyrekte, kontrolü elden bırakmadı ve son periyoda yalnızca 2 sayı farkla geride girdi.(72-70)

Suns, son çeyreğe de etkili başlayıp skor üretmeye devam eden Bayless'e, Nash'in yokluğunda takımı iyi organize eden Dragic ile direnmeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Gentry'nin gelen molası sonrasında Suns, Dudley'in agresif savunması ve bulduğu üçlükle öne geçti. Bu bölümde bir kez daha ortaya çıkan Andre Miller aldığı sorumluluğu başarıyla yerine getirdi. O'nun elinden bulduğu üst üste 6 sayı ile Portland, skorda eşitliği yakaladı. Son dakikalara iki takımın da dengesizlikleri damgasını vurdu desem yalan olmaz. Önce Amare'nin kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda yaptığı top kayıpları Suns'ın geriye düşmesine yol açtı. Ardından Batum'un üçlüğüyle kapıyı kapatma noktasına gelen Blazers adına Camby'ye hiç yakıştıramadığım bir sprite pozisyonu, sonrasında Bayless'in kritik anlardaki 2 serbest atışı kaçırması, Suns'a yeniden oyuna tutunma şansı verdi, ancak Nash ile bulduğu son hücumu değerlendiremeyen ev sahibi, karşılaşmadan 105-100 mağlup ayrıldı ve playoflarda saha avantajını kaybeden ilk takım oldu.

Maçtan Notlar: İlk yarı kenardan gelip 21 sayı üreten Frye-Barbosa ikilisi ikinci yarı yalnızca 2 sayıda kaldı. Suns, zaman zaman savunma yapar gibi görünse de genel itibariyle çok isteksizdi ve maç boyunca 1 top çalabildi.Suns için bir olumsuz istatistik de karşılaşma boyunca yalnız 4 fastbreak sayısı üretebilmesi oldu.Andre Miller attığı 31 sayı ile zaferin mimarı olurken kendi kariyer rekorunu kırdı, aynı zamanda 8 asist 3 top calmayla oyunun her yönüne katkıda bulundu.Bayless karşılaşmanın son çeyreğinde attığı 11 sayı ile galibiyette önemli rol oynadı.

Serinin Gidişatı: Roy'u da kaybettikten sonra hücum gücü iyice zayıflayan Portland'ın, Suns'a karşı koyabilmesi için tıpkı bu maçta yaptığı gibi oyunun temposunu mümkün olduğunca düşürüp position sayısını minimuma indirmesi gerek.Skor gücü çok yüksek olan Suns karşısında onların oyun stiline ayak uydurarak maç kazanmalarını düşünmek fazlaca optimist bir düşünce olur.Diğer yanda Suns, maçlarda rakibine ilk darbeyi erken vuramadığında zaman içerisinde bocalıyor ve yaptığı basit hatalarla maçı zora sokabiliyor.Evinde dahi bunun telafi edilemediğini düşünürsek Rose Garden'da ateşli Blazers seyircisi önünde çok daha fazla zorlanacaklarını tahmin etmek zor değil.Ama serinin uzaması durumunda kadro genişliği ve daha tecrübeli oyuncuları kadrosunda barındırması sebebiyle Suns'ın Blazers karşısında halen favori olduğunu düşünüyorum.

Lakers - Thunder Serisi İlk Maç (87 - 79)

Geçtiğimiz senenin şampiyonu Lakers ile bu sezonun en çok takdir toplayan takımlarının başında gelen Thunder eşleşmesinde, normal sezonun son 4 maçıyla birlikte büyük bir ivme kaybeden son Şampiyon’un, Kobe’nin de sakatlıklarla boğuşması yüzünden dinamik Thunder önünde zaman zaman zorlanacağı fakat tecrübelerini ön plana çıkararak seriyi geçecek takım olacağı tahmin ediliyordu. Kaldı ki Los Angeles temsilcisinde yolunda giden şeyler de yok değildi, Bynum’ın sakatlıktan dönmesi gibi…

Bu eşleşme birçok guzel matchupı bünyesinde barındırması bakımından ilgi çekiciydi. Bir yanda ligin sayı kralı (ki bu ünvanı en genç yaşta kazanan oyuncu) Durant, ligin belki de en iyi 3 numara savunmacısı Artest ile – diğer yanda ligin en iyi skorerlerinden süper yıldız Kobe, bu sene DPOY için ismi sıkça anılan Sefolosha ile karşı karşıya gelecekti. Pota altında Bynum-Gasol ikilisinin Gren-Krstic ikilisine ağır basması, Lakers’ın zayıf halkası Fisher’in Westbrook karşısında zorlanması bekleniyordu.

Serinin ilk karşılaşması dün gece Staples Center’da oynandı. Karşılaşma karşılıklı basketlerle başlarken, 14 maç aradan sonra parkelere dönen Bynum’ın basketi çok özlediği her halinden belli oluyordu, Gasol ile birlikte ilk dakikalardan itibaren beklendiği gibi pota altında etkili olmaya başladılar. Thunder ise, buna dış şutlarla yanıt vermeye çalıştı. İlk çeyreğin ortalarına doğru tecrübesiyle oyuna ağırlığını koyan Lakers, hücumda sürekli pota altına top indirip Gasol-Green eşleşmesindeki avantajı iyi kullandı. Bu dönemde Gasol, Green’le bire bir kaldığı pozisyonlarda fizik üstünlüğü sayesinde skor üretirken, aynı zamanda kendisine gelen ikili sıkıştırmalarda dışarıdaki boş adamları görerek oyun zekasını adeta konuşturup, Lakers hücumuna yön veren isim oldu. Bu sebeple Fisher, ilk dakikalarda beklenenden çok daha fazla top kullanmış oldu(bunları da fena kullanıdığı söylenemez, üst üste 3lükler attı). Artest’in etkili savunmasıyla Durant’i kilitlemesi, Westbrook’un da oyuna tutuk başlaması, zaten hücum yelpazesi dar olan Thunder’ın bocalamasına ve farkın açılmasına neden oldu. İlk çeyrekte Odom’ın girmesiyle birlikte triangle offense Lakers adına beklenen sonucu verirken, set hücumunda sadece Durant’in eline bakan Thunder, hızlı hücumlardan bulduğu sayılarla ayakta durabildi, ancak karşında bir şampiyon olunca, bu hücum anlayışı tabiî ki yeterli olmuyor. Nihayetinde periyot sonuna doğru yakaladığı 17-5’lik run ile Lakers, çeyreği 27-13 önde kapattı.

İkinci çeyreğe Collison, Ibaka uzun rotasyonuyla başlayıp pota altındaki size sorununu çözmeyi deneyen Brooks’un hamlesi işe yaradı. Thunder’ın hücumda Durant’in toparlanması ve fast breakten bulduğu sayılara, Lakers benchinin savunma ve hücumdaki konsantrasyon eksiklikleri de eklenince fark yavaş yavaş eridi ve Phil Jackson mola almak zorunda kaldı. Mola sonrası Kobe’nin oyuna girmesiyle toparlanan Lakers, uzunlarıyla hücum ribaundlarını zorlayınca, bu ribaundları alamasalar da rakibplerinin de hızını kesip, fast break sayılarını engellemiş oldular. Bu dönemde pick’n roll savunmasını iyi yapan ve rakibi zor şutlara yönlendiren Lakers yakaladığı 8-2’lik seriyle oyunun momentumunu kendi lehine çevirmesini bildi. Thunder’ın hücumda durağan olması da bu dakikalarda ev sahibi ekibin ekmeğine yağ sürdü. Çeyreğin geri kalan kısmında, o ana kadar maçın en etkisiz ismi olan eski UCLA’li Westbrook sazı eline alarak takımını hücumda tek başına sırtladı ve farkın kapanmasını sağladı. İlk 17 dakika skor üretemeyen Westbrook, Fisher savunmasında en önemli özelliği olan deliciliğini kullanarak art arda sayılar bulunca ilk yarı 47-39 Lakers üstünlüğüyle tamamlandı.

İlk yarıda dikkatimi çeken iki olay; topsuz alanlarda Gasol’un Collison’a, Bynum’ın ise Jeff Green’e sözlü ve fiili sataşmalarıydı. Ayrıca %41 ile hücum eden Lakers’ın %44 ile hücum eden Thunder karşısında devreyi 8 sayıyla önde kapaması ilginç bir istatistik olarak göze çarptı.

İkinci yarıya ilk yarıda bıraktığı gibi başlayan Westbrook, üst üste sayılar bulunca, Lakers onu Kobe ile durdurmaya çalıştı ve bu hamlenin ardından ilk hücumda 24 saniyede şut bulamadı konuk Thunder. İlerleyen dakikalarda Lakers’ın savunma dozajını arttırması ve hücumda Artest ile boş şutlardan isabet bulamaması, ev sahibi ekibin kontrolü elinde bulundurduğunu göstermesinin yanı sıra, epey kısır bir sekans izlememize de sebep oldu.(Bu dakikalarda Kobe’nin Dunrant’e yaptığı Lebronvari bloğu da hatırlatmakta fayda var.) Daha sonra yorulan Kobe’nin yerine Westbrook’un savunmasına yeniden Fisher’ı veren Phil Jackson’a anında cevap veren Westbrook, hücumda oldukça dominant olmaya başladı. Ancak Gasol’un üst üste bulduğu yüksek post sayıları ve Lakers kısalarının hücum ribaundlarını kovalayarak yarattığı ikinci şanslar sayesinde fark korunmuş oldu. Çeyreğin sonuna doğru Odom’dan da skor adına katkı bulan (ilk sayılarını bu çeyreğin bitimine 1dk. kala bulabildi) Lakers, son çeyreğe 64-56 önde girdi.

Son çeyreğe Bynum ve 4 yedekle başlayan Lakers, hücumda Farmar ile sayılar bulurken, Thunder cephesinde maç boyunca ortada görünmeyen Green, çeyreğin başında ortaya çıkarak, takımın skor yükünü çekti. Artest-Kobe ve Fisher’ın oyuna girmesiyle birlikte oyunun üstünlüğünü yeniden ele geçiren Lakers, hücumda Kobe ile etkili olurken, Durant’e hücumda arkadaşlarından screen gelmeyince, bire bir hücumda Artest’in savunmasına takılan yıldız, bu çeyrekte de etkili olamadı. Ancak faullerden bulduğu sayılarla skor üretmeyi başarabildi. Bitime 3 dk. kala farkı 6 sayıya kadar indiren Thunder’a, bu dakikadan sonra hücumda iyi karşılık veren Lakers, karşılaşmadan da 87-79 galip ayrıldı.

MAÇTAN NOTLAR: Thunder adına ilk playoff maçlarına çıkan isimlerden Kevin Durant 7/24 saha içi isabetiyle(8’de 1 üçlük), pozisyonları gereksiz zorlamasıyla ve yaptığı 4 top kaybıyla, Jeff Gren ise bulduğu yalnızca 10 sayıyla beklentilerin oldukça altında kalırken, Westbrook 3’te 0 ile başladığı maçı 16’da 10 saha içi isabetiyle tamamlayarak 23 sayı buldu ve Thunder’ın en etkili ismi oldu. Lakers cephesinde ise sakatlıktan dönen Bynum 13 sayı-12 ribaunt ile, Gasol ise 19 sayı-13 ribaund ile double double yapan isimlerdi. Son dönemde kariyerinin en formsuz maçlarını oynayan Kobe, düşük şut yüzdesiyle attığı 21 sayı ile maçı tamamladı. Ayrıca Lakers kısalarının oldukça düşük yüzdeyle şut atmalarına rağmen, uzunların pota altındaki dominasyonu galibiyetin en büyük etkenlerindendi.

SERİNİN GİDİŞATI: Lakers’ın en büyük sorunu olan bench katkısı, serinin ilk maçında da istenen düzeyde değil beklenen düzeydeydi. Takımın son dönemdeki formsuzluğu bu maçta da bariz bir şekilde devam etti, ikinci ve üçüncü çeyrekte toplam 37 sayı bulabildiler. Kobe bugün 12’de 7 serbest atış oranıyla oynadı, bu da onun devam eden formsuzluğunun en büyük nedeninin sakatlık olduğunu gösteriyor. Seriyi bu şartlar altında geçeceklerdir, ancak mevcut şartlar devam ederse ilerleyen turlarda işleri çok da kolay görünmüyor. Thunder’da heyecanları her hallerinden belli olan genç isimler, hücumda bir türlü koordine olamadılar. Westbrook ve Durant haricinde tüm oyuncular bırakın sorumluluk almayı, bunun için çaba bile göstermediler. Açıkçası 48 dk. boyunca tek bir an bile maçı kazanabileceklerine dair ışık veremediler. Umuyorum bu heyecanı bir an önce üzerlerinden atarlar da biz de daha güzel ve zevkli bir seri izlemiş oluruz.

Mavericks - Spurs Serisi İlk Maç (100 - 94)

Batıda galibinin kim olacağı en belirsiz serinin ilk maçına Spurs ekibi Hill-Ginobili-McDyess-Duncan-Jefferson ilk beşiyle sahaya çıktı. Ginobili sezonun sonuna doğru yakaladığı formu Parker’ın sakatlığı sebebiyle ilk beşte başlamasıyla alakalıydı, bunu hepimiz gördük. Keza Spurs’ün yükselişi de onun coşmasıyla başlamıştı. Ben yine de Popovich’in Parker ve Hill’i beraber ilk beşte başlatıp başlatmayacağını merak ediyordum ancak o Hill ve Manu’yu tercih etti. Tabii Hill’in geçirdiği ufak sakatlıktan dönüşü hiç iyi olmayınca maçın çoğunda yerini Parker’a bırakmak zorunda kaldı.

Spurs ilk çeyreğe Ginobili ve McDyess’ın ikişer basketiyle başlarken Dallas’lı oyuncular daha basket atamadan üç kere faul çizgisine giderek “cüsse” avantajını kullanmaya başlamışlardı bile. Üst üste iki faul yapan Jefferson yerini Bogans’a bıraktı ama maç boyunca ikisi de (en azından hücumda) etkisiz elemanı oynadığı için Spurs adına pek fark yaratmadı bu değişiklik. Ardından iki takım da hücumda kısa süre bocaladıktan sonra Nowitzki’nin maçın geri kalan kısmının hikayesini yazacak olan basketlerinden ilk ikisi gelip Dallas’ın yakaladığı seriyi 10-2'ye çıkarınca Popovich mola almak zorunda kaldı. Molanın ardından oyuna Parker girdi ama Spurs yine de üst üste Duncan üzerinden oynadı hücumları. İlk ikisininde başarılı olamayan Duncan sonradan iki isabet bulsa da bu çeyrekte elinden kaçırdığı üç topla hafif baltaladı diyebiliriz. Ayrıca 4 dakika kala Manu’nun oyundan çıkıp yerini tekrar Hill’e bırakmasının ardından Jason Kidd kendini üç kere bomboş buldu ve Spurs’ü attığı 5 sayıyla cezalandırdı. Bu çeyrekte bir kere de Marion’ı kaçırdıklarını hatırlıyorum, onun dışında San Antonio savunması yerinde ve sorunsuz gözüküyordu. Hiç olmazsa Dirk’ün yapacaklarına başlamadan önceki durum buydu. Sonlara doğru Parker iki orta mesafeli basketine rağmen çeyrek 18-23 Mavericks üstünlüğüyle kapandı.

İkinci çeyrekte Ginobili’nin şık turnikesinin ardından Blair, kendisinden bir hayli uzun Haywood’a arkadan yaptığı blok ve sayıya çevirdiği hücum ribaunduyla mücadeleciliğini konuşturdu. Ardından Nowitzki’nin el üstü şutuna Manu üçlükle cevap verince fark 25’te eşitlendi. İlk çeyrekte Spurs savunması yerinde görünüyordu demiştim, Haywood bu çeyrekte içeride ürettiği sayılarla defansın zayıf kısmını ortaya çıkardı. İlk birkaç sayısı Duncan oyunda yokken geldiği için normal karşıladım. Pop da zaten açığı görüp Blair’in yerine Duncan’ı geri soktu ancak Haywood da hemen onun üzerinden ribaund alarak cevap verdi bu değişikliğe. Kendisi sadece 18 dakika sahada kaldı ve 5’te 4’le bulduğu 10 sayının hepsini ilk yarıda üretti. Çok önemli gelmeyebilir ama kendisi hücumda en iyi pozisyon alan pivotlardan biri bana göre, takımında da iyi pasörler bulunuyor. Serinin gelecek maçlarında yine sorun yaratacak diye düşünüyorum yani. Ayrıca Butler’ın drive ettiği birkaç pozisyonda da savunmanın yetersiz kaldığını söylemeliyim.

Neyse, maça dönecek olursak Duncan’ın oyuna girdikten sonra hook atışlarıyla bulduğu 6 sayıya Nowitzki’den savunanı hayattan bezdirecek iki basketle cevap geldi. Butler’ın güç avantajını kullanıp alçak postta geriye çekilerek isabet bulduğu şutlarının ardından San Antonio da üst üste top kayıpları yapmaya başlayınca fark bir ara 8’e kadar çıktı. Az gelebilir ama çekişmeli geçen ilk yarının en büyük farkıydı bu. Manu ve Duncan ardından durumu toparlayıp farkı 2 sayıya indirmeyi başarsalar da Nowitzki maç boyunca yaptığı gibi saçma bir şutu sayıya çevirip üstüne faul hakkı da kazanınca devreye 45-50 Dallas üstünlüğüyle girildi.

Spurs ilk yarıda %57’yle şut attı ama savunmada 8 ribaund verdiler, hücumda da 11 top kaybı yaptılar. 11 top kaybı da çok fazla ama asıl sorun verilen ribaundlarda. Bazen içeride uzunlar anlamsız şekilde tiplediği için hücum ribaundu olarak yazılır istatistiklere ama Spurs’ün ilk yarıda verdiği ribaundların hiçbiri öyle değildi. İyi savunma yaptılar haklarını yemeyelim ama bu ribaundlar yüzünden fark daha da yüksek olabilirdi. Ginobili ve Duncan gibi iki yıldızları olmasa çok daha aciz durumda görebilirdik Spurs’ü yani.

Üçüncü çeyreğe başlarken Nowitzki saymaya hala devam ediyordu fakat takım arkadaşları benzer performansı göstermediler. Kaçan şutlar ve top kayıpları derken McDyess’ın uzak mesafeli şutuyla duruma eşitlik gelince Carlisle hemen molayı aldı. Ancak Dallas oyuncuları koçlarını dinlememiş olacaklar ki mola sonrası üç hücumu da Spurs’ün baskısı sonucu top kaybıyla boşa harcadılar. Ardından Richard Jefferson’ın ilk ve tek basketi de gelince Spurs üstünlüğü yakaladı. Bir tarafta Duncan ve Manu takımlarını ayakta tutarken Nowitzki ve Marion da Mavericks’in skor yükünü paylaşıyorlardı. Çeyreğin bitimine 4 dakika kala Popovich mola alıp Mason’a Hack-a-Dampier uygulamasını söyledi. Fakat o kendisine yapılan 3 faule 6’da 4 serbest atışla karşılık verip diğer tarafta Spurs sayı üretemeyince taktik ters tepmiş oldu. Jason Kidd’i savunan Mason perdeye gelen Dampier’ın arkasından dolaşmayı tercih edince Kidd üçlüğü gönderip farkı 9’a çıkardı. Ardından bitime 40 saniye kala Duncan’ın hook atışıyla 3. çeyreğin sonucu belirlendi: 69-76.

Spurs son çeyreğe 3 top kaybıyla başlayınca fark Butler’ın basketleriyle 12’ye kadar çıktı. Popovich daha ikinci dakikadan molayı alıp Duncan ve Bonner’ı oyuna soktu kurtarıcı olarak. Dallas hücumda kusursuz oynayan Nowitzki’de ısrarcı olmamayı seçince harcanan hücumlar sonrası 11’de 4’lük bir seri yakalayarak skoru 80-85’e kadar getirmeyi başardı. 5 sayılık fark bir süre değişmedi ancak yine Nowitzki sahneye çıkıp 4 sayı üretti. Spurs hücumda da tıkanınca farkı uzun süre 10 sayı civarında götüren Mavericks maçı 94-100 kazandı. Tabii farkın 6 sayı olduğuna kanmayın, San Antonio’nun son 4 sayısı Dallas’ın oynamayı bıraktığı süre içinde geldi.

Oyuncuların performansına değinecek olursak, öncelikle Dirk’ün nasıl coştuğuna kelimelerin yetmeyeceğini düşünüyorum. İlk yarıyı 9’da 7’yle 19 sayıyla kapattıktan sonra hiç şut kaçırmadı, maçı 14’te 12 saha içi ve 12/12 serbest atış gibi abuk yüzdelerle 36 sayı atarak bitirdi. Popovich karşısına McDyess’ı, Bonner’ı, Jefferson’ı ve hatta Bogans’ı bile koydu ama bu oyunculardan hiç biri Nowitzki’nin dönüp el üzeri şut sokmasını engelleyemedi. Zaten yanlış hatırlamıyorsam şutlarından sadece bir tanesini boşken attı. Ayrıca geçtiğimiz senenin aksine son çeyrek harici bir kere bile ikili sıkıştırma getirmediler Dirk’e. Sonucunun Spurs açısından hiç iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Dallas’ın diğer oyuncularından Butler hücumda skoru taşıyan ikinci isim oldu; 19’da 8’le 22 sayı üretti. Hadi 5 top kaybını görmezden gelelim. Jason Kidd de takımını çok iyi yönetip ceza şutlarını yüzdeli atarak 13 sayı 11 asist 8 ribaundla oynadı, 4 de top çalması var. Özellikle defansta Dallas’ın zayıf karnı olarak gözükmesine rağmen dördüncü çeyrekte Ginobili’ye yaptığı savunmayla alkışları hak etti. Marion’ın da Jefferson fazla rol almadığı için pek öne çıkmasa da savunmada artı not alanlardan.

Spurs cephesinde ise Duncan ve Ginobili ikilisine Parker ve biraz da McDyess dışında hiç yardım gelmedi. Duncan 20’de 12’yle 27 sayı atıp 8 ribaund alarak takımının iki alandaki lideri olurken Ginobili 17’de 10’la 26 sayı 6 asist 3 top çalmayla oynadı. Tony Parker kenardan iyi katkı yapsa da zaman zaman fazla uzun kalan Dallas pota altında kayboldu. Sayılarının neredeyse hepsini Kidd’den sıyrılıp attığı orta mesafeli şutlarla üretti. Biraz daha agresif olmayı deneyip faul yaptırabilirdi bana kalırsa. Çünkü ilk yarıyı geride kapamalarının sebeplerinden biri de Dallas’ın çizgiye daha fazla gitmesiydi. Spurs takımı ilk serbest atışlarını ilk yarının bitimine 3 dakika kala kullandı.

Serinin geleceğiyle ilgili tahmin yürütmek gerekirse, Nowitzki’nin her maç bu kadar özel oynayacağını düşünmüyorum ama daha kullanmadığı ve etkili olabilecek silahları var. Mesela sayılarının neredeyse hepsini potaya yakın kullandığı şutlarla buldu. Hiç üçlük denemesi yok. Ayrıca ayakları yavaş uzunlara karşı potaya gitmeyi sevdiğini de biliyoruz. Dallas için bir önemli faktör de, bu yazı içinde adını ilk defa kullanacağım Terry. Çünkü maçta döküldü resmen, galibiyette hiç payı yoktu. Onun da en az iki tane iyi maç çıkarmasını bekliyorum, bunlar Spurs’ü zorlayabilecek faktörler. Spurs cephesinde de Jefferson’ın silkinip uyanması lazım artık. 4’te 1’le 4 sayı atmak nedir bir playoff maçında? Skora müthiş katkı yapmasa bile savunmada gereken gayreti göstermediğini düşünüyorum. Sonuç olarak bu maçta Nowitzki’nin gerçek dışı performansını saymazsak Spurs savunmada çok da kötü gözükmedi gibi. Yine de Spurs taraftarı olmam rağmen benim fikrim Dallas’ın daha çok silahı olduğu için seriyi 4-2 veya 4-3 kazanacakları yönünde

Mehmet Okur Dünya Şampiyonası'nda Kesin Yok

Esasında ben bu haberi verdiğimde, Jazz genel menajeri Kevin O'Connor'la konuşan 2 Utah Jazz yazarı tarafından Twitter'da "aşil tendonu koptu" diye yazılmıştı. Ben de o şekilde "koptu" diye yazmıştım hatta sonra başka kaynaklara baktığımda "yırtık" olarak okuyunca şaşırmıştım. Bugün belki de değiştirmem gerekecek haberi diye düşünüyordum ancak Mehmet'in web sitesinde yazılanlar aşil tendonunun koptuğunu doğruladı.

Kevin O'Connor da iyileşme süreci konusunda 3-6 aydan, 4-6 ay arasına dönmüş. Bilgi olsun. Normalde bu sakatlık için 8-12 ay arası bir süre biçiliyor. Bu arada teknik açıdan biraz farkı var Memo'nun sakatlığının kopmaktan, aşil tendonu yırtılmış ama tamamen yırtıldığı için bunun kopmadan hiçbir farkı yokmuş... Yani dönüş tarihi için ameliyat sonrası doktorun yapacağı açıklamayı beklemekte fayda var.

Batı İlk Turu: Blazers - Suns Değerlendirmesi

Buna işte gerçekten kısa değineceğim. Blazers ağır tempoda oynamayı seven, savunmasıyla beraber Brandon Roy'un hücumdaki liderliğiyle oynayan bir takımdı. Oden ve Billa'nın sakatlıklarından sonra da, sistemleri sayesinde playoff'a girecek seviyede kalmayı başardılar. Ancak şimdi hücumda takımı sürükleyen isim olan Roy da gitti. Sadece sistem ve Roy'un yerine dümeni alacak olan Andre Miller kaldı. Sezon içinde Roy'suz, Phoenix'te mağlup etmişlerdi Suns'ı ancak playoff'ta durum farklı olacaktır. Rose Garden'daki ateşli seyirci ile Webster-Fernandez-Miller'ın coşması 1 maç getirir diye düşünüyorum ama daha fazlası zor gibi. Aldridge'in Nowitzki seviyesine çıkması gerekiyor Suns'ı daha fazla zorlamaları için. Ama şunu hatırlatmalıyım: Suns'da Robin Lopez oynayabilecek olsa 4-0 derdim herhalde ama içeride sertlik gösterebilecek, gerçek bir pivotun olmaması biraz sorun yaratabilir Suns için. Blazers'da skor üretecek yetenek sayısı çok az fakat boyalı alan yol geçen hanı olursa bu konuda beklenilen kadar büyük sıkıntı çekmeyebilirler.

Tahminim: 4-1 Suns.

Batı İlk Turu: Mavericks - Spurs Değerlendirmesi

Geldik bana göre açık ara en güzel ve çekişmeli geçecek eşleşmeye. Öncelikle hemen şöyle başlayayım. 2001 ve 2003'te San Antonio, Nelson'ın Mavs'ini rahat sayılacak bir şekilde elemişti. 2003'te Nowitzki serinin yanılmıyorsam 3 veya 4. maçında dizini burkmuş ve sezonu kapamıştı. Süper yıldızlığa adım attığı sezon kötü bir şekilde bitmişti. Her neyse, işte o zamana kadar Spurs'ün üstün olduğu eşleşmede, 6 sezondur gerek normal sezonda, gerek playoff'larda ezici olmasa da bir Mavs üstünlüğü bulunuyor. Bunun en büyük sebebi de Nowitzki. Çünkü Spurs onunla eşleşmekte büyük problemler yaşıyor. Duncan ona bir adım yavaş kalıyordu. Spurs'ün geri kalan uzunlarının da (Horry, Oberto, Bonner) yeteriz kaldıklarını, Bowen'ın ise ne kadar iyi bir savunmacı olursa olsun 15 santim kadar kısa, 25 kilo kadar hafif kaldığını unutmayalım... Ayrıca güçlü 3 numara savunmasında da uzun problemi yaşayan Spurs'e karşı Josh Howard'a da sahiplerdi.

Artık Howard yok ama Mavs'in ilk 5'i saçma derecede cüsseli bir ilk 5'e sahipler: Kidd-Butler-Marion-Nowitzki ve Dampier. Karşılarında ise 3 numaraya Jefferson'ıyı yerleştirseler de Parker ve McDyess ile pozisyonlarına zayıf oyuncular sahip Spurs var. Burada bu kısa 5'e rağmen sezon boyunca rakiplerine hücum ribaundu vermeyen Spurs'ün başarısı serinin gidişatında önemli olacak. Bu sezon Mavs'e karşı Popovich'in pek süre vermediği, boyu kısa olsa da yüreği büyük olan DeJuan Blair'ın savaşçılığına ihtiyaç duyacaklar gibi. Mavs'in senelerdir boyalı alandan skor üretmede eksiği var, bu sezon da farklı bir yapıda değiller ama işte Nowitzki'nin Spurs'e karşı sağladığı avantaj bunun üstünü kapıyor. McDyess, Jefferson, Bonner ve Blair'ı deneyeceklerdir ama sezon içinde izlediğim 2 maçta onların da pek etkili olduklarını söyleyemeyeceğim. Ayrıca Duncan'ın eski dominantlığından bir hayli uzak olduğunu ve Dampier-Haywood ikilisi tarafından biraz dövüleceğinin altını çizeyim, yine de parkede içeriden istikrarlı bir şekilde sayı üretebilecek tek uzun olarak ön plana çıkıyor. Ama artık Ginobili ona değil de, o Ginobili'ye yardım edecek gibi duruyor. En kötü ihtimalle beraber taşıyacaklardır takımı Parker'ın da katkılarıyla...

Kidd ile Parker kapışmasına geldiğimizde konu biraz Kidd'in ceza atışlarına ve Parker'ı ne kadar dururabileceğine geliyor. Aslında ligdeki hızlı guard'ların ve Parker'ın önünde ayaklarını çekemediğini biliyoruz artık Kidd'in, bu nedenle daha çok Kidd'in dış şutları belirleyici olacak bu eşleşmeyi, tabii post-up yapıp oradan oyun kurmasını da es geçmeyelim. Zaman zaman yapmayı sevdiği birşey bu Kidd'in.

Butler'ın da Ginobili'ye karşı sağlayacığı fiziksel üstünlük önemli bir faktör olacak. Fakat Manu'nun da son 2 aydaki formunu düşünürsek, onun da Ginobili'yi savunmada durdurması mümkün olmayacak. Bu noktada, formda oldu mu NBA'in en iyi 4-5 şutör guard'ından biri haline gelen Manu'nun biraz daha ağır bastığını düşünüyorum. Kötü bir sezon geçiren Richard Jefferson, yaşı ilerlese de hala ligin iyi savunmacılarından biri olan Marion'a karşı ne kadar skor katkısı yapabilecek Spurs'e bu önemli.

Bench'lere baktığımızda Barea, Terry, Haywood ile Stevenson ile Hill, Mason, Blair, Bonner ve Bogans'ı görüyoruz. Derinliği ve Terry'nin skor üretimiyle Mavs bench'inin biraz ağır bastığını söyleyebilirim. Haywood ise Dampier yerine aslında ilk 5'te diyebiliriz, zira ona göre daha çok dakika alacaktır normal şartlar altında...

Kağıt üstünde baktığımızda Mavs ağır basıyor gibi gözükse de, Popovich'in yine takımını sezon sonunda bir kademe atlattığını söylemeliyim. Özellikle de defansif olarak. Parker'ın dönüşünün bunu hafif bozduğunu düşünüyorum. Umarım Fransız guard rotasyonlarda sorun yaşamaz ve takım son bir aydaki gibi savunma yapmayı sürdürür. Hücumda ise belki asıl olarak Pop değil ama Manu onları NBA'in en iyilerinden biri haline getiriyor durdurulmaz performanslarıyla. Bu nedenle sezon boyunca hayal kırıklığı yaratan takımların başında gelmiş olsalar da, Mavs'in başına resmen bela olacaklarını düşünüyorum. Hiç kolay bir seri olmayacaktır Mavs için.

Tahminim: Nowitzki avantajıyla 4-3 Mavs ama Spurs kazanırsa da sürpriz denemez iki tarafın kazanma ihtimalleri oldukça yakın bence.

Doğu İlk Turu: Bobcats - Magic Değerlendirmesi

Öncelikle Bobcats'in elinde Ratliff - Chandler ve Mohammed olduğu için Dwight Howard'a karşı büyük bir avantaj olduğunu düşünen bir kesim var. Özellikle de Ratliff'in Howard'ı iyi savunduğuna inananlar var ancak ben bunu söyleyenlerin geçtiğimiz ay içerisindeki Bobcats-Magic maçını izlemediğini düşünüyorum. Çünkü Ratliff'i denize döktü o gece Howard, istatistiklerden konuşmuyorum maçı izledim... Ratliff'in ayakları ağır kalırken aynı zamanda ince bir yapıya sahip olduğu için güç olarak da Dwight'ın birkaç seviye altında. Kısacası Dwight'ı savunmasını çok mümkün görmüyorum. Ancak benim Bobcats adına avantajlı gördüğüm konu Tyson Chandler'ın varlığı. Bu sezonu çok ama çok kötü geçirmesine rağmen, sezonun son maçlarında biraz eski Chandler'dan parçalar sundu bize. Bulls'da kendini gösteren, Hornets'da Duncan'ı hayattan bezdiren Chandler... O Chandler'ın %70'i bile parkede olursa Dwight Howard'ı biraz da olsa yavaşlatabileceğini düşünüyorum, çünkü o Chandler NBA'in en iyi 1'e 1 savunmacılarından biri. Eğer o da bu sezonki kötü formunu sürdürürse, işte o zaman Bobcats'in şansı kalmaz Dwight'ı yavaşlatmak konusunda. Bakın Mohammed'i saymadım bile hiç farkındaysanız...

Ama Howard haricinde Magic takımının gerisini harika bir şekilde savunma şansı var. Stephen Jackson ile Gerald Wallace'ı anlatmaya gerek yok, ligin en iyi 2-3 numara savunan oyuncuları arasında üst sıralarda yer alıyorlar. Yani Carter'ı bu ikili değişmeli olarak savunabilirler. Ayrıca Rashard Lewis'in dışarıda geleneksel uzunlara yaşattığı problemleri Tyrus Thomas ile Boris Diaw'ın çok daha az yaşayacağını düşünüyorum. Ha, keza aynı şekilde Jackson'dan sonra Bobcats'in en büyük hücum seti kurucusu Boris Diaw'ın yarattığı eşleşme problemlerini de Magic Lewis ile yemeyecektir.

Bobcats'in en beğendiğim, sempatiyle baktığım takımlardan biri olduğunu çok kerelere dile getirdim burada. Özellikle Stephen Jackson'ın gelmesiyle, bu seviyelere çıkacakları açıktı bence ama onun durması veya kötü bir gününde olması halinde hücumda Bobcats'in üretimi inanılmaz derecede kısıtlanıyor. Yukarıda yazdığım gibi Diaw'ın çabukluğu ve dışarıdan oyun kurmasını da aynı efektiflikle kullanamayacaklar Magic'e karşı. Ama 3-4 satır yukarıda değindiğim Jackson'ın işler sıkışınca oynamayı ne kadar sevdiğini biliyoruz. Belki koca bir maç boyunca ona güvenmek zor ama oyunun sıkıştığı anlarda güvenmek için harika bir oyuncu, eli kesinlikle titremiyor ve sayıya ulaşmayı başarıyor. Ben çok beğenirim. Aynı zamanda ligin en ağır tempoda oynayan takımlarından biri olsalar da, atletik ve çabuk oyuncular sayesinde hızlı hücuma çıkabiliyorlar rahatlıkla. Örneğin bu konuda ligin dibinde yer alan Blazers ve Heat'in aksine, orta sıralarda yer alıyorlar.

Felton ile Nelson arasında bir tarafın özellikle avantajlı olduğunu söylemek zor. İki oyuncunun stilleri de, yapıları birbirine benziyor. Diz sakatlığı yaşamamış ve geçtiğimiz sezonki formunda olsa Nelson elbette avantajlı olurdu ama bu sezon özel bir oyuncu değil Magic için. Yine de son 10 maç civarında, geçtiğimiz sezona yakın istatistikler yakaladığının ve playofflar'a formda girdiğinin altını çizeyim. Bench konusunda, Magic'in yadsınamaz bir avantajı var. Larry Hughes bir anda Wizards'daki haline bürünmezse, Bobcats'in işi var gerçekten. Augustin, Tyson Chandler ve Tyrus Thomas hariç güvenilir bir isim getiremiyorlar kenardan ki bunlara ne kadar güvenilebilir tartışılır. Magic'te ise her pozisyonda yedekler oyuna girip belli bir seviyenin üstünde katkı yapabiliyor.

Bobcats'in bir başka avantajının da rakiplere karşı harika taktikler hazırlayan Larry Brown olduğunu düşünüyorum. Stan Van Gundy ise oturttuğu sistem ile dikkat çekse de ve her ne kadar geçtiğimiz yıllarda kendini taktiksel açıdan geliştirmiş olsa da bazen ısrarcı yapısı ve hatalarıyla Magic seyircisini çıldırtıyor. Zaten iki koçu kıyaslamak, Brown'a ayıp olur diye düşünüyorum.

Evindeki en başarılı takımlardan biri olan Bobcats'in Howard'ı iyi savunacağı bir maçta Jackson da ortalama üzerinde bir maç geçirirse maç alacaklarına inanıyorum. Bir de üzerine Larry Brown farkını koyarsak 2. maçı da verebiliriz belki ama daha fazlasının olacağına inanmıyorum.

Tahminim: 4-2 Magic.