BIY AD

28 Nisan 2010 Çarşamba

Lakers - Thunder Serisinin 5. Maç (111 - 87)

Doğudaki 4 serinin üçü bildiğiniz gibi dünkü sonuçların ardından tamamlandı. Sonuçlanmayan tek seri ise Atlanta Milwaukee serisi ki bu eşleşmede Hawks’ın mutlak üstünlüğü varken, özellikle deplasman maçlarında takılmamalarının neticesinde seri 2-2’ye geldi. Yoksa onlar da 4-0’ı rahat rahat bulup çıkabilirlerdi bir üst tura. Peki, neden bunlardan bahsediyorum bir Thunder-Lakers maçında? Öncelikle serinin neden bu kadar uzadığını anlamak için Doğu ve Batı konferanslarını ayrı ayrı incelemenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Hatırlarsanız Doğu 4. sü Celtics’le Batı 8. si Thunder’ın galibiyet sayıları eşit; ama şu anda Celtics Heat serisini kolayca geçmişken, Thunder yüksek ihtimalle elenecek. Sanıyorum ki konferanslar arasındaki güç farkı ve neden Doğu’daki üç serinin dün gece itibari ile bittiği rahatlıkla anlaşılıyor.

Şüphesiz Oklahoma bu senenin en büyük sürprizi. Gerek Brooks yönetimindeki takımın durumu olsun gerekse Durant’in MVP’lik performansı olsun bu takım bu sene çok aşama kaydetti. Lakers’ın durumu kötü olabilir; fakat her ne olursa olsun şampiyon şampiyondur ve o şampiyondan iki galibiyet almak hiç kolay değil. Muhtemelen bir galibiyet daha göreceğiz Thunders’tan serinin 6. Maçında. İyi de, makine gibi tıkır tıkır işleyen bu takım ne oldu da dün gece Lakers’tan 24 sayı fark yedi? Staples faktörünü bir kenara koyacak olursak, bunda en büyük etken Kobe’dir. Dün gece buralarda birçok kez söylediğimiz “ Kobe, Westbrook’u savunursa, Oklahoma’nın skor yükünü Durant’in tek başına çekmesi çok zor” senaryosu dün gece Phil Jackson’ın izlediği strateji ile gerçeğe dönüştü. Özellikle maçın başındaki 13 şutundan da isabet bulamayan Thunder, bu süre içinde Lakers’ın 10-0 lık seri yakalamasının ardından maçı çeviremedi. Bu dakikalar içinde özellikle Lakers’ın bulduğu smaçlar seyirciyi amiyane tabirle fena gaza getirdi. “Zengin takımı onlar, fazla ayağa kalkmazlar.” dediğimiz Staples seyircisi bu tempoyla tüm maçı ayakta izledi. Ne yalan söyleyeyim çok şaşırdım doğrusu. Bu sezon böyle bir oyunu çok özlemiş olmalılar.

Maçın fark yaratan oyuncusu bana göre Kobe oldu. Gasol ve Bynum’ın bu ekstra performanslarının altındaki imzaya bakarsanız rahatlıkla süper yıldızın ismini göreceksiniz. Zaten maçın sonunda da takım arkadaşları Kobe’ye “ Orkestra Şefi” benzetmesini yapmışlar. Bence hak etti. En azından geçen maç gelen tepkiler üzerine kendini hiç zorlamamıştı, resmen herkese mesaj vermeye çalışmıştı. Bu gecede sadece 9 top kullandı; ama iki gece arasındaki en büyük fark şutunda bu aralar pek iddialı olmadığını kabullendi bu sefer ve Westbrook’u azami gayretle savundu. İlk 4 maçın yıldızı genç guard bu maçta sadece 15 sayıda kalabildi. 15 sayı ona göre normal olabilir; fakat 13 şutunda 4 isabetle bulabildi bu sayıları. İşte zaten fark buradan oluştu. Fisher gibi kör topal yolunu bulabilen bir guarda NBA’in en atlet ve sayı tehdidi olan oyun kurucularından birini verirseniz, O ne yapsın? Belki de serinin döndüğü an bu andır. Bunu herkesin aklına gelen “Dallas- Golden State” örneğine dayanarak söylüyorum. Eşleşmenin gidişatı zaten bu yöndeydi; fakat burada asıl kızılması gereken tek isim varsa o ne Kobe’dir ne de Fisher’dır. Phil Jackson’dan başka kusurlu isim göremedim ben dünkü maçın paralelinde. Madem böyle bir opsiyonun var, neden bunu denemeyip, Fisher’da ısrar ediyorsun. Hem Fish hem de kendisi açısından ilk turda tarihinde ilk kez playoff yapan bir takıma elenmek büyük bir prestij kaybı olacaktı. İşte dün geceki oyunla bu ihtimali ortadan kaldırdı.Dünkü maçta ayrıca bu takımın Kobe’nin ekstra skor katkısı olmadan da kazanabileceğini gördük. Tabi bu söylediğim şu anki tur için geçerli. Olası bir Jazz eşleşmesinde kati suretle Kobe’nin skor katkısına ihtiyaç duyacaklardır; fakat ona bu alanda pek gerek yokken Kobe dinlenmeli ve savunmasını konuşturmalı.

Gecenin OKC yüzünden ki negatif etkilerine bakacak olursak; öncelikle Jackson’ın “Westbrook’u İmha Planı” tuttu. Durant de şu ana kadar Artest yüzünden kendi performansına pek ulaşabilmiş değil. Hepimiz normal sezonda kat kat iyisini yapabildiğini görmüştük. 24 sayılık farkın temelinde bu iki oyuncunun tam kapasiteyle maça katkı verememeleri. Dün gece Durant 17 , Westbrook 15 sayı ile oynarken; asıl şaşırtıcı nokta toplamda kullandıkları 27 şuttan 9 isabet bulmaları. Ayrıca epeydir tartıştığımız Green- Gasol eşleşmesindeki Gasol’un fiziki üstünlüğünü kullanamaması olayını dün gece aştığını gördük. OKC ilk saha içi isabetini ilk çeyreğin bitimine 5:49 kala Durant’le buldu. Fark ilk yarı 21, üçüncü çeyreğin sonunda ise 32’ydi. Kısacası hem savunma hem hücum anlamında Thunder tel tel dökülürken Lakers aksine kendine geldi. Ev sahibi takımda Gasol’un (10/16)25 sayı, 11 ribaund, 5 asist, 1 top çalma ve 1 blokluk katkısının yanında Bynum (8/10)21 sayı, 11 ribaund ve 2blokluk ekstra bir performans sundu uzun aradan sonra. Artest ise koçunun çok üç sayı kullanmasından şikayet etmesinin ardından biraz uslandı ve ilk üç çeyreğe kadar sadece iki üçlük kullandı ve ikisinde de isabet buldu ve 14 sayılık katkı verdi.

Bundan sonra serinin gidişatı tamamen Lakers’ın elinde. Hem ev sahibi avantajını sakladılar hem de tek galibiyetle turu geçen taraf olacaklar. Serinin altıncı maçı için Oklahoma’ya geçilecek; ama yine de ben bu serinin orada sonuçlanacağını düşünmüyorum. O seyircinin önünde Thunder zor olsa da galibiyet alacaktır.

Celtics - Heat Serisi 5. Maç (96 - 86)

Bu gece maçları oynanan serilerden üçünün bitme ihtimali vardı, iki tanesinin çok ekstra şeyler olmazsa 5. maçta sonuçlanacağına tarafsız gözle bakan herkes emindi herhalde. İkisi de son dakikalara kalsa da ev sahibi lehine sonuçlanınca doğudaki yarı final eşleşmelerinin ilki belli oldu; Cavaliers – Celtics. Tabii yazıda Cleveland’ın yeri fazla olmayacak, genelde Boston’ın maçı nasıl kontrolü altında tuttuğundan ve Wade’in çabalarından bahsedeceğim.

Karşılaşmaya önceki üç maçın ortalamasını ilk şutunda yakalayan O’Neal ile başlayan Miami yine onun kaçırdıklarıyla devam ederken Celtics oyuncuları içeriye yüklendiler. Aroyyo’nun kaçırmadan attığı 4 şuttan üçü bu çeyrekte orta mesafelerden geldi. Bu çeyrekte şaşırtıcı şekilde Beasley hariç tüm Miami oyuncuları skora katkı yaptı, bu sayede Wade’in sadece 6 sayı atmasına rağmen bir süre başa baş gitmeyi başardılar. Savunmada ise Heat’in sorunu içerideydi. Rondo ve Pierce eşleşmelerinden rahatça sıyrılıp içeriden sayı bulabiliyorlardı. Miami’yi sezon içinde en iyi savunma takımlarından biri yapan yardımlardan eser yoktu. Aslında hepsini geçip içerideki O’Neal’a laf atmak istiyorum. Hadi takımda kontratı en fazla oyuncu olarak %20’lik şaka gibi şut yüzdesi tutturup da seri boyunca sadece 21 sayı atmanı geçtim de bari boyunla içeriyi savunmak adına çabala. Seriyi 10 blokla kapaması kimseyi yanıltmasın; 4’ü zaten 2. maçta Glen Davis’e karşıydı. Daha ilk maçtan sonra Wade’in arkasında durmalıyım şeklinde demeçler verirken iyiydi ama. Neyse O’Neal severleri daha fazla kızdırmadan maça devam edeyim. Celtics yakın giden karşılaşmada çeyreğin sonuna doğru 13-4’lük seri yakalayarak 21-29 önde kapadı.

Wade takım arkadaşlarını oyuna sokmaya çabalarken Rondo’nun güzel asistiyle gelen Tony Allen farkı 10’a çıkardı. Celtics oyuncuları bir süre skor üretmekte zorlandıklarını görünce tempoyu düşürdüler ve savunmayı sıkılaştırıp Miami oyuncularını top kayıplarına zorladılar. Boston’ın 19 sayısının 9’u serbest atışlardan geldi. Wade sonlara doğru sazı eline alıp oyunu hızlandırmaya çalıştı ama o da sadece 5 sayıda kalınca farkı kapatamadı ve ilk yarı 38-48 sonuçlandı.

Devre arasından sonra sahada bambaşka bir Celtics vardı. Savunmada zaten Miami’yi çaresiz bırakmışlardı ama aynı performansı hücumda da gösterince işler daha da değişti. Pierce’dan gelen üçlükle fark 13’e çıktıktan sonra Ray Allen’ın 3 üçlüğü, Garnett’in basket faulü ve son olarak Miami molasından sonra gelen Perkins’in basketi skoru 46-67’ye getirerek maçın en büyük farkının oluşmasına sebep oldu. Tabii Boston savunmada bir anlığına rahatlayınca Chalmers’ın üst üste attığı iki üçlük gecikmedi. Ardından Wade’den gelen iki üçlük ve Chalmers’ın 3 faul atışı derken fark birden 6’ya düştü, çeyrek 65-71 Boston Celtics üstünlüğüyle kapandı.

Ben kontrolün hala Celtics’te olduğunu düşünsem de Wade’in içeriyi zorlayarak attığı basketler ve aldığı faullerle Miami maça tutunurken ona karşılık Ray Allen’ın otomatiğe bağladığı şutlarla geliyordu. Allen’a Pierce ve Garnett’in de katılmasıyla 3’e kadar inen fark fazla oralarda kalmadı maç 86-96 Celtics üstünlüğüyle sona erdi. Benim maç boyunca en fazla dikkatimi çeken şey Miami oyuncularının umutsuzluğuydu. Fark son periyotta tek baskete düşmüşken bile Wade ve Chalmers dışında son derece çaresiz gözüktüler; buna Celtics’in gücünü kabul ettirmesi ve Garden atmosferinin de etkisi vardır elbette. Sonuç olarak 24’te 10 şut yüzdesiyle 31 sayı 10 asist 8 ribaundla (7 top kaybını da atlamayalım) oynayan Wade ve sonradan açılıp 13’te 6’yla 20 sayıyı bulan Chalmers’ın katkıları yeterli olmadı ve seriyi verdiler.

Celtics’in farkı açmasındaki en önemli isim olan Ray Allen 15’te 9 isabet bulup hepsi 2. yarıda gelen 6’da 5 üçlükle 24 sayıya ulaşırken Pierce 21 sayı 7 ribaund 6 asist, Garnett 14 sayı 8 ribaundla oynadı. Ayrıca ilk yarıda atıp ikinci yarıda attıran Rondo’nun performansı da müthişti. 16 sayı, tümü ilk yarıda gelen 8 ribaund ve (yanılmıyorsam) 10 tanesini ikinci yarıda yaptığı 12 asistle triple double’ın kıyısından döndü.

Miami’nin fazla şey kaybettiğini düşünmüyorum. Belki de yaptıkları tek hata uyuyan Celtics’i uyandırmalarıydı, onun da ne kadar kendilerinin hatası olduğu tartışılır. İki takım arasındaki kalite farkına göre 4-1 şaşırtıcı sonuç değil. Serideki en önemli gelişme, Celtics’in normal sezonun baygınlığından kurtulup özüne dönmüş olması. Ama rakipleri Cleveland ve kabul etmek gerekirse Miami’den çok daha sert bir defans ve çok çok daha derin bir kadroya sahipler. Ayrıca atlanmaması gereken bir gerçek de ilk maç ve Garnett’in oynamadığı 2. maç hariç takımın tüm yükünü 5 oyuncu çekti, bunların 3’ü orta yaşlı. Bana göre Cleveland’ı yenmeleri için kenardan bir şeyler gelmesi şart. Tabii aynı Cleveland’ın daha güçsüz ama dişli Chicago’ya karşı kimi zaman zorlandığına tanık olduk. Kesin olan bir şey varsa o da bizi bekleyen serinin zevkli geçeceği.

Şanslı Webster


Link

İki gün önce Suns'ın Blazers'a karşı 3-2 öne geçtiği karşılaşmadan bir pozisyon. Barbosa'nın da yüreği ağzına geliyor. Neyse ki Webster hiçbir sakatlık yaşamadan devam edebiliyor... Barbosa'ya birazcık sinirlenmiş ve o kadar kötü düştüğü için haklı da sayılır ama bence suçu yok Barbosa'nın.

Mavericks - Spurs Serisi 5. Maç (103 - 81)

Serinin ilk maçını Dirk’ün müthiş performansıyla kazanan Mavericks, rakip takım Alman yıldıza çözüm üretince hücumda arada coşan Terry’den başka skor gücü bulamamış ve üç maç üst üste kaybederek taraftarının birinci tur kabusunun canlanmasına sebep olmuştu. Dallas cephesinde tavrını koyan ilk kişi 3. maçta Marion ve Butler’ı ikinci yarıda oynatmayan Rick Carlisle olmuştu. Serinin 4. maçında yıldızlarından ortalama skor katkısı almasına rağmen Spurs’ün “büyük üçlü”sünü durdurmuş fakat bu sefer de George Hill’in kusursuza yakın şut performansına boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Bunların sonucunda evlerine 3-1 boynu bükük gittiler, 5. maçı almaları şarttı.

Tüm bunların farkında olup maça rakibinden kat kat istekli başlayan ekip Dallas’tı haliyle. Sahada sürekli koşuyor, doğru adamı bulduklarına şut atıp yeri geldiğinde potaya saldırıyorlardı. Farkın kısa sürede 10’a çıkmasını sağlayan en önemli isim şüphesiz 18 sayının 10’unu atıp agresif oynayarak Manu’nun iki faul almasını sağlayan Caron Butler’dı. Ayrıca San Antonio da serinin önceki maçlarında “eski Spurs hücumu döndü” dedirten performansından çok uzaktı. Kullandıkları dengesiz hücumlar ve yanlış paslar sonucu yapılan top kayıpları yüzünden sürekli hızlı hücumdan sayı yemek zorunda kaldılar. Ginobili oyundan çıkınca yerine giren Parker hücumda hücumda işleri ele alıp Bonner’a iki üçlük attırınca fark 4’e kadar indi fakat Dallas ekibi potaya saldırmaya devam edince kontrolü tekrar ele alıp çeyreği 21-27 önde kapadı.

İlk çeyreğin bitimine doğru Duncan’ın yerine oyuna giren Blair ve 2 faul yapan Blair, ikinci çeyreğin hemen başlarında bu sayıyı 4’e çıkarınca Popovich tekrar Duncan’a dönmek zorunda kaldı. Aslında Blair karşısında çok uzun Haywood karşısında savaşçılığıyla hiç olmazsa onu yorar ve Duncan’ın işini kolaylaştırır diyordum ama kısa süre sonra oyundan çıkınca Spurs’ün tüm sıkıntılarına Duncan’ın kötü oyununa devam etmesi de eklenince 4 dakikadan fazla bir süre boyunca buldukları yegane sayılar Ginobili’nin serbest atışlarından geldi. Yine de hızından pek bir şey kesilmişe benzemeyen Mavericks karşısında farkı 10 sayılarda tutmaya devam etmeleri geri dönme umutlarının sönmemesini sağlıyordu. Bu umudun hayal olmadığını ikinci yarının sonlarına doğru Parker’ın 9 sayı 1 asistle başı çektiği 11-2’lik seriyle o anlığına da olsa kanıtladılar ve takımlar devre arasına 46-53 ev sahibi üstünlüğüyle girdi.

İkinci yarının başlarında Dallas ilk çeyrekteki oyununa dönünce Spurs savunmada hiç direnç gösteremedi maç boyunca olduğu gibi yine bomboş şutlar gördüler potalarında. Dallas iyi top dolaşımını hızlı ve doğru yaptığında şutların girmesi de eklenince durdurulması çok zor oluyor kabul, ama serinin önceki maçlarında hiç bu kadar oyuncu kaçırdıklarını görmedim. Dediğim gibi basketler ikili sıkıştırmalardan sonra Dallas’ın iyi top dolaştırmasıyla geldi ama Spurs oyuncuları da çok iyi uyudu bazı pozisyonlarda. Zaten 3. çeyreğin yarısında Popovich tüm as oyuncularını kenara alıp teslim bayrağını çekmişti. Maç da farklı Mavericks üstünlüğüyle 81-103 sona erdi.

Spurs’ün nasıl oynadığını yazı boyunca anlattım, azcık da istatistik vereyim daha açık olsun;
Duncan 24 dk. 3/9 isabetle 11 sayı 6 ribaund 2 blok.
Ginobili 18 dk. 2/7 isabetle 7 sayı, 1 asist 4 top kaybı. Burnu daha iyiydi maç öncesi açıklamalarına göre ama rahatsız olduğu belli. Popovich de oyunundan hiç memnun değildi.
Parker 6/15 isabetle 18 sayı 6 asist. Yüzdesi düşük ama bu üçlü içinde gerçekten çabalayan tek o vardı.
Yeter herhalde. Diğer oyunculardan iyi diyebileceğimiz tek isim 11’de 6’yla 12 sayı bulan George Hill ama onun da gidişata etkisi olmadı.

Dallas’ta ise maçın mutlak yıldızı 24’te 12’yle 35 sayı atıp playoff kariyer rekorunu kıran Butler oldu. 11 de ribaund aldı yanında. Koçundan fırçayı yedikten sonra susup oyunuyla cevap vermesi karakterini gösteriyor ama bu güne kadar neredeydin diye sormak lazım kendisine. Ve Jefferson gibi sadece bir maçlığına mı bu performansı gösterecek o da önemli. Yine de maçı kazandırarak kenarda çiğnediği kamışı sonuna kadar hak etti. Haywood ilk beş başladı ve Duncan savunmasıyla takdirleri topladı. Ayrıca Dampier maç koptuktan sonra bile sahaya adımını atmadı. Carlisle onu da dürtmek istemiş herhalde. Dirk 14’te 7’yle 15 sayı atıp geri planda kalırken Jason Kidd de 10 sayı 7 ribaund 7 asistle oynadı. Maç kopmasaydı triple double’ını yapardı diye düşünüyorum. Bir de DeShawn Stevenson sakalını kesmiş.

Seriyi buradan çevirmek bu güne kadar görüp tanıdığımız Dallas takımıyla pek örtüşmüyor. Gerçi bu güne kadar 3-1’den seri çeviren 8 takımdan biri Marion’lı Suns diğeri Carlisle koçluğundaki Pistons ama bana pek bir şey ifade etmiyor bunlar. Her şeyden önce karşılarındaki takım Spurs ve Popovich maçın üçüncü çeyreğinden itibaren iki gün sonrasını düşünmeye başlamıştır. Ama Duncan-Ginobili-Parker üçlüsü oynamadığında onların da ne kadar eli kolu bağlı olduklarını gördük.

27 Nisan Playoff Programı

28 Nisan Çarşamba 02:00 (NBA TV) / Miami Heat - Boston Celtics
28 Nisan Çarşamba 03:00 / Chicago Bulls - Cleveland Cavaliers
28 Nisan Çarşamba 04:30 / San Antonio Spurs - Dallas Mavericks
28 Nisan Çarşamba 05:30 / Oklahoma City Thunder - Los Angeles Lakers

Celtics ile Cavs'in bugün turu atlayacaklarını düşünüyorum. Zaten gördük takımlar arasındaki güç farkını.

Mavs ilk maçı kazandıktan sonra bir anda dibe vurdu. Nowitzki'nin yardımcısı yok resmen. Butler'ın kendine gelmesi lazım. Dampier normalde Duncan'ı daha iyi savunuyordu ancak son maçta Duncan perişan oldu Haywood karşısında. Yine öyle bir maç çıkarması gerekiyor Haywood'un. Ayrıca Ginobili her ne kadar korkusuz olsa da, burnu onun oyununu etkiliyor. Hill'den yine ekstra bir katkı gelmezse en azından bu gece Mavs kazanacka gibi duruyor.

Thunder sürpriz yapacaksa, bu gece yapacak. Yok bugün yenilirlerse Lakers'ı önce evlerinde sonra Staples Center'da sezonun en kritik maçında eller titrerken yenmeleri pek mümkün değil. Hazır öz güvenlerini toplamışken, çok formdayken bu işi burada yapmalılar. Bunun için de Durant'a delicesine ihtiyaçları var. Playofflar'da ve Artest karşısında, normal sezondaki oyununun yakınına yaklaşamıyor genç forvet... Öte yanda Kobe ve Lakers sezonun en kötü dönemini geçiriyorlar herhalde. Gasol'ün Green karşısında 20-25 sayı civarına kesinlikle çıkması gerek veya tabii Kobe'nin 40'ı zorlaması (bu haliyle nasıl olacaksa). İşin savunma tarafında, transition'da falan Westbrook'u durdurmaları pek mümkün değil.

27 Nisan 2010 Salı

LeBron'un Dirseği

İki gün önce Cavs'in Bulls'u dağıttığı karşılaşmada, LeBron ilk çeyreğin sonunda sağ dirseğinden ufak bir rahatsızlık yaşadı ve soyunma odasına gitti. İkinci çeyrek başladıktan sonra geri döndü ve yaklaşık 7 dakika kala oyuna girdi yanılmıyorsam. Devreye girilirken muhabir LeBron'a "Dirseğinden problem yaşadın, bu oyununu etkiliyor mu?" diye sordu. LeBron'un cevabı da şuydu: "Evet şutumu etkiliyor o yüzden daha çok çembere gidiyorum ve gitmem gerekecek." İşin ilginci maç boyunca hiç potaya gitmedi LeBron neredeyse. Maçtan sonra kontrol edeyim dedim ve yukarıdaki gibi bir tablo çıktı karşıma. Ama sonra blog'a koymayı unuttum...

Dirseği ağrırken böyle şut atıyorsa bu gece dirseği daha iyi durumdayken ne olacak acaba? =)

Kör Turnike - 2


Link

1-2 gün önce Stephen Jackson sayesinde anımsayarak fotoğrafını koyduğum, Mo-Pete'in kafa bandı gözlerini kaparken bulduğu turnikenin videosu. 58. saniyede görebilirsiniz.

Video için Onur'a teşekkürler.

Bucks - Hawks Serisi 4. Maç (111 - 104)


Muhtemel 2009 Heat-Hawks serisi ile karşı karşıyayız. Bu seriden bir şey olmayacağını bir kez daha gördük açıkçası. Bogutsuz Milwaukee, Atlanta gibi tam kadro(!) bir takıma iki maçı da zindan ediyorsa, kusura bakmayın da, Ersan olsa bile izlenmez o maçlar. Şu ana kadar 4 maç izledik. Dördü de birbirinden sıkıcıydı. Rekabetin “R” sinden eser yok, her maç baştan kopuyor. Kendini “Jordan” sanan bir çaylak serinin kaderini değiştiriyor. Jennings’e dünkü maçtan dolayı laf edemem; ama genel olarak öyle takılıyor.

Atlanta böyle komple bir kadro iken sıkıntı nerede o zaman? Bir; bu takım deplasmanlardan öyle böyle korkmuyor. Tüm oyuncuların dizlerinin bağı çözülüveriyor. Deplasman diye tabir ettiğimiz yer de Milwaukee. Hani bir Portland, bir San Antonio olsa anlaşılabilir; ama Milwaukee seyircisi çoktan teslim bayrağını çekmiş. Bu takımla birinci turdan ötesinin hayal olduğunun farkında. Ona rağmen Atlanta’dan eser yok. Bu tur için ev sahibi avantajı onlarda. Rahat rahat geçerler üst tura; fakat bir sonraki turda “Amway Arena” da ne yapacak bu takım peki? Karşısında kapı gibi Howard ve de kariyerinin en olgun basketbolunu oynayan Nelson’ı görünce bu takım kilitlenecek kesinlikle. Ben bu turu geçtim de bir üst tur için, hatta o turdaki bir maç için bile zafere hiç ihtimal vermiyorum. Maçın sonunda bu durumu Jamal Crawford’a da sormuşlar. Cevabı ise şöyle olmuş yıldız oyuncunun: “Neden böyle oynadığımızı keşke bilebilsem; ama bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Resmen iki farklı takım gibiyiz. Evimizde çok iyi oynuyouz, seyirciyi tatmin ediyoru; fakat her maçı da evde oynayamazsınız. Bunu çözmemiz lazım. Aksi takdirde şampiyon olmamız çok zor.” Gerekli cevabı zaten Crawford vermiş bana kalırsa.

Gelelim ikinci soruna. Bibby hala eski dönemini mumla aratıyor. Dün gece çizginin gerisinden 7 şutunda 5 isabet buldu, ona sözüm yok ;ama maçın genelinde o kadar kopuktu ki. Yani takım arkadaşlarına gözü kapalı 10 asist yapabilecek bir seride olmasına rağmen tüm maçta ya 3 ya 4 asist yapıyor. Geri kalan sürede etliye sütlüye karışmıyor. Atlanta takımı eğer sadece üçlük tehdidi olan bir guard arasaydı, D-League’den bile bu görev için bir sürü aday bulabilirlerdi. Şu an Fisher neyse, Bibby o takım için. Resmen Woodson bile ona şu an fazla kontrat gözüyle bakıyor. Bucks takımın şu anda iki kilit skoreri var: Salmons ve Jennings. Bunlar da iki oyuncunun savunmasında. Onlarda Joe Johnson ve Mike Bibby. İşte bu nedenle o iki pozisyonda tıkır tıkır işlemeli ki, Bucks’ın skorerleri sussun. Eğer onlar susarsa, takım sadece Delfino’ya bakacak ve o da Josh Smith’in savunmasında olunca zaten çok şey bekleyemezsiniz ondan da.

Son çeyrekte özellikle Josh Smith ve Joe Johnson’ın ekstra katkısıyla maç çevrilebilecek boyuta geldi; ama dün gece serbest atış çizgisinde harikalar yaratan bir takım vardı karşılarında. Milwaukee toplamda 32 kere gittiği serbest atış çizgisinde 28 sayı üretti. Zaten takım olarak şut performanslarının zirvesindeydiler. Toplamda 69 şutta 38 isabet bularak %55.1 gibi onlar için akıl almaz bir yüzdeyle oynadılar. Özellikjle bunda Jennings’in ipin ucunu kaçırmamasının büyük etkisi vardı. Gerçi yine çok zor şutlara kalkıştı; fakat bu sefer isabet bulabildi bu şut denemelerinde. İlk iki çeyrek başa baş giden maç, özellikle ilk yarının sonlarına doğru ve 3. çeyrekte koptu. O dakikadan sonra maçın dönmeyeceği o kadar belli oldu ki.

İkinci yarıda Gazuric’ten ekstra bir katkı geldi. Özellikle Johnson’ı bloklamasının ardından attığı zor şutla isabeti bularak takımının son çeyreğe 85-74 önde girmesini sağladı. Son çeyrekte ritmini hiç kaybetmeyen Bucks maçın bitimine 3:56 kala Delfino’nun üçlüğüyle skoru 97-88’e taşıdı. 2 dakika kala ise Atlanta Horford ve Johnson’ın basketleriyle farkı 5’e indirsede Salmons bu dakikadan sonra kullandığı 8 serbest atışı da sayıya çevirince Atlanta adına hiç umut kalmadı ve maçı da 111-104 kaybettiler.

Performansları bir başlık altında toplayacak olursak Jennings (9/16) 23 sayı, 6 asist, 4 ribaund; Delfino ( 6/8 üçlük) 22 sayı, 4 ribaund, 3 asist; Salmons (6/9) 22 sayı, 3 asist ve Ersan ise (3/6) 11 sayı ve 5 ribaundla tamamladı maçı. Atlanta cephesinde ise Josh Smith (7/11) 20 sayı, 9 ribaund, 2 top çalma; Joe Johnson (22/11) 29 sayı, 9 asist, 4 ribaund ve Crawford yine kenardan gelerek (6/12) 21 sayılık katkı verdi takımına. Bu seri, Milwaukee 5. Maçtan bir galibiyet koparmadığı sürece yedinci maça gidecek gibi gözüküyor; ama başta dediğim gibi yine Atlanta’nın turu geçmesi yüksek ihtimal. İşin geri kalan kısmında ise işler Hawks adına açıkçası hiç mi hiç iyi gözükmüyor.

Kardeş Gasol: Pau, 2010 Dünya Şampiyonası'na Gelmez

Mali'de gördüm. Grizzlies'in bu sezon çıkış gösteren İspanyol pivotu Marc Gasol, kendisinin sakatlıklardan kurtulup 2010'da milli takımda görev alacağını açıklarken, bizlerin canını sıkan bir haber verdi: Pau Gasol %99 Türkiye'deki 2010 Dünya Şampiyonası'na gelmiyor. Marc'ın açıklamaları şu şekilde: "Playofflar'da erken elenseler bile Pau Gasol'ün affını isteyeceğine dair şüphem yok. 2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası hariç yazları 12-13 yıldır milli takıma gidiyor. Artık dinlenip enerjisini toplama vakti geldi. Artık sadece 82 maç değil, bunun üzerine playofflar'da da oynuyor, toplam 100 maçu buluyor ve bunun etkilerini oyuncular hissediyor. İnsanların bunu kabul etmesi gerek ve onu sevdikleri için kabul edeceklerdir zaten. Biz de onsuz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağı, farklı ve güzel bir tecrübe olacak"

"Bir ihtimal Gasol gelebilir mi?" diye düşünmek istiyorum ama Marc'ın açıklamaları Pau'nun düşüncelerini yansıtıyor birebir. Sadece baştan ortam yumuşatma ve beklentileri sıfırlama amaçlı Pau'nun yerine Marc'ın ağzından yapılmış gibi... O yüzden Pau'nun gelme ihtimali yok gibi birşey herhalde.

Ginobili yok, Pau Gasol yok, LeBron, Wade ve Tony Parker %90 yoklar. Eeee kim var? Biz de geçtiğimiz sene Eurobasket'e yıldız büyük çoğunluğu gitmemişken memnun olmuştuk 2010'da gelecekler diye. Şansımıza mı küselim ne yapalım?

Suns-Blazers Serisi 5.Maç (107-88)

Bobcats-Magic maçının son 3 dakikası yarım saat kadar sürünce bir türlü dönemedim bu maça ve ilk birkaç dakikasını kaçırdım. Maçı izlemeye başladığımda ise 9-0’dı skor Portland lehine. İzleyemediğim bölümü kısaca şöyle özetleyim: Tüm playoff serilerinin belki de en sürpriz ismi olan Bayless, nihayet Nash savunmasında bekleneni bir türlü veremeyen Rudy’yi kesip ilk 5 başlamış ve kaçırdığım bölümde 5 sayı atmış, kalan sayılar da 4.maçın yıldızı Aldridge’den gelmiş ve bunun üzerine Gentry de molayı almış. Mola dönüşü savunmada toparlanmaktansa hücumda toparlanmayı tercih etti Suns. Andrei Miller’ın şutunu ısrarla riske ettiler ve nihayetinde onun da devreye girmesiyle birlikte ilk 6 dk. içerisinde potasında 23 sayı görmüş oldular. Yani savunma namına halen hiçbir şey koyamıyorlardı ortaya ama hücumda özellikle Richardson’ın önderliğinde, skor bulmakta zorlanmadıklarını söyleyebilirim. Bu dakikaya kadar maç sanki Rose Garden’da gibi bir izlenim vardı. Portland son derece kontrollü, ne yaptığını bilen, hücumda ve savunmada oldukça organize görünürken, Suns bir o kadar dezorganize, hücumda basit hatalar yapan, savunmada ise hiçbir şey yapmayan bir takım görüntüsündeydi ve bir mola daha geldi Gentry’den. İkinci molanın dönüşünde Suns, Nash ve Amare’nin artık ezberlediğimiz ikili oyunlarıyla hücumda etkili oluyordu. Dudley’in oyuna girmesiyle işin rengi iyiden iyiye değişti. Savunmadaki agresifliğiyle takım arkadaşlarının eksiklerini kapatan Dudley, bir de üçlük bulunca farkı 6 sayıya kadar indirdi ve böylece U.S. Airways Center da derin uykusundan uyanmış oldu. Artık şutlarında isabet bulamamaya başlayan Blazers, geri koşmakta da sıkıntı çekince Suns, oyunu istediği tempoya getirdi. Bu dakikalarda seyirci desteğini de arkasına alarak savunma dozajını arttıran Suns, rakibini top kayıplarına zorladı. Rakip pota altında ribaund kovalayan Phoenix kısaları, bulduğu ikinci şans sayılarıyla çeyreğin bitimine 1 dk kala skora dengeyi getirdi ve ilk çeyrek 28-27 Portland üstünlüğüyle geçildi. Bu çeyrekte Suns’ın geri dönüşündeki aslan payı kesinlikle Dudley’e aitti. Agresif savunması ve uzunlara getirdiği ikili sıkıştırma ile hem arkadaşlarını hem de taraftarı ateşledi. Portland ise bu çeyrekte Miller’ın kenara gelmesiyle hücumda çok zorlandı ve Roy’un bire bir oyunlarıyla sayı bulmaya çalıştı. Fakat Roy da Richardson’ın savunmasında pek etkili olamadı.

İkinci çeyreğe her iki takım da karşılıklı basketlerle başladı. Sakatlığının da etkisiyle hızını kaybeden Roy, 6 dakika içinde 3. faulunu alarak kenara geldi. Çeyreğin başında Aldridge ile orta mesafeli şutlarda isabet bulan Blazers’a hücum ribaundlarından bulduğu sayılarla cevap verdi Phoenix. Dudley’in Andre Miller’a yaptığı tam saha baskısı Portland’ın hızlı hücuma çıkmasının yanı sıra rahat oyun kurmasını da engelledi. Bu bölümde Dragic’in cesurca içeri penetreleriyle bulduğu sayılar, Suns hücumunun temelini oluşturdu. Ayrıca Frye’ın boyalı alandaki etkinliğine savunmada karşı koyamayan Portland, Cunningham’ın sayılarıyla skorda tutunmaya çalıştı. Amundson-Frye ikilisi bu dakikalarda her iki pota altını da domine etti. Çeyreğin sonlarına doğru hücum ritmini kaybeden Portland, Suns’ın ilk 5’ine dönmesiyle birlikte, savunmada da çaresiz kalınca fark 7 sayıya kadar çıktı ve McMillan’ın molası geldi. Mola sonrası Portland uzunlarına daha rahat ikili sıkıştırma yapmak için alan savunmasına döndü Phoenix ve ilk hücumda üçlüğü yedi. Çeyrek sonunda Frye ile hücumda etkili olan ev sahibi ekip, ilk devreyi 10 sayı farkla 57-47 önde kapadı.

İlk Yarıdan Notlar: Devre boyunca boyalı alanda rakibine karşı üstün olan Suns, bu bölgeden 24 sayı bulurken, Portland 12 sayıda kaldı. 4.maçın aksine hızlı hücumlarda etkili görünen ev sahibi 12 fastbreak sayısı buldu. Fakat Suns adına bu devredeki en önemli istatistik, uzun rotasyonu zayıf görünse de rakibine karşı ofansif ribaundlarda 10-3 üstünlük sağlamasıydı. Miller’ın bulduğu 13 sayının yanı sıra özellikle ilk çeyrekte takımını iyi yönetmesi Portland adına ilk devredeki en olumlu gelişmeydi. Portland devre boyunca %54, Phoenix ise %47 ile şut isabeti bulmasına rağmen, özelikle hücum ribaundlarıyla position sayısında rakibine üstünlük sağlayan Suns, serbest atış çizgisine de sıkça gidince devrede de 10 sayılık farkı oluşturdu.

İkinci yarıya her iki takım da yardımlaşmalı savunmayla başlayınca top kayıpları baş gösterdi. Pota altındaki üstünlüğünü bu yarının başında da sürdüren Suns, üst üste ikinci şans sayıları buldu. Portland ise daha çok dış şutlara yöneldi ve bu şekilde skor üretmeye çalıştı. Karşılıklı sayılarla geçen ilk dakikaların ardından Frye’ın oyuna girmesiyle yeniden alan savunmasına döndü Phoenix. Çeyreğin sonlarına doğru Suns ikili sıkıştırmalarına karşı sahaya iyi yayılamayan Portland’ın pas kanalları da tıkanınca hücumda oldukça zorlandılar, bu da fastbreak sayısı olarak döndü Suns’a. Bu dakikalarda ilginç bir şekilde Aldridge’e karşı fiziğini kullanarak sayılar bulan Frye, farkın da açılmasını sağladı. Pota altına top indirmekte zorlanan Portland kısaları, Phoenix’in yardımlaşmalı savunması karşısında çaresiz kaldı ve Suns, yakaladığı 15-5’lik seriyle son çeyreğe 84-66 önde girdi.

Son çeyreğe boş dış şutlardan isabet bulamayarak başlayan Portland’a karşın Dudley ve Frye ile skor üreten Suns, farkı da 23’e kadar çıkardı. Maçı kazanma umutlarını iyice kaybeden Portland, bu moralsizlikle pota altından çok basit turnikeleri ve boş şutları da kaçırmaya başladı. Portland, gelen mola sonrası Aldridge ile üst üste sayılar bulsa da savunmada aynı direnci gösteremedi. Çeyreğin ortalarına doğru McMillan’ın sonucu kabullenmesiyle maç bir anlamda bitmiş oldu. İzleyenler hatırlayacaktır, son çeyrek, tıpkı 2.maçın son çeyreğindeki gibi bir havada geçti. Ekleyebileceğim tek detay, Barbosa ile Webster’in bir pozisyon sonrası yaşadığı gerginlikti, bunu da playoff atmosferinde normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum.

Maçtan Notlar: Öncelikle ofansif ribaundlara değinmek istiyorum. Suns 15-9 üstün fakat, maç koptuktan sonra Portland bu kategoride toparlandı, yoksa çok daha korkutucu bir tablo çıkabilirdi Portland adına. Nash’in 14 sayı- 10 asist, Amare’nin 19, Richardson’ın 13 sayısı var. Ancak bugün Suns adına öyle iki kişi çıktı ki ortaya, maçı alıp belki de serinin kaderini değiştirdiler. Dudley-Frye ikilisi maça çok kötü başlayan Suns’ı yaptıkları müthiş savunmayla toparlayıp, önce oyuna ortak ettiler, sonra da hücumdaki etkili oyunlarıyla maçın kazanılmasında başrolü oynadılar. Zaten her ikisi de playoff kariyer rekoru kırdı attığı sayılarla(Frye 20, Dudley 19 sayı). Portland’da ise serinin başından beri takımın lideri pozisyonunda bulunan Andre Miller, yine fena oynamadı ve 21 sayı buldu takımı adına. Bayless ve Aldridge’in 17 sayısı galibiyet için yeterli olmadı.

Serinin Gidişatı: İki takım da yetenekten ziyade gazla oynuyor ve ne zaman ne yapacağı kestirilemiyor(özellikle Portland). İş böyle olunca serinin gidişatını da kestirmek zorlaşıyor. Ancak Suns’ın kazandığı maçlarla Blazers’ın kazandığı maçlar arasında önemli bir fark var. O da şu: Blazers kafa kafaya giden 2 maçı da almayı başardı. Suns ise kazandığı maçlarda ortalama 20 civarı fark attı. Yani Portland ne yapıp edip oyun disiplininden, oyun konsantrasyonundan kopmamalı, tempoyu sürekli düşürmeye, rakibini coşturmamaya çalışmalı. Ancak bu şekilde oynarlarsa seri tekrar Arizona’ya taşınabilir.

Bobcats - Magic Serisi 4. Maç (90 - 99)

“Ve bir seri aramızdan ayrılır”. Bugünün yazısının teması bu olsun. İlk turda sonunda bir turun bitmesi ve paralelinde görevimizin bir süreliğine azalmasının sevincini yaşarken, bir yandan da Charlotte’ın playofflar tarihine ilk çıkışının süpürülmeyle sonuçlanmasını üzüntüyle karşılıyorum. Ben Brown ve ekibinin Howard’ın adamakıllı dakika alamadığı bu eşleşmede en azından bir galibiyet almasını bekliyordum; ama kısmet değilmiş, ne yapalım.

Charlotte’ın kısaca playoff macerasına bakarsak ne görürüz karşımızda? Sanırım ilk olarak savunma üzerine kurulmuş ligdeki nadir takımlardan biri derdim. Hani Milwaukee de var; ama onlar Bogut’u kaybettiklerinden beri savunma adına hiçbir direnç gösteremediler. Bobcats ise özellikle Larry Brown’un telkinleriyle inatla basketbolunu savunma temeli üzerine kurdu. Sene başından beri yaşadıkları skorer sıkıntılarını Stephen Jackson’la dindirmişlerdi; fakat o da playofflarda maalesef çok fazla katkı veremedi. Zaten Orlando gibi savunulması zor bir takıma karşı savunmada her oyuncu elinden gelen azami gayreti gösterse bile hücumda bir şey yapamadıktan sonra imkanı yok kazanamazsınız. Magic’de tek bir skorer yok ki, savunulduğunda takımın geri kalanı sussun. Her oyuncu skorer. 4 oyuncunun dış şutu var. Bobcats’in ilk turda böyle bir rakiple eşleşmesi onların şanssızlığı oldu. Mesela Milwaukee yerine onlar Atlanta’yla eşleşselerdi- Bogut biraz daha erken sakatlansa kesin eşleşirlerdi- , Hawks’ı özellikle savunma dirençleri yardımıyla birkaç maç sahadan silebilirlerdi; fakat turu geçerlerdi diyemem yine de.

Bobcats bu sonuçla süpürülerek NBA tarihinde “İlk Playoff’unda Süpürülen Takımlar” kervanına katıldı. Bundan önce 2003-04’te Grizzlies, Spurs’e; 1999-00’da Raptors, New York’a; 1996-97’de Wolves Houston’a ve de 1993-94’te dün gece Bobcats’i süpüren magic Indiana’ya süpürülmüştü tarihlerinin ilk playofflarında. Bobcats adına elbette kaybedilen bir şey yok; hatta bu gazla Jordan kendinde yeni ve iddialı bir takım oluşturmak için daha fazla güç bulacaktır. Önümüzdeki senelerde de Brown’la devam ederlerse onları çok daha iyi yerlerde görebileceğimizden hiç kuşkum yok.

Magic tarihinde 4-0’la sonuçlandırdığı 2. playoff serisini bitirdi dün gece; fakat onlar için de birkaç can sıkıcı nokta var bu sonuca rağmen. Öncelikle ve en büyük olanı Howard’ın seri içnde kontrolü bir türlü eline alamaması. Sistemleri gereği ona çok ihtiyaçları var; fakat süper yıldız dün gece Daha ikinci çeyreğin başında 3 faulunu almıştı bile. Bu turda ona hiç ihtiyaç duymamış olabilirler, fakat atıyorum finalde Cleveland’la - muhtemelen- eşleştiklerinde bakalım o zaman onun yokluğu aranacak mı? O nedenle kesinlikle sahada kalması ve hamlelerinde dikkatli olması lazım. Bu seride kendine hakim olamamasıyla karşılaştık hep. Tüm başlıklarımızı onun faul problemiyle ilgili attık. İlk üç maçta 16 faul yapmıştı hatırlarsanız. Dün gece de geleneği bozmadı ve son maçın şerefine bir 6 faul daha patlattı. Gerçi birkaç faulün hiç faulle alakası yok; ama olsun böyle olmasında onun büyük suçu var. Önceki maçlarda gereksiz faullerle böyle bir ün elde etti. Hakemler de her gördüğüne çalıyorlar artık. Yalnız çalınan faullerin ardından Howard’ın bir açıklaması var: “Beni öldürüyorlar; fakat hep fauller bana çalınıyor. Bundan sonra takma adım ‘Howard’a Faul!’ olsun”. Bu açıklama beni yerlere yatırdı gülmekten; birazcık da haklı; fakat dediğim gibi bu ortamı kendi hazırladı. Bobcats her ne kadar elense de Doğu’daki herkese Howard’ın nasıl kenara yollanacağının dersini verdi tim takımlara. İşte bu Magic için kötü oldu.

Bir başka düşündürücü nokta Vince Carter’ın 3 sayı çizgisinin arkasındaki beceriksizliği. Bugün maçı takımına kazandıran en önemli oyuncu belki; fakat şu seride ilk 15 üçlük denemesinde hiç isabet bulamadı. Maçlar boyunca toplam 17 şut kullandı ve sadece 1 isabet bulabildi. Böyle ritimsiz devam ederse o açıdan da başı ağrıyacak gibi Magic’in. Bir de isabet yüzdesi %50’nin üzerine çok nadir maç tamamladı sanırsam. Şutunu da iyi seçmesi lazım. Bu da çok önemli bir nokta. Bu kadar eleştirdik bari dün geceki performansını da aktarayım da hakkını yemeyelim. Dün gece 16 şut kullandı ve 7 şutunda isabet bulabildi. 5 üçlük denemesinde ise yalnızca tek isabeti vardı. 21 sayısının dışında 4 asist ve 3 ribaundu var. Bir diğer büyük katkı da seri boyunca 23.8 sayı ortalamasıyla kendini aşan Nelson’dan geldi. O da çok kötü attı; ama 10 kere gittiği serbest atış çizgisinden 8 kere isabet bularak yine de takımına skor katkısı verebildi. O da Orlando’nun geleneklerini bozmayarak 6 üçlük kullandı. Zaten takımca 33 üçlük kullandılar.Bu sayı biraz uçuk olsa da 13 isabet bulmak işin rengini değiştiriyor. Üçlüklerin biraz moral bozucu yönü olduğu için, özellikle maçın kritik anlarında gelen isabetler, rakibin savunma direncini kırıyor ve bu da Orlando’nun çok işine geliyor. Rahat rahat at koşturuyorlar rakip yarı sahada böylelikle.

Neyse konuyu bağlayayım: Charlotte namına kaybedilmiş bir şey yok. Larry Brown da zaten maçtan sonra seneye Charlotte dışında herhangi bir takımda çalışmayacağını söyledi. Gelecek sene yine bu sezonki gibi savaşırlarsa playofflara kalacaklardır. Öte yandan Orlando’ya dönecek olursak, cevaplanması gereken en büyük soru şu bence: Howard bu şekilde faul problemine girmesi nedeniyle az dakika alarak devam ederse, muhtemel Hawks-Magic eşleşmesinden bir sürpriz çıkabilir mi?

Amare ve Fair Play


Link

Glen Davis'in Shaq olayı kadar pislik değil belki ama çakallık olarak nitelendirilebilr Amare'nin yaptığı. Bu sabahki değil, 3 gün önceki maçta gerçekleşmiş olay. Amare geçtiğimiz yazdan beri sakat olduğu bilinen Batum'un sağ omzuna çaktırmadan (gözlüğü düzeltme bahanesiyle) ufak bir darbe vuruyor. Amaç tabii zarar vermekten çok rahatsız etmek ve Batum'un kafasına girmek diyebiliriz. Nitekim o çarpışmayla zarar görecek olsa Batum'un evden bile çıkmaması gerekiyor. Yanlış anlamayın Amare'yi falan savunmuyorum, direk olarak rakibin psikolojisini bozma odaklı, kötü niyetli bir hareket. Hatta spiker de "Amare seri boyunca her fırsatta bunu yaptı." diyor. Ne kadar doğru bilemiyorum. Amare'nin pek çok kişinin gözünden - en azından karakter yönüyle - biraz da olsa düşeceği kesin...

Dün gece videoyu paylaşan adsız'a teşekkürler.

Bucks Taraftarından Josh Smith'e Yanıt

3-4 gün önce Milwaukee ile ilgili "İğrenç bir yer, yapacak hiçbir şey yok, yemek yiyecek restoran bile bulabilirsem kendimi şanslı sayacağım" diyen Josh Smith'e tepki olarak bir Bucks fanatiği almış arabasını girmiş direk kamizakaze stiliyle Atlanta Hawks takımını taşıyan otobüse. Hatta çarpışmanın gerçekleştiği yer tam Josh Smith'in oturduğu yermiş otobüste.

Gece gece yeter bu kadar geyik, kısacası sadece normal bir kaza ve kazada yaralanan kimse yok. Yahoo'da haberi görünce vereyim dedim...

26 Nisan Playoff Programı

27 Nisan Salı 03:00 (NBA TV) / Orlando Magic - Charlotte Bobcats
27 Nisan Salı 03:30 / Atlanta Hawks - Milwaukee Bucks
27 Nisan Salı 05:30 / Portland Trail Blazers - Phoenix Suns


İnatla Bobcats'den bir galibiyet bekliyorum. Haydi S-Jax ve Brown bir galibiyet hediye edin bana... Dwight Howard kendi kendisini müthiş savunuyor. Takım arkadaşları da zaten "Bay Faul" tadında bir lakap takmışlar ona. Bobcats hücumu tamamen Stephen Jackson'ın yaratıcılığına baktığı için Magic, Howard'a ihtiyaç duymuyor bile. Serinin 4-2 biteceğini düşünüyordum bir de sözde. Bu gece biter herhalde.

Bucks bir önceki maçtaki gibi şut atabilir mi? Atsa bile Salmons yine durdurulmaz bir şekilde oynayabilir mi? Oynasa bile Jennings takımı öyle sakin ve doğru yönetebilir mi? Yönetse bile Hawks yine uyur mu? Uyusa bile... Anladınız işte zor Bucks'ın işi yine. Normal şartlarda, deplasman özürlülüğü ve konsantrasyon problemine rağmen Hawks kazanmalı diye düşünüyorum.

Portland'ın seriyi geçme ihtimali hiç de azımsanmayacak bir seviyeye çıktı Roy'un dönmesiyle. Gerçi ben hala 8 günde diz ameliyatından dönmenin ne kadar sağlıklı bir karar olduğunu sorguluyorum. Daha önce dediğim gibi Jazz-Nuggets serisi ile beraber en az izlediğim seri bu, o yüzden sağlıklı yorum yapmam zor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Celtics - Heat Serisi 4. Maç (92 - 101) (Tek Kelimeyle: Wade)

Aslında dün akşam maç bittiği anda direk olarak bu adamın fotoğraflarını koysam yeterdi ama birkaç şey de yazmak gerek. Pazartesi en yoğun günüm olduğundan dolayı geç ve kısa bir yazı olacak. En baştan Wade'in 46 sayı attığını ama bunun herhangi bir 46 sayılık performanstan çok farklı ve özel olduğunu söylemeliyim.

Fotoğrafta gördüğünüz Wade, maça üçlüklerle başlayan Q-Rich'ten skor üretme görevini devralınca Heat öne fırladı. Wade'i tetikleyen şey Celtics'in top kayıplarıydı. Hızlı hücumlarla bol bol sayı buldu Heat. Celtics de haliyle skor üretmekte zorlanınca Heat öne fırladı ve çeyreği 31-18 önde kapadı. Bu çeyrekte Wade 14, Q-Rich 13 sayı attı.

İkinci çeyrekte Wade kenardayken Beasley ve Joel Anthony sayesine farkı korumayı başaran Heat, Celtics'in savunması kademe atlayınca teklemeye başladı. Üstelik bu Wade oyuna girdikten sonra gerçekleşti. Buradan pek fazla detay veremiyorum çünkü arada 2-3 kere internetim kesildi, çeyrek sonunda fark 6'ya inmişti: 49-43.

Üçüncü çeyrekte Rondo oyuna ağırlığını koyunca ve Allen-Garnett-Pierce üçlüsü dışardan şutlarında isabet bulunca Heat defansı çaresiz kaldı. Heat'te de Wade ve biraz Q-Rich hariç hiç kimse şut sokamayınca Celtics 18 civarı farktan geri gelerek öne geçti: 64-62. İşte bu noktadan sonra Wade çıldırdı. Hem de ne çıldırmak. Önce Ray Allen'dan kurtulup Garnett'in üzerinden harika bir smaç vurdu. Garnett bloklamaya yeltenmedi bile havada karar değiştirerek. Bu smaçla maçı beraberliğe getirdi ancak Rondo'nun bu çeyrekte neredeyse her kararı doğru olduğu için bu Celtics'i 7 sayı kadar öne taşıdı. Wade maçtaki ilk üçlüğünü bu noktada attı. Kaldırıp attı sanki kendisi için çok normal birşeymiş gibi. Bilmeyenler için Wade ortalamanın altında, hatta kötü bir üçlükçüdür. Bu noktada yaptığı bir hatayı söylemeden edemeyeceğim. Bu üçlüğü, çeyreğin bitimine 25 saniye kala top Heat'e geçtikten sonraki pozisyonda, çeyreğin bitimine 14 saniye kala attı. Sonuna kadar süreyi kullanmalıydı. Nitekim Pierce gelip bir önceki maçta attığına benzer bir şekilde uzak mesafeli ikiliği gönderdi Heat potasına: 77-71.

Son çeyreğin başlamasıyla beraber gördük ki, Space Jam usulü Wade, Kobe'nin ruhunu (en azından sezon başındaki Kobe'nin ruhunu) çalmış. Uzak mesafeli ikilikler, üçlükler yağdı Celtics potasına. Birebir Allen'dan sıyrılarak, perde kullanarak, savumacısı dibindeyken kaldırıp atarak... Her şekilde isabetli bir şekilde şutu gönderdi Celtics potasına Wade. Gerçekten inanılmazdı. 6 dakikalık bir süre içerisinde Heat'in 21 sayısının 18'ine imza attı. Üçüncü çeyrek biterken attılığı basketi de saydığımızda yaklaşık 7 dakikalık bir dönemde Heat'in attığı 24 sayının 21'ini o üretti. Hatta yanılmıyorsam arada Chalmers'ın attığı üçlüğün de asistini o yaptı ama emin değilim. 94 - 85'lik skorla öne taşıdı Heat'i Wade. Bu noktadan sonra Flash'e ikili sıkıştırma getirmeye başladı Celtics ve Heat'te takke düştü kel göründü. Wade her topu elinden çıkarmak zorunda kaldı. Sayıya giden her yol Wade'den geçerken, o denklemin dışında kalınca Heat çöktü. Q-Rich - Chalmers - Haslem Miami adına şutları değerlendiremezken, Celtics ardı ardına bulduğu üçlüklerle (birini Rondo attı hatta) Heat'i yakaladı: 96 - 92.

Ancak bu noktada 1000 maçta 7 kere bile gerçekleşmeyecek bir olay gerçekleşti: Ray Allen 2 kere gittiği serbest atış çizgisinde üst üste 3 atışını kaçırdı. 1000'de 7'yi sallamadım bu arada, Allen'ın serbest atış yüzdesi ile ufak bir hesap yapınca çıkıyor 3 tane üst üste kaçırma ihtimali... Bunun üzerine Heat hücumunda, Beasley çok kritik bir hücum ribaundu ile sayıyı buldu. Ardından Garnett de kendisine yapılan faulde 2'de 0 atınca maçı Heat kazanmış oldu: 101 - 92.

Ama gelmiş geçmiş en sıcak, en inanılmaz, en sapık, en durdurulmaz 6 dakikalık dilimlerden birini oynayan Wade'in yaptıkları anlatılmaz yaşanır. Şu maçı edinip izlemeniz lazım eğer kaçırdıysanız. Son çeyrekte zaten skor şu şekildeydi: Heat 30 (Wade 19), Celtics 15... Seride durum 3-1'e geldi ama hala Celtics'in turu atlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ta ki bu sapık adam The Garden'da durumu 3-2 yapana kadar...

Wade: 16/24 (sapık) saha içi ve 5/7 üçlük isabetiyle 46 sayı, 5 ribaund, 5 asist, 2 top çalma ve kadı kızı örneği 6 top kaybı
Q-Rich: 7/14 saha içi, 4/6 üçlük isabetiyle 20 sayı, 7 ribaund, 3 top çalma. Heat'te ilk defa Wade harici bir oyuncu Celtics'e karşı 20'li sayılara çıktı.

Rondo: 9/17 saha içi, 2/3 üçlük (biri süre dolarken) isabetiyle 23 sayı, 4 ribaund, 9 asist ve 2 top çalma


Mavericks - Spurs Serisinin 4. Maç (89 - 92)

Serinin gidişatına etki edecek faktörlere baksak; herhalde Hill bu etkenlerden biri bile olmazdı. Kim tahmin edebilir ki, NBA’de ikinci sezonunu geçiren ve normalde pek de dakika alamayan bir guard, Dallas gibi amiyane tabirle “belalı” bir takıma karşı elinden geleni yaparak seride San Antonio’nun 3-1’i yakalamasında en önemli etken olsun. Parker’ın sakatlığında Spurs adına en büyük kazanç, genç oyuncuları Hill’in takımın yıldızlarından biri olma yolunda attığı büyük adım olmalı. Dün geceki maçta kullandığı 16 şutta 11 isabet bularak kaydettiği 29 sayıyla playoff kariyer rekorunu kırdı ve Spurs’ün “Büyük Üçlü”sü Duncan, Manu ve Parker’ın toplamda yalnızca 31 sayı üretebildiği maçta, “ Onları savunabilirsiniz; ama beni unuttunuz!” mesajını verdi. Bir sonraki serilerde Hill’in üzerine gelen savunma baskısı elbette diğer oyuncuların daha rahatlamasını sağlayacaktır. Zaten maç biraz göz korkutma maçı moduna girdi. Bu nedenle Dallas’ın bu alanda yeni stratejiler üretmesi gerekliliği büyük bir gerçek. Bu arada Hill’in 6 üçlük denemesinde 5 isabet bulduğunu da hatırlatayım. Bu üçlüklerinde çoğu kenarlardan. Takım arkadaşları ise toplamda 11 şutta yalnızca 1 isabet bulabildi. Bu da onun açısından büyük önem teşkil ediyor. Bir ara Spurs’un üçgen hücuma geçtiğini bile düşündüm Hill sayesinde. Ayrıca bu performansla Hill, 2007 playofflarından beri Spurs’un yaptığı 41 playoff maçı içinde “Büyük Üçlü” nün dışında bir maçta en çok sayı bulan oyuncu oldu. Bu alanda son büyük istatistik Michael Finley’e aitti.

Serinin muhtemelen sonlarına yaklaştığımızı belli etti bu galibiyet. Bugüne kadar NBA tarihinde 3-1’den seriyi çeviren 8 takım var ve ne yazık ki Dallas da bu takımlardan biri değil. Zaten öyle olsaydı da şu anki basketboluyla bunu yapması başlı başına bir tez konusu olurdu.

Eğer bu turda elenirlerse Mavs son 4 sene içinde 3 kere ilk turda elenerek bu alanda rekoru kimseye bırakmayacak gibi gözüküyor. Herhalde Lakers’a Spurs’u yedinci sıraya taşıdığı için bol bol teşekkürlerini(!) iletiyordur Mark Cuban. Spurs’un en önemli oyuncularını bu kadar iyi savunarak 31 sayıda tuttukları maçta galibiyeti getirememeleri büyük hayal kırıklığı olmuştur onlar için. Bir düşünsenize, Duncan playoff kariyerinin en düşük şut performansıyla oynarken takımınız yine de maçtan galip ayrılamıyorsa elden ne gelir? 9 şutunda sadece 1 isabet bularak bu önemli maçı, hem de evlerinde, yalnızca 4 sayıyla tamamladı ve seri başından beri yaptığı büyük patlamaya ket vurdu süper yıldız.

Mavericks ilk çeyrekte 31 ve son çeyrekte 30 sayı üretirken, ikinci ve üçüncü çeyrekte adeta gezinerek bu iki periyodun toplamında sadece 28 sayı üretebildi. Maçın kaybedilmesindeki en önemli etken de bu temposuzluk oldu zaten. Caron Butler hamlesiyle normal sezonun sonunda harikalar yaratan Dallas, Butler ve takımın silahşörü Nowitzki’den yalnızca 17’şer sayı bulabildi. NBA’in bu sezon deplasman performansları sıralamasında birinci takımı olan Mavs'in, San Antonio’nun bu fena halinde galibiyet alamaması açıkçası çok büyük bir kayıp oldu.34. yaş gününü kutladığı günde Duncan felaket, Ginobili kırık burunla oyuna çıkmış ve rahat olmadığı her halinden belli oluyor, Parker sakatlığın etkilerinden bir türlü kurtulamamış ve sizin “En iyi deplasman Takımı” hüviyetinizden eser yok.

“Maç nerede koptu?” derseniz işte ona tam bir cevap veremem. Maçta üçün çeyreğin başında özellikle Shawn Marion’ın takımı sırtladığı dakikalarda 17-0’lık serinin ardında fark 14’e kadar çıktı; fakat bu dakikadan sonra Dallas takımca sessizliğe gömüldü ve 3. çeyreğin sonundaki 11 şutunda da isabet bulamadı. Bu dönemden sonraki ilk saha içi basketlerini ise son çeyreğin bitimine 7:47 kala bulabildiler. Arada geçen sürede DeJuan Blair, Antonio McDyess, George Hill ve Jefferson dörtlüsü takımın kaydettiği 29 sayının 22’sine imzasını attı. Yine de bu fena performansa rağmen Mavs, maçın son 5 dakikasındaki 13-2 lik serinin devamında maçın bitimine 2:13 kala 86-84’ü yakaladı; fakat bu noktada Ginobili 7. denemesinde ilk üçlük isabetini bularak farkı tekrar 5’e taşıdı. Ardından Jason Terry’den bir üçlük geldi; ama özellikle Nowitzki ve Kidd’in kaçırdığı şutlar ardından Dallas adına hiç umut kalmadı ve maçta 92-89 Spurs’un üstünlüğü ile sonuçlandı.

Maçtan Notlar:
Terry çıkılan hızlı hücum sonrasında bileğini burkarak soyunma odasına gitti ve takımını bir müddet yalnız bıraktı. Hani o olsaydı da farklı olmazdı; ama yine de belirtelim biz. Bir yandan da bulduğu 13 sayıyı da ikinci yarıda kaydederek takımının skor sıkıntısı çektiği dakikalarda bir nebze olsun yardım edebildi.

Maçta üç sportmenlik dışı faul çalındı. Bunlardan en fenası da zaten kör topal oynayan Ginobili’ye Najera tarafından yapıldı. O anda hepimizin yürekleri ağzına geldi; fakat hakemler Najera’nın bu faulüne müteakip, onu oyun dışı bırakarak gerekli cevabı verdiler. Najera'nın ne kadar sert bir oyuncu olduğunu ve bazen sınırı aştığını zaten biliyorduk. Bir kez daha kanıtlanmış oldu, artık kaçıncı kez ise...

Bunun dışındaki iki faul de Blair ve Jefferson’a çalındı. Ancak bunlar maç içinde olabilecek, playoff sertliğini bir adım ileri taşıyan faullerdi; hakemler de zaten takdir hakkını 1. tip sportmenlik dışı faul vermekten yana kullanarak onları oyunda tuttular.

Bulls - Cavaliers Serisi 4.Maç (98 - 121)

Serinin ilk üç maçında, her iki takım da saha avantajını iyi kullanmış ve evinde oynadıkları maçı rahat sayılabilecek bir tempoda götürerek kazanmıştı. Yalnızca üçüncü maçın son dakikalarında Bulls, basit hatalar yapmış ve maçı erken koparma ihtimalleri varken bu konuda başarılı olamamıştı. Serinin 4.maçı Cleveland için çok bir önem arz etmese de Bulls için tamam ve ya devam maçıydı. Bu koşullar altında United Center’da başladı karşılaşma…

Cleveland maça, özellikle hücumda durağan başladı. Yarı saha hücumunda öncelikli tercihleri her karşılaşma başlangıcında olduğu gibi topu Shaq’a indirip onun sırtı dönük oyunuyla sayı bulmaktı(Mike Brown, az top kullandığından yakınan Shaq’ın belki de son toplardan ziyade ilk topları kullanmasına göz yumarak, bir anlamda gönlünü alıyor olabilir, çünkü her maçta aynı şeyi görüyoruz). Bulls ise Luol Deng ile bulduğu sayılarla başladı maça. İki takım da içeriye pek yüklenmeyerek genellikle uzak ve ya orta mesafeli şut tercihlerine yöneldi. Bu dakikalarda Anthony Parker savunmasında Hinrich’in biraz olsun zorlandığını söyleyebilirim. Bulls, hücumda perdelemelerden çıkan Deng ve Rose’ın orta mesafe şutlarında isabet bulmasıyla skora giderken, Cavaliers, pick’n pop hücumunda boş adamlarının denediği dış şutlardan isabet bulamıyordu. Bulls adına ilk 12 sayıyı yarı yarıya paylaşmıştı Rose-Deng ikilisi. İlk çeyrekte özellikle Lebron’un hücumda çok isteksiz ve durgun olması, Cavaliers’ın hücum gücünü oldukça kısıtlıyordu. Çeyreğin ortalarında gelen molanın ardından, Lebron’un savunmayı üzerine çekerek arkadaşlarına hazırladığı dış şutları iyi değerlendiren Cavaliers, savunmada da vidaları biraz sıkıştırınca yakaladığı 9-0’lık seriyle 19-14 öne geçti. Bu serinin oluşmasında temel faktörü, Noah’ın kenara gelmesiyle oyuna giren Brad Miller’ın tecrübesine yakışmayacak derecede basit hatalar yapması olarak görüyorum. Çeyreğin son 2 dakikasına kadar Cleveland ilk 5’inden skor bulamayan tek ismin Lebron olması, ilk dakikalarda fazla kasmadığını, Cavaliers’ın ilk 15 şutun 8’ini üç sayı gerisinden denemesi ise dış şuta ne kadar yöneldiklerini gösteriyordu. Bu dakikadan itibaren sazı eline alan Lebron, yaptığı penetrelerle takımının çeyrekteki son 5 sayısına imzasını atarak Cavaliers’ın ikinci çeyreğe 24-21 önde girmesini sağladı.

İlk çeyrek sonunda dirseğinden bir problem yaşayan Lebron, korkulacak bir şeyinin olmadığı maçın devamında ispat edecekti. İlk dakikalarda rakibini, yaptığı etkili savunmayla top kaybına zorlayan Cavaliers, önce uzunlarıyla ardından da Delonte’nin bulduğu zor şutlarla skora gitti ve fark 7 sayıya kadar çıktı. Bu dakikadan sonra çok adamla hücum ribaundı bulan Chicago, hücumda Hinrich’in de devreye girmesiyle skorda dengeyi sağladı. İlk çeyreğin son bölümünde olduğu gibi topu getirip oyun kurma görevini üstlenen Lebron, tepede uzunlarla oynadığı ikili oyunlardan sayı bulmaya çalışıyordu. Oyunda temponun artmasıyla çeyreğin sonuna doğru iki takım da sayı üretmekte pek zorlanmadı ve ikinci çeyreğin bitimine 5 dk. kala 43-40’lık Chicago üstünlüğüyle geçildi. Yine bu dakikalarda iki pota altında da ribaundlarda etkili olan Noah, sayı bulamamasına rağmen 10+ ribaundlara ulaşmıştı bile. Cavaliers’ın, uzunlarına yapılan etkili savunma sonucunda içeri top indirememesi sebebiyle, kısalarının oynadığı ikili oyunlarla dış şuta yönelmesi ve bunda da başarılı olması skor üstünlüğünü yeniden deplasman ekibine getirmişti. İlerleyen dakikalarda yalnızca Deng ile yüksek post sayıları bulabilen Bulls, çok top kaybı yapınca hücumdaki ritmi bozuldu. Cavaliersise, ikili oyunlardan bulduğu sayıların yanı sıra Lebron’un da devreye girmesiyle durdurulamaz bir hale gelmişti. Durum böyle olunca fark da 10 sayıya kadar çıktı ve ilk yarı skoru oluştu(62-52).

İlk Yarıdan Notlar: Lebron, ilk çeyreği nerdeyse boş geçmesine rağmen bulduğu 17 sayıyla takımının en etkili ismi oldu. Cavaliers devre boyunca yalnızca 4 top kaybı yaptı. Bulls, ofansif ribaundlarda rakibine 7-3’lük üstünlük sağladı. Cavaliers %51, Bulls ise %40 ile isabet bulabildi. Bu şut yüzdesinin oluşmasında temel etken, Bulls’un Cavaliers ikili oyunlarına çözüm üretememesiydi. Bulls’un yarı saha hücumunda ne kadar zorlandığını göstermek için ilk yarıdan bulduğu 16 sayının fastbreak sayısı olduğunu belirtmekte fayda var.

İlk çeyreğin sonundaki gibi ikinci yarıya da hücumda durgun başlayan ve ilk 3 dk. sayı bulamayan Bulls, çeyreğin 5. dakikasında da 79-58 geri düşünce maçta o ana kadarki en büyük fark yakalanmış oldu. Bu süreç içerisinde Del Negro’nun uzun süre bekleyip, sonrasında 20 saniyelik mola alması ise ayrı bir konu. Takımı dibe çökerken, rakip 5 dakikada 17 sayı atmışken ve mutlak kazanman gereken maç yavaş yavaş elinden kayarken hangi akla hizmet bunu yaptı anlayabilmiş değilim. Çeyreğin kalan dakikalarında savunma namına hiçbir varlık gösteremeyen ve oyun disiplininden kopan Bulls, hücumda biraz toparlanır gibi göründü. Aslına bakarsanız, Cavaliers farkın açılmasıyla rehavete kapıldı ve Bulls bu sayede skor üretebildi. Fakat Cleveland gibi bir takım karşısında tek yapabildiğin şey kısıtlı imkanlarınla hücum olursa tabi ki farkın kapanması da imkansızlaşıyor. Ve nihayet Lebron’un çeyreğin son saniyesinde yarı sahadan bulduğu basketle (video aşağıda), maç ve seri Bulls için bir anlamda son buluyordu. Son çeyreğe yedek ağırlıklı bir 5 ile başlayan Cavaliers, ilk dakikalarda hücumda sıkıntı yaşasa da sonrasında Lebron'un oyuna girmesiyle toparlanarak karşılaşmadan 121-98 galip ayrıldı. Son çeyrekte basketbol adına kayda değer neredeyse hiçbir şey olmadığı için bu çeyreği kısa tuttum.

Maçtan Notlar: Ofansif ribaundlarda rakibine 17-5’lik üstünlük sağlayan Bulls, %37 ile şut atınca bu ribaundların pek bir önemi kalmadı. Noah’ın 21 sayı-20 ribaundlık monster double doubleı ve maç boyunca Bulls’un yalnızca 2 top çalması dikkat çeken istatistiklerdi. Lebon ise 37 sayı-12 ribaund-11 asistle harika geçirdiği bu seriyi bir de triple double ile süslemiş oldu. Jamison 24, Mo Williams ise çaktırmadan attığı 19 sayı maçı tamamladı. Serinin gidişatını yazmaya gerek var mı bilmiyorum ama herkes gibi benim de fikrim yarın gece serinin son maçının oynanacağı yönünde.


Link

Jazz-Nuggets Serisi 4. Maç (117-106)

Not: Öncelikle gece boyunca bağlantım felaket olduğu için maçın benim için tatsız geçtiğini söyleyeyim. Kaçırdığım yerleri de göz önüne alınca çok ayrıntılı bir yazı olmayacak.

Maçın başında en merak ettiğim şey Denver pota altının savunmada kendine gelip gelmeyeceğiydi. Başlarda çabukluklarını kullanarak Boozer ve Fesenko’nun toplarına müdahale ederek onları zor duruma düşürseler de Williams, Matthews ve Miles’ın içeriye girdikleri pozisyonlarda başarılı olamadılar. Gerçi Deron Williams ilk yarıda potaya saldırmayı tercih etmedi ve şutlarında da iyi isabet tutturamadı. Denver ise maçın genelinde olduğu gibi içeriden oynamayı tercih eden Carmelo’nun eline bakarak ilk çeyreğin başlarında yakaladıkları üstünlükle maçın başlarını başa baş götürmeyi başardılar. Billups şuta ağırlık verdi ama sadece bir tanesinde isabet buldu, çeyreği 5’te 2’yle 4 sayıda kapattı. %60 civarı gibi yüksek yüzdeyle şut atan Jazz, geride başladığı maçın ilk periyodunu 25-31 önde kapadı.

İkinci çeyrekte Utah zaman zaman içerideki Millsap’e yöneldi. Denver uzunları bir önceki maçta olduğu gibi kolay atışlara izin vermedi ancak yine güzel yerlerde topla buluşan Millsap’i faulle durdurmak zorda kaldılar. Zaten özellikle bu çeyrekte serinin 2. maçında olduğu gibi oyunun tadını kaçıran faul düdüklerini fazlaca duyduk. Hakemlere fauller konusunda yüklenmek istemiyorum, çünkü “öeh öyle de faul olmaz” dediğim pozisyonlar bir elin parmağını geçmez. Ama bazıları atlanabilirdi. Ayrıca bazı yanlış kararlar da gözden kaçmadı. Örneğin 3. çeyrekte Carmelo’nun (sanırım) Matthews’a omuz atmasından sonra gelmeyen faule seyirciden büyük tepki gelince pozisyona spinle devam eden Melo’nun karşısına Williams çıkıp kendisini yere bırakınca (ki o pozisyonda Fesenko ile kendisinin çok iyi yardım getirdiğini de eklemeliyim) hakemler ilk kararın etkisinde kalarak Anthony’ye hücum faul vererek 3’lemesini sağladılar. Hakemleri bir kenara atarsak, söylediğim gibi Denver bu çeyrekte neredeyse tüm sayılarını serbest atışlardan buldu, onun dışında oldukça zorlandı. Tabii Utah bu fırsatı tepmeyip kontrolü ele aldı ve ilk yarıyı 45-54 önde bitirdi.

İkinci yarıda C.J. Miles’ın soktuğu şutlarla rüzgarı arkasına alan Utah’a karşı Nuggets 2 dakika boyunca hiç sayı atamayınca fark 20’ye kadar yükseldi. Utah takım olarak çok iyi paslaşıyor, her parça olması gerektiği gibi işliyordu. Denver ise maç boyunca içeriden sayı verdikleri rakibe karşı aynı şekilde potayı zorluyor, ancak hiç başarılı olamıyordu. Çeyrek aynı tempoda ilerledi ve Matthews, Boozer ve Miles’ın önderliğinde 4. çeyreğe 68-86 Utah üstünlüğüyle girildi.

Son çeyrekte Utah takımı büyük bir hata yaparak tempoyu düşürünce skor üretmede zorlandı ve koşan Denver karşısında savunmada da etkili olamayınca fark yavaş yavaş kapanmaya başladı. Fark Billups’ın üçlüğüyle 8’e kadar indir bir ara ama Utah yavaş tempodan vazgeçip daha iyi yaptığı şeyi yapmaya karar verdiğinde hücumda bir tek Carmelo’nun eline bakan Denver farkı kapatamadı ve maç 106-117 sona erdi.

Denver’ın deplasmanda oynadığı iki maçtaki basketbol da bir sonraki turu hak etmiyor, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Utah’ın ne kadar iyi oynadığını yazıda zaten belirttim ama Nugget’ın sezonun çoğu bölümünde izlediğimiz, herkesin rolünün belli olduğu ve birbirini çok iyi tamamlayan kadrosundan eser yok. Tamam her zaman savunmadan çok hücum takımı oldular tempolarının gerektirdiği üzere ama bu kadar kötüsü kabul edilemez. Üstelik savunmadaki performanslarının yanında hücumda da çok kötüydüler. Top paylaşımı hiç yeterli değildi; zaten maçın büyük bölümünde Carmelo’nun bire bir oynayıp bir şeyler üretmesini beklediler.

Kişisel performanslara baktığımızda, Boozer içeride azmanlaşarak 19’da 13 isabetle bulduğu 31 sayı, 6’sını hücumdan çektiği 13 ribaund ve 5 asist ile Nuggets uzunlarını denize döktü. Deron Williams da 14’te 6 isabetle 24 sayı atıp 13 asist vererek ona eşlik etti. İkili maç boyunca çok iyi anlaştılar açıkçası. Ayrıca şunu da söylemeliyim ki, Denver ilk maçta Carmelo’yu ne kadar iyi kullandıysa Utah da bu gece Melo karşısındaki Matthews/Miles’ı hücumda o kadar iyi kullandı. Sayılarının çoğu içeriye girdikleri pozisyonlardan gelen ikiliden Miles 15’te 8’le 21, Matthews 11’de 7’yle 18 sayıya ulaştı. Fesenko’nun ise istatistikleri fazla göz doldurmuyor ama savunmada boyuyla Denver uzunlarını zorladı. Tabii hamlığı her pozisyonda belli oluyor onu da atlamamak gerek.

Denver cephesinde Kenyon Martin 11’de 5’le 14 sayı ve 9 ribaundla sonlara doğru katkı verse de ilk yarıdaki disiplinden yoksun birkaç hücumun baş sorumlusuydu. Nene başlarda Carmelo’ya doğru düzgün katkı yapabilecek tek isim gibi gözüktü ama o da sadece 3’te 2 isabet bulabildi. Topla çok buluşmadı değil ama 12’de 6 faul attığı fauller yüzünden 10 sayıda kaldı. Billups hücumu iyi yönetemedi, şutlarında da iyi isabet bulamadı ve maçı 14 şutla 14 sayıda bitirdi. Yedeği Lawson başlarda çabaladı biraz takımı için ama o da 7’de 3’le 8 sayıda kaldı sadece. JR Smith desen 11’de 3’le 10 sayı, ortalarda yok. Anlayacağınız Denver’ın hücumdaki tek silahı Melo’ydu, o da 13/26 isabetle 39 sayı 11 ribaundla kapadı takımını. Tam 6 tane hücum ribaundu aldı, çoğunu da tamamlayamadığı pozisyonlarda kendine yer açarak elde etti. Bana kalırsa orta mesafeli şutuyla birlikte onun en önemli silahı ama takımda ona yardım gelmeyince galibiyeti getirmeye gücü yetmedi. Zaten topla o kadar oynamak zorunda kaldı ki 9 top kaybı yapmak zorunda kaldı. Takımın toplam 13 asistinin olduğunu göze alırsak ne kadar kötü bir rakam olduğunu anlarız. Özetle skor üretti üretmesine ama coştuğu ilk maçın tam tersi şekilde.

Denver evinde kendine gelir mi artık bilmiyorum ama böyle devam ederse bu seriyi alması imkansız. Açıkçası bundan iyi oynasa da çok az şansları kaldığını söyleyebilirim. Çünkü kendilerinden eksik gözüken Utah’ın evinde her parçası işliyor ve serinin bitmesi için bir maç yeterli.

Çığlık

25 Nisan 2010 Pazar

Spoelstra: Suçlu Benim

Şu anda 4. maçı oynanan Celtics - Heat serisinin 3. maçında Heat'in 2 sayıyla yenilmesinin nedenini şurada açıklamıştım. Heat'in bir faul hakkı olmasına rağmen, Dorell Wright faul yapmamıştı Pierce'a, direk olarak savunmayı tercih etmişti.

Eric Spoelstra yaptığı açıklamada "Faul yapmama kararı benimdi. Takım olarak savunma felsefimizde bu pozisyonlarda faul yapmak yok. Ayrıca Pierce'ın kullandığı hücumu düşününce, zaten Dorell'in onu başka türlü durdurması zordu." demiş.

3 sayı öndeyken, rakibe taktik faul yapmamayı hadi anlayabiliyorum. Fakat faul hakkı varken rakibin 15 saniyede oturmuş bir hücum kullanma ihtimalini 3-4 saniyede dengesiz bir atış kullanma ihtimaline tercih etmenin hiçbir mantıklı açıklaması yok bana göre. Bir de Dorell faul yapmak istese nasıl daha zor olacaktı ki Pierce'ı savunmak acaba? Vallahi anlamadım...