BIY AD

27 Nisan 2010 Salı

LeBron'un Dirseği

İki gün önce Cavs'in Bulls'u dağıttığı karşılaşmada, LeBron ilk çeyreğin sonunda sağ dirseğinden ufak bir rahatsızlık yaşadı ve soyunma odasına gitti. İkinci çeyrek başladıktan sonra geri döndü ve yaklaşık 7 dakika kala oyuna girdi yanılmıyorsam. Devreye girilirken muhabir LeBron'a "Dirseğinden problem yaşadın, bu oyununu etkiliyor mu?" diye sordu. LeBron'un cevabı da şuydu: "Evet şutumu etkiliyor o yüzden daha çok çembere gidiyorum ve gitmem gerekecek." İşin ilginci maç boyunca hiç potaya gitmedi LeBron neredeyse. Maçtan sonra kontrol edeyim dedim ve yukarıdaki gibi bir tablo çıktı karşıma. Ama sonra blog'a koymayı unuttum...

Dirseği ağrırken böyle şut atıyorsa bu gece dirseği daha iyi durumdayken ne olacak acaba? =)

Kör Turnike - 2


Link

1-2 gün önce Stephen Jackson sayesinde anımsayarak fotoğrafını koyduğum, Mo-Pete'in kafa bandı gözlerini kaparken bulduğu turnikenin videosu. 58. saniyede görebilirsiniz.

Video için Onur'a teşekkürler.

Bucks - Hawks Serisi 4. Maç (111 - 104)


Muhtemel 2009 Heat-Hawks serisi ile karşı karşıyayız. Bu seriden bir şey olmayacağını bir kez daha gördük açıkçası. Bogutsuz Milwaukee, Atlanta gibi tam kadro(!) bir takıma iki maçı da zindan ediyorsa, kusura bakmayın da, Ersan olsa bile izlenmez o maçlar. Şu ana kadar 4 maç izledik. Dördü de birbirinden sıkıcıydı. Rekabetin “R” sinden eser yok, her maç baştan kopuyor. Kendini “Jordan” sanan bir çaylak serinin kaderini değiştiriyor. Jennings’e dünkü maçtan dolayı laf edemem; ama genel olarak öyle takılıyor.

Atlanta böyle komple bir kadro iken sıkıntı nerede o zaman? Bir; bu takım deplasmanlardan öyle böyle korkmuyor. Tüm oyuncuların dizlerinin bağı çözülüveriyor. Deplasman diye tabir ettiğimiz yer de Milwaukee. Hani bir Portland, bir San Antonio olsa anlaşılabilir; ama Milwaukee seyircisi çoktan teslim bayrağını çekmiş. Bu takımla birinci turdan ötesinin hayal olduğunun farkında. Ona rağmen Atlanta’dan eser yok. Bu tur için ev sahibi avantajı onlarda. Rahat rahat geçerler üst tura; fakat bir sonraki turda “Amway Arena” da ne yapacak bu takım peki? Karşısında kapı gibi Howard ve de kariyerinin en olgun basketbolunu oynayan Nelson’ı görünce bu takım kilitlenecek kesinlikle. Ben bu turu geçtim de bir üst tur için, hatta o turdaki bir maç için bile zafere hiç ihtimal vermiyorum. Maçın sonunda bu durumu Jamal Crawford’a da sormuşlar. Cevabı ise şöyle olmuş yıldız oyuncunun: “Neden böyle oynadığımızı keşke bilebilsem; ama bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Resmen iki farklı takım gibiyiz. Evimizde çok iyi oynuyouz, seyirciyi tatmin ediyoru; fakat her maçı da evde oynayamazsınız. Bunu çözmemiz lazım. Aksi takdirde şampiyon olmamız çok zor.” Gerekli cevabı zaten Crawford vermiş bana kalırsa.

Gelelim ikinci soruna. Bibby hala eski dönemini mumla aratıyor. Dün gece çizginin gerisinden 7 şutunda 5 isabet buldu, ona sözüm yok ;ama maçın genelinde o kadar kopuktu ki. Yani takım arkadaşlarına gözü kapalı 10 asist yapabilecek bir seride olmasına rağmen tüm maçta ya 3 ya 4 asist yapıyor. Geri kalan sürede etliye sütlüye karışmıyor. Atlanta takımı eğer sadece üçlük tehdidi olan bir guard arasaydı, D-League’den bile bu görev için bir sürü aday bulabilirlerdi. Şu an Fisher neyse, Bibby o takım için. Resmen Woodson bile ona şu an fazla kontrat gözüyle bakıyor. Bucks takımın şu anda iki kilit skoreri var: Salmons ve Jennings. Bunlar da iki oyuncunun savunmasında. Onlarda Joe Johnson ve Mike Bibby. İşte bu nedenle o iki pozisyonda tıkır tıkır işlemeli ki, Bucks’ın skorerleri sussun. Eğer onlar susarsa, takım sadece Delfino’ya bakacak ve o da Josh Smith’in savunmasında olunca zaten çok şey bekleyemezsiniz ondan da.

Son çeyrekte özellikle Josh Smith ve Joe Johnson’ın ekstra katkısıyla maç çevrilebilecek boyuta geldi; ama dün gece serbest atış çizgisinde harikalar yaratan bir takım vardı karşılarında. Milwaukee toplamda 32 kere gittiği serbest atış çizgisinde 28 sayı üretti. Zaten takım olarak şut performanslarının zirvesindeydiler. Toplamda 69 şutta 38 isabet bularak %55.1 gibi onlar için akıl almaz bir yüzdeyle oynadılar. Özellikjle bunda Jennings’in ipin ucunu kaçırmamasının büyük etkisi vardı. Gerçi yine çok zor şutlara kalkıştı; fakat bu sefer isabet bulabildi bu şut denemelerinde. İlk iki çeyrek başa baş giden maç, özellikle ilk yarının sonlarına doğru ve 3. çeyrekte koptu. O dakikadan sonra maçın dönmeyeceği o kadar belli oldu ki.

İkinci yarıda Gazuric’ten ekstra bir katkı geldi. Özellikle Johnson’ı bloklamasının ardından attığı zor şutla isabeti bularak takımının son çeyreğe 85-74 önde girmesini sağladı. Son çeyrekte ritmini hiç kaybetmeyen Bucks maçın bitimine 3:56 kala Delfino’nun üçlüğüyle skoru 97-88’e taşıdı. 2 dakika kala ise Atlanta Horford ve Johnson’ın basketleriyle farkı 5’e indirsede Salmons bu dakikadan sonra kullandığı 8 serbest atışı da sayıya çevirince Atlanta adına hiç umut kalmadı ve maçı da 111-104 kaybettiler.

Performansları bir başlık altında toplayacak olursak Jennings (9/16) 23 sayı, 6 asist, 4 ribaund; Delfino ( 6/8 üçlük) 22 sayı, 4 ribaund, 3 asist; Salmons (6/9) 22 sayı, 3 asist ve Ersan ise (3/6) 11 sayı ve 5 ribaundla tamamladı maçı. Atlanta cephesinde ise Josh Smith (7/11) 20 sayı, 9 ribaund, 2 top çalma; Joe Johnson (22/11) 29 sayı, 9 asist, 4 ribaund ve Crawford yine kenardan gelerek (6/12) 21 sayılık katkı verdi takımına. Bu seri, Milwaukee 5. Maçtan bir galibiyet koparmadığı sürece yedinci maça gidecek gibi gözüküyor; ama başta dediğim gibi yine Atlanta’nın turu geçmesi yüksek ihtimal. İşin geri kalan kısmında ise işler Hawks adına açıkçası hiç mi hiç iyi gözükmüyor.

Kardeş Gasol: Pau, 2010 Dünya Şampiyonası'na Gelmez

Mali'de gördüm. Grizzlies'in bu sezon çıkış gösteren İspanyol pivotu Marc Gasol, kendisinin sakatlıklardan kurtulup 2010'da milli takımda görev alacağını açıklarken, bizlerin canını sıkan bir haber verdi: Pau Gasol %99 Türkiye'deki 2010 Dünya Şampiyonası'na gelmiyor. Marc'ın açıklamaları şu şekilde: "Playofflar'da erken elenseler bile Pau Gasol'ün affını isteyeceğine dair şüphem yok. 2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası hariç yazları 12-13 yıldır milli takıma gidiyor. Artık dinlenip enerjisini toplama vakti geldi. Artık sadece 82 maç değil, bunun üzerine playofflar'da da oynuyor, toplam 100 maçu buluyor ve bunun etkilerini oyuncular hissediyor. İnsanların bunu kabul etmesi gerek ve onu sevdikleri için kabul edeceklerdir zaten. Biz de onsuz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağı, farklı ve güzel bir tecrübe olacak"

"Bir ihtimal Gasol gelebilir mi?" diye düşünmek istiyorum ama Marc'ın açıklamaları Pau'nun düşüncelerini yansıtıyor birebir. Sadece baştan ortam yumuşatma ve beklentileri sıfırlama amaçlı Pau'nun yerine Marc'ın ağzından yapılmış gibi... O yüzden Pau'nun gelme ihtimali yok gibi birşey herhalde.

Ginobili yok, Pau Gasol yok, LeBron, Wade ve Tony Parker %90 yoklar. Eeee kim var? Biz de geçtiğimiz sene Eurobasket'e yıldız büyük çoğunluğu gitmemişken memnun olmuştuk 2010'da gelecekler diye. Şansımıza mı küselim ne yapalım?

Suns-Blazers Serisi 5.Maç (107-88)

Bobcats-Magic maçının son 3 dakikası yarım saat kadar sürünce bir türlü dönemedim bu maça ve ilk birkaç dakikasını kaçırdım. Maçı izlemeye başladığımda ise 9-0’dı skor Portland lehine. İzleyemediğim bölümü kısaca şöyle özetleyim: Tüm playoff serilerinin belki de en sürpriz ismi olan Bayless, nihayet Nash savunmasında bekleneni bir türlü veremeyen Rudy’yi kesip ilk 5 başlamış ve kaçırdığım bölümde 5 sayı atmış, kalan sayılar da 4.maçın yıldızı Aldridge’den gelmiş ve bunun üzerine Gentry de molayı almış. Mola dönüşü savunmada toparlanmaktansa hücumda toparlanmayı tercih etti Suns. Andrei Miller’ın şutunu ısrarla riske ettiler ve nihayetinde onun da devreye girmesiyle birlikte ilk 6 dk. içerisinde potasında 23 sayı görmüş oldular. Yani savunma namına halen hiçbir şey koyamıyorlardı ortaya ama hücumda özellikle Richardson’ın önderliğinde, skor bulmakta zorlanmadıklarını söyleyebilirim. Bu dakikaya kadar maç sanki Rose Garden’da gibi bir izlenim vardı. Portland son derece kontrollü, ne yaptığını bilen, hücumda ve savunmada oldukça organize görünürken, Suns bir o kadar dezorganize, hücumda basit hatalar yapan, savunmada ise hiçbir şey yapmayan bir takım görüntüsündeydi ve bir mola daha geldi Gentry’den. İkinci molanın dönüşünde Suns, Nash ve Amare’nin artık ezberlediğimiz ikili oyunlarıyla hücumda etkili oluyordu. Dudley’in oyuna girmesiyle işin rengi iyiden iyiye değişti. Savunmadaki agresifliğiyle takım arkadaşlarının eksiklerini kapatan Dudley, bir de üçlük bulunca farkı 6 sayıya kadar indirdi ve böylece U.S. Airways Center da derin uykusundan uyanmış oldu. Artık şutlarında isabet bulamamaya başlayan Blazers, geri koşmakta da sıkıntı çekince Suns, oyunu istediği tempoya getirdi. Bu dakikalarda seyirci desteğini de arkasına alarak savunma dozajını arttıran Suns, rakibini top kayıplarına zorladı. Rakip pota altında ribaund kovalayan Phoenix kısaları, bulduğu ikinci şans sayılarıyla çeyreğin bitimine 1 dk kala skora dengeyi getirdi ve ilk çeyrek 28-27 Portland üstünlüğüyle geçildi. Bu çeyrekte Suns’ın geri dönüşündeki aslan payı kesinlikle Dudley’e aitti. Agresif savunması ve uzunlara getirdiği ikili sıkıştırma ile hem arkadaşlarını hem de taraftarı ateşledi. Portland ise bu çeyrekte Miller’ın kenara gelmesiyle hücumda çok zorlandı ve Roy’un bire bir oyunlarıyla sayı bulmaya çalıştı. Fakat Roy da Richardson’ın savunmasında pek etkili olamadı.

İkinci çeyreğe her iki takım da karşılıklı basketlerle başladı. Sakatlığının da etkisiyle hızını kaybeden Roy, 6 dakika içinde 3. faulunu alarak kenara geldi. Çeyreğin başında Aldridge ile orta mesafeli şutlarda isabet bulan Blazers’a hücum ribaundlarından bulduğu sayılarla cevap verdi Phoenix. Dudley’in Andre Miller’a yaptığı tam saha baskısı Portland’ın hızlı hücuma çıkmasının yanı sıra rahat oyun kurmasını da engelledi. Bu bölümde Dragic’in cesurca içeri penetreleriyle bulduğu sayılar, Suns hücumunun temelini oluşturdu. Ayrıca Frye’ın boyalı alandaki etkinliğine savunmada karşı koyamayan Portland, Cunningham’ın sayılarıyla skorda tutunmaya çalıştı. Amundson-Frye ikilisi bu dakikalarda her iki pota altını da domine etti. Çeyreğin sonlarına doğru hücum ritmini kaybeden Portland, Suns’ın ilk 5’ine dönmesiyle birlikte, savunmada da çaresiz kalınca fark 7 sayıya kadar çıktı ve McMillan’ın molası geldi. Mola sonrası Portland uzunlarına daha rahat ikili sıkıştırma yapmak için alan savunmasına döndü Phoenix ve ilk hücumda üçlüğü yedi. Çeyrek sonunda Frye ile hücumda etkili olan ev sahibi ekip, ilk devreyi 10 sayı farkla 57-47 önde kapadı.

İlk Yarıdan Notlar: Devre boyunca boyalı alanda rakibine karşı üstün olan Suns, bu bölgeden 24 sayı bulurken, Portland 12 sayıda kaldı. 4.maçın aksine hızlı hücumlarda etkili görünen ev sahibi 12 fastbreak sayısı buldu. Fakat Suns adına bu devredeki en önemli istatistik, uzun rotasyonu zayıf görünse de rakibine karşı ofansif ribaundlarda 10-3 üstünlük sağlamasıydı. Miller’ın bulduğu 13 sayının yanı sıra özellikle ilk çeyrekte takımını iyi yönetmesi Portland adına ilk devredeki en olumlu gelişmeydi. Portland devre boyunca %54, Phoenix ise %47 ile şut isabeti bulmasına rağmen, özelikle hücum ribaundlarıyla position sayısında rakibine üstünlük sağlayan Suns, serbest atış çizgisine de sıkça gidince devrede de 10 sayılık farkı oluşturdu.

İkinci yarıya her iki takım da yardımlaşmalı savunmayla başlayınca top kayıpları baş gösterdi. Pota altındaki üstünlüğünü bu yarının başında da sürdüren Suns, üst üste ikinci şans sayıları buldu. Portland ise daha çok dış şutlara yöneldi ve bu şekilde skor üretmeye çalıştı. Karşılıklı sayılarla geçen ilk dakikaların ardından Frye’ın oyuna girmesiyle yeniden alan savunmasına döndü Phoenix. Çeyreğin sonlarına doğru Suns ikili sıkıştırmalarına karşı sahaya iyi yayılamayan Portland’ın pas kanalları da tıkanınca hücumda oldukça zorlandılar, bu da fastbreak sayısı olarak döndü Suns’a. Bu dakikalarda ilginç bir şekilde Aldridge’e karşı fiziğini kullanarak sayılar bulan Frye, farkın da açılmasını sağladı. Pota altına top indirmekte zorlanan Portland kısaları, Phoenix’in yardımlaşmalı savunması karşısında çaresiz kaldı ve Suns, yakaladığı 15-5’lik seriyle son çeyreğe 84-66 önde girdi.

Son çeyreğe boş dış şutlardan isabet bulamayarak başlayan Portland’a karşın Dudley ve Frye ile skor üreten Suns, farkı da 23’e kadar çıkardı. Maçı kazanma umutlarını iyice kaybeden Portland, bu moralsizlikle pota altından çok basit turnikeleri ve boş şutları da kaçırmaya başladı. Portland, gelen mola sonrası Aldridge ile üst üste sayılar bulsa da savunmada aynı direnci gösteremedi. Çeyreğin ortalarına doğru McMillan’ın sonucu kabullenmesiyle maç bir anlamda bitmiş oldu. İzleyenler hatırlayacaktır, son çeyrek, tıpkı 2.maçın son çeyreğindeki gibi bir havada geçti. Ekleyebileceğim tek detay, Barbosa ile Webster’in bir pozisyon sonrası yaşadığı gerginlikti, bunu da playoff atmosferinde normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum.

Maçtan Notlar: Öncelikle ofansif ribaundlara değinmek istiyorum. Suns 15-9 üstün fakat, maç koptuktan sonra Portland bu kategoride toparlandı, yoksa çok daha korkutucu bir tablo çıkabilirdi Portland adına. Nash’in 14 sayı- 10 asist, Amare’nin 19, Richardson’ın 13 sayısı var. Ancak bugün Suns adına öyle iki kişi çıktı ki ortaya, maçı alıp belki de serinin kaderini değiştirdiler. Dudley-Frye ikilisi maça çok kötü başlayan Suns’ı yaptıkları müthiş savunmayla toparlayıp, önce oyuna ortak ettiler, sonra da hücumdaki etkili oyunlarıyla maçın kazanılmasında başrolü oynadılar. Zaten her ikisi de playoff kariyer rekoru kırdı attığı sayılarla(Frye 20, Dudley 19 sayı). Portland’da ise serinin başından beri takımın lideri pozisyonunda bulunan Andre Miller, yine fena oynamadı ve 21 sayı buldu takımı adına. Bayless ve Aldridge’in 17 sayısı galibiyet için yeterli olmadı.

Serinin Gidişatı: İki takım da yetenekten ziyade gazla oynuyor ve ne zaman ne yapacağı kestirilemiyor(özellikle Portland). İş böyle olunca serinin gidişatını da kestirmek zorlaşıyor. Ancak Suns’ın kazandığı maçlarla Blazers’ın kazandığı maçlar arasında önemli bir fark var. O da şu: Blazers kafa kafaya giden 2 maçı da almayı başardı. Suns ise kazandığı maçlarda ortalama 20 civarı fark attı. Yani Portland ne yapıp edip oyun disiplininden, oyun konsantrasyonundan kopmamalı, tempoyu sürekli düşürmeye, rakibini coşturmamaya çalışmalı. Ancak bu şekilde oynarlarsa seri tekrar Arizona’ya taşınabilir.

Bobcats - Magic Serisi 4. Maç (90 - 99)

“Ve bir seri aramızdan ayrılır”. Bugünün yazısının teması bu olsun. İlk turda sonunda bir turun bitmesi ve paralelinde görevimizin bir süreliğine azalmasının sevincini yaşarken, bir yandan da Charlotte’ın playofflar tarihine ilk çıkışının süpürülmeyle sonuçlanmasını üzüntüyle karşılıyorum. Ben Brown ve ekibinin Howard’ın adamakıllı dakika alamadığı bu eşleşmede en azından bir galibiyet almasını bekliyordum; ama kısmet değilmiş, ne yapalım.

Charlotte’ın kısaca playoff macerasına bakarsak ne görürüz karşımızda? Sanırım ilk olarak savunma üzerine kurulmuş ligdeki nadir takımlardan biri derdim. Hani Milwaukee de var; ama onlar Bogut’u kaybettiklerinden beri savunma adına hiçbir direnç gösteremediler. Bobcats ise özellikle Larry Brown’un telkinleriyle inatla basketbolunu savunma temeli üzerine kurdu. Sene başından beri yaşadıkları skorer sıkıntılarını Stephen Jackson’la dindirmişlerdi; fakat o da playofflarda maalesef çok fazla katkı veremedi. Zaten Orlando gibi savunulması zor bir takıma karşı savunmada her oyuncu elinden gelen azami gayreti gösterse bile hücumda bir şey yapamadıktan sonra imkanı yok kazanamazsınız. Magic’de tek bir skorer yok ki, savunulduğunda takımın geri kalanı sussun. Her oyuncu skorer. 4 oyuncunun dış şutu var. Bobcats’in ilk turda böyle bir rakiple eşleşmesi onların şanssızlığı oldu. Mesela Milwaukee yerine onlar Atlanta’yla eşleşselerdi- Bogut biraz daha erken sakatlansa kesin eşleşirlerdi- , Hawks’ı özellikle savunma dirençleri yardımıyla birkaç maç sahadan silebilirlerdi; fakat turu geçerlerdi diyemem yine de.

Bobcats bu sonuçla süpürülerek NBA tarihinde “İlk Playoff’unda Süpürülen Takımlar” kervanına katıldı. Bundan önce 2003-04’te Grizzlies, Spurs’e; 1999-00’da Raptors, New York’a; 1996-97’de Wolves Houston’a ve de 1993-94’te dün gece Bobcats’i süpüren magic Indiana’ya süpürülmüştü tarihlerinin ilk playofflarında. Bobcats adına elbette kaybedilen bir şey yok; hatta bu gazla Jordan kendinde yeni ve iddialı bir takım oluşturmak için daha fazla güç bulacaktır. Önümüzdeki senelerde de Brown’la devam ederlerse onları çok daha iyi yerlerde görebileceğimizden hiç kuşkum yok.

Magic tarihinde 4-0’la sonuçlandırdığı 2. playoff serisini bitirdi dün gece; fakat onlar için de birkaç can sıkıcı nokta var bu sonuca rağmen. Öncelikle ve en büyük olanı Howard’ın seri içnde kontrolü bir türlü eline alamaması. Sistemleri gereği ona çok ihtiyaçları var; fakat süper yıldız dün gece Daha ikinci çeyreğin başında 3 faulunu almıştı bile. Bu turda ona hiç ihtiyaç duymamış olabilirler, fakat atıyorum finalde Cleveland’la - muhtemelen- eşleştiklerinde bakalım o zaman onun yokluğu aranacak mı? O nedenle kesinlikle sahada kalması ve hamlelerinde dikkatli olması lazım. Bu seride kendine hakim olamamasıyla karşılaştık hep. Tüm başlıklarımızı onun faul problemiyle ilgili attık. İlk üç maçta 16 faul yapmıştı hatırlarsanız. Dün gece de geleneği bozmadı ve son maçın şerefine bir 6 faul daha patlattı. Gerçi birkaç faulün hiç faulle alakası yok; ama olsun böyle olmasında onun büyük suçu var. Önceki maçlarda gereksiz faullerle böyle bir ün elde etti. Hakemler de her gördüğüne çalıyorlar artık. Yalnız çalınan faullerin ardından Howard’ın bir açıklaması var: “Beni öldürüyorlar; fakat hep fauller bana çalınıyor. Bundan sonra takma adım ‘Howard’a Faul!’ olsun”. Bu açıklama beni yerlere yatırdı gülmekten; birazcık da haklı; fakat dediğim gibi bu ortamı kendi hazırladı. Bobcats her ne kadar elense de Doğu’daki herkese Howard’ın nasıl kenara yollanacağının dersini verdi tim takımlara. İşte bu Magic için kötü oldu.

Bir başka düşündürücü nokta Vince Carter’ın 3 sayı çizgisinin arkasındaki beceriksizliği. Bugün maçı takımına kazandıran en önemli oyuncu belki; fakat şu seride ilk 15 üçlük denemesinde hiç isabet bulamadı. Maçlar boyunca toplam 17 şut kullandı ve sadece 1 isabet bulabildi. Böyle ritimsiz devam ederse o açıdan da başı ağrıyacak gibi Magic’in. Bir de isabet yüzdesi %50’nin üzerine çok nadir maç tamamladı sanırsam. Şutunu da iyi seçmesi lazım. Bu da çok önemli bir nokta. Bu kadar eleştirdik bari dün geceki performansını da aktarayım da hakkını yemeyelim. Dün gece 16 şut kullandı ve 7 şutunda isabet bulabildi. 5 üçlük denemesinde ise yalnızca tek isabeti vardı. 21 sayısının dışında 4 asist ve 3 ribaundu var. Bir diğer büyük katkı da seri boyunca 23.8 sayı ortalamasıyla kendini aşan Nelson’dan geldi. O da çok kötü attı; ama 10 kere gittiği serbest atış çizgisinden 8 kere isabet bularak yine de takımına skor katkısı verebildi. O da Orlando’nun geleneklerini bozmayarak 6 üçlük kullandı. Zaten takımca 33 üçlük kullandılar.Bu sayı biraz uçuk olsa da 13 isabet bulmak işin rengini değiştiriyor. Üçlüklerin biraz moral bozucu yönü olduğu için, özellikle maçın kritik anlarında gelen isabetler, rakibin savunma direncini kırıyor ve bu da Orlando’nun çok işine geliyor. Rahat rahat at koşturuyorlar rakip yarı sahada böylelikle.

Neyse konuyu bağlayayım: Charlotte namına kaybedilmiş bir şey yok. Larry Brown da zaten maçtan sonra seneye Charlotte dışında herhangi bir takımda çalışmayacağını söyledi. Gelecek sene yine bu sezonki gibi savaşırlarsa playofflara kalacaklardır. Öte yandan Orlando’ya dönecek olursak, cevaplanması gereken en büyük soru şu bence: Howard bu şekilde faul problemine girmesi nedeniyle az dakika alarak devam ederse, muhtemel Hawks-Magic eşleşmesinden bir sürpriz çıkabilir mi?

Amare ve Fair Play


Link

Glen Davis'in Shaq olayı kadar pislik değil belki ama çakallık olarak nitelendirilebilr Amare'nin yaptığı. Bu sabahki değil, 3 gün önceki maçta gerçekleşmiş olay. Amare geçtiğimiz yazdan beri sakat olduğu bilinen Batum'un sağ omzuna çaktırmadan (gözlüğü düzeltme bahanesiyle) ufak bir darbe vuruyor. Amaç tabii zarar vermekten çok rahatsız etmek ve Batum'un kafasına girmek diyebiliriz. Nitekim o çarpışmayla zarar görecek olsa Batum'un evden bile çıkmaması gerekiyor. Yanlış anlamayın Amare'yi falan savunmuyorum, direk olarak rakibin psikolojisini bozma odaklı, kötü niyetli bir hareket. Hatta spiker de "Amare seri boyunca her fırsatta bunu yaptı." diyor. Ne kadar doğru bilemiyorum. Amare'nin pek çok kişinin gözünden - en azından karakter yönüyle - biraz da olsa düşeceği kesin...

Dün gece videoyu paylaşan adsız'a teşekkürler.

Bucks Taraftarından Josh Smith'e Yanıt

3-4 gün önce Milwaukee ile ilgili "İğrenç bir yer, yapacak hiçbir şey yok, yemek yiyecek restoran bile bulabilirsem kendimi şanslı sayacağım" diyen Josh Smith'e tepki olarak bir Bucks fanatiği almış arabasını girmiş direk kamizakaze stiliyle Atlanta Hawks takımını taşıyan otobüse. Hatta çarpışmanın gerçekleştiği yer tam Josh Smith'in oturduğu yermiş otobüste.

Gece gece yeter bu kadar geyik, kısacası sadece normal bir kaza ve kazada yaralanan kimse yok. Yahoo'da haberi görünce vereyim dedim...

26 Nisan Playoff Programı

27 Nisan Salı 03:00 (NBA TV) / Orlando Magic - Charlotte Bobcats
27 Nisan Salı 03:30 / Atlanta Hawks - Milwaukee Bucks
27 Nisan Salı 05:30 / Portland Trail Blazers - Phoenix Suns


İnatla Bobcats'den bir galibiyet bekliyorum. Haydi S-Jax ve Brown bir galibiyet hediye edin bana... Dwight Howard kendi kendisini müthiş savunuyor. Takım arkadaşları da zaten "Bay Faul" tadında bir lakap takmışlar ona. Bobcats hücumu tamamen Stephen Jackson'ın yaratıcılığına baktığı için Magic, Howard'a ihtiyaç duymuyor bile. Serinin 4-2 biteceğini düşünüyordum bir de sözde. Bu gece biter herhalde.

Bucks bir önceki maçtaki gibi şut atabilir mi? Atsa bile Salmons yine durdurulmaz bir şekilde oynayabilir mi? Oynasa bile Jennings takımı öyle sakin ve doğru yönetebilir mi? Yönetse bile Hawks yine uyur mu? Uyusa bile... Anladınız işte zor Bucks'ın işi yine. Normal şartlarda, deplasman özürlülüğü ve konsantrasyon problemine rağmen Hawks kazanmalı diye düşünüyorum.

Portland'ın seriyi geçme ihtimali hiç de azımsanmayacak bir seviyeye çıktı Roy'un dönmesiyle. Gerçi ben hala 8 günde diz ameliyatından dönmenin ne kadar sağlıklı bir karar olduğunu sorguluyorum. Daha önce dediğim gibi Jazz-Nuggets serisi ile beraber en az izlediğim seri bu, o yüzden sağlıklı yorum yapmam zor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Celtics - Heat Serisi 4. Maç (92 - 101) (Tek Kelimeyle: Wade)

Aslında dün akşam maç bittiği anda direk olarak bu adamın fotoğraflarını koysam yeterdi ama birkaç şey de yazmak gerek. Pazartesi en yoğun günüm olduğundan dolayı geç ve kısa bir yazı olacak. En baştan Wade'in 46 sayı attığını ama bunun herhangi bir 46 sayılık performanstan çok farklı ve özel olduğunu söylemeliyim.

Fotoğrafta gördüğünüz Wade, maça üçlüklerle başlayan Q-Rich'ten skor üretme görevini devralınca Heat öne fırladı. Wade'i tetikleyen şey Celtics'in top kayıplarıydı. Hızlı hücumlarla bol bol sayı buldu Heat. Celtics de haliyle skor üretmekte zorlanınca Heat öne fırladı ve çeyreği 31-18 önde kapadı. Bu çeyrekte Wade 14, Q-Rich 13 sayı attı.

İkinci çeyrekte Wade kenardayken Beasley ve Joel Anthony sayesine farkı korumayı başaran Heat, Celtics'in savunması kademe atlayınca teklemeye başladı. Üstelik bu Wade oyuna girdikten sonra gerçekleşti. Buradan pek fazla detay veremiyorum çünkü arada 2-3 kere internetim kesildi, çeyrek sonunda fark 6'ya inmişti: 49-43.

Üçüncü çeyrekte Rondo oyuna ağırlığını koyunca ve Allen-Garnett-Pierce üçlüsü dışardan şutlarında isabet bulunca Heat defansı çaresiz kaldı. Heat'te de Wade ve biraz Q-Rich hariç hiç kimse şut sokamayınca Celtics 18 civarı farktan geri gelerek öne geçti: 64-62. İşte bu noktadan sonra Wade çıldırdı. Hem de ne çıldırmak. Önce Ray Allen'dan kurtulup Garnett'in üzerinden harika bir smaç vurdu. Garnett bloklamaya yeltenmedi bile havada karar değiştirerek. Bu smaçla maçı beraberliğe getirdi ancak Rondo'nun bu çeyrekte neredeyse her kararı doğru olduğu için bu Celtics'i 7 sayı kadar öne taşıdı. Wade maçtaki ilk üçlüğünü bu noktada attı. Kaldırıp attı sanki kendisi için çok normal birşeymiş gibi. Bilmeyenler için Wade ortalamanın altında, hatta kötü bir üçlükçüdür. Bu noktada yaptığı bir hatayı söylemeden edemeyeceğim. Bu üçlüğü, çeyreğin bitimine 25 saniye kala top Heat'e geçtikten sonraki pozisyonda, çeyreğin bitimine 14 saniye kala attı. Sonuna kadar süreyi kullanmalıydı. Nitekim Pierce gelip bir önceki maçta attığına benzer bir şekilde uzak mesafeli ikiliği gönderdi Heat potasına: 77-71.

Son çeyreğin başlamasıyla beraber gördük ki, Space Jam usulü Wade, Kobe'nin ruhunu (en azından sezon başındaki Kobe'nin ruhunu) çalmış. Uzak mesafeli ikilikler, üçlükler yağdı Celtics potasına. Birebir Allen'dan sıyrılarak, perde kullanarak, savumacısı dibindeyken kaldırıp atarak... Her şekilde isabetli bir şekilde şutu gönderdi Celtics potasına Wade. Gerçekten inanılmazdı. 6 dakikalık bir süre içerisinde Heat'in 21 sayısının 18'ine imza attı. Üçüncü çeyrek biterken attılığı basketi de saydığımızda yaklaşık 7 dakikalık bir dönemde Heat'in attığı 24 sayının 21'ini o üretti. Hatta yanılmıyorsam arada Chalmers'ın attığı üçlüğün de asistini o yaptı ama emin değilim. 94 - 85'lik skorla öne taşıdı Heat'i Wade. Bu noktadan sonra Flash'e ikili sıkıştırma getirmeye başladı Celtics ve Heat'te takke düştü kel göründü. Wade her topu elinden çıkarmak zorunda kaldı. Sayıya giden her yol Wade'den geçerken, o denklemin dışında kalınca Heat çöktü. Q-Rich - Chalmers - Haslem Miami adına şutları değerlendiremezken, Celtics ardı ardına bulduğu üçlüklerle (birini Rondo attı hatta) Heat'i yakaladı: 96 - 92.

Ancak bu noktada 1000 maçta 7 kere bile gerçekleşmeyecek bir olay gerçekleşti: Ray Allen 2 kere gittiği serbest atış çizgisinde üst üste 3 atışını kaçırdı. 1000'de 7'yi sallamadım bu arada, Allen'ın serbest atış yüzdesi ile ufak bir hesap yapınca çıkıyor 3 tane üst üste kaçırma ihtimali... Bunun üzerine Heat hücumunda, Beasley çok kritik bir hücum ribaundu ile sayıyı buldu. Ardından Garnett de kendisine yapılan faulde 2'de 0 atınca maçı Heat kazanmış oldu: 101 - 92.

Ama gelmiş geçmiş en sıcak, en inanılmaz, en sapık, en durdurulmaz 6 dakikalık dilimlerden birini oynayan Wade'in yaptıkları anlatılmaz yaşanır. Şu maçı edinip izlemeniz lazım eğer kaçırdıysanız. Son çeyrekte zaten skor şu şekildeydi: Heat 30 (Wade 19), Celtics 15... Seride durum 3-1'e geldi ama hala Celtics'in turu atlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ta ki bu sapık adam The Garden'da durumu 3-2 yapana kadar...

Wade: 16/24 (sapık) saha içi ve 5/7 üçlük isabetiyle 46 sayı, 5 ribaund, 5 asist, 2 top çalma ve kadı kızı örneği 6 top kaybı
Q-Rich: 7/14 saha içi, 4/6 üçlük isabetiyle 20 sayı, 7 ribaund, 3 top çalma. Heat'te ilk defa Wade harici bir oyuncu Celtics'e karşı 20'li sayılara çıktı.

Rondo: 9/17 saha içi, 2/3 üçlük (biri süre dolarken) isabetiyle 23 sayı, 4 ribaund, 9 asist ve 2 top çalma


Mavericks - Spurs Serisinin 4. Maç (89 - 92)

Serinin gidişatına etki edecek faktörlere baksak; herhalde Hill bu etkenlerden biri bile olmazdı. Kim tahmin edebilir ki, NBA’de ikinci sezonunu geçiren ve normalde pek de dakika alamayan bir guard, Dallas gibi amiyane tabirle “belalı” bir takıma karşı elinden geleni yaparak seride San Antonio’nun 3-1’i yakalamasında en önemli etken olsun. Parker’ın sakatlığında Spurs adına en büyük kazanç, genç oyuncuları Hill’in takımın yıldızlarından biri olma yolunda attığı büyük adım olmalı. Dün geceki maçta kullandığı 16 şutta 11 isabet bularak kaydettiği 29 sayıyla playoff kariyer rekorunu kırdı ve Spurs’ün “Büyük Üçlü”sü Duncan, Manu ve Parker’ın toplamda yalnızca 31 sayı üretebildiği maçta, “ Onları savunabilirsiniz; ama beni unuttunuz!” mesajını verdi. Bir sonraki serilerde Hill’in üzerine gelen savunma baskısı elbette diğer oyuncuların daha rahatlamasını sağlayacaktır. Zaten maç biraz göz korkutma maçı moduna girdi. Bu nedenle Dallas’ın bu alanda yeni stratejiler üretmesi gerekliliği büyük bir gerçek. Bu arada Hill’in 6 üçlük denemesinde 5 isabet bulduğunu da hatırlatayım. Bu üçlüklerinde çoğu kenarlardan. Takım arkadaşları ise toplamda 11 şutta yalnızca 1 isabet bulabildi. Bu da onun açısından büyük önem teşkil ediyor. Bir ara Spurs’un üçgen hücuma geçtiğini bile düşündüm Hill sayesinde. Ayrıca bu performansla Hill, 2007 playofflarından beri Spurs’un yaptığı 41 playoff maçı içinde “Büyük Üçlü” nün dışında bir maçta en çok sayı bulan oyuncu oldu. Bu alanda son büyük istatistik Michael Finley’e aitti.

Serinin muhtemelen sonlarına yaklaştığımızı belli etti bu galibiyet. Bugüne kadar NBA tarihinde 3-1’den seriyi çeviren 8 takım var ve ne yazık ki Dallas da bu takımlardan biri değil. Zaten öyle olsaydı da şu anki basketboluyla bunu yapması başlı başına bir tez konusu olurdu.

Eğer bu turda elenirlerse Mavs son 4 sene içinde 3 kere ilk turda elenerek bu alanda rekoru kimseye bırakmayacak gibi gözüküyor. Herhalde Lakers’a Spurs’u yedinci sıraya taşıdığı için bol bol teşekkürlerini(!) iletiyordur Mark Cuban. Spurs’un en önemli oyuncularını bu kadar iyi savunarak 31 sayıda tuttukları maçta galibiyeti getirememeleri büyük hayal kırıklığı olmuştur onlar için. Bir düşünsenize, Duncan playoff kariyerinin en düşük şut performansıyla oynarken takımınız yine de maçtan galip ayrılamıyorsa elden ne gelir? 9 şutunda sadece 1 isabet bularak bu önemli maçı, hem de evlerinde, yalnızca 4 sayıyla tamamladı ve seri başından beri yaptığı büyük patlamaya ket vurdu süper yıldız.

Mavericks ilk çeyrekte 31 ve son çeyrekte 30 sayı üretirken, ikinci ve üçüncü çeyrekte adeta gezinerek bu iki periyodun toplamında sadece 28 sayı üretebildi. Maçın kaybedilmesindeki en önemli etken de bu temposuzluk oldu zaten. Caron Butler hamlesiyle normal sezonun sonunda harikalar yaratan Dallas, Butler ve takımın silahşörü Nowitzki’den yalnızca 17’şer sayı bulabildi. NBA’in bu sezon deplasman performansları sıralamasında birinci takımı olan Mavs'in, San Antonio’nun bu fena halinde galibiyet alamaması açıkçası çok büyük bir kayıp oldu.34. yaş gününü kutladığı günde Duncan felaket, Ginobili kırık burunla oyuna çıkmış ve rahat olmadığı her halinden belli oluyor, Parker sakatlığın etkilerinden bir türlü kurtulamamış ve sizin “En iyi deplasman Takımı” hüviyetinizden eser yok.

“Maç nerede koptu?” derseniz işte ona tam bir cevap veremem. Maçta üçün çeyreğin başında özellikle Shawn Marion’ın takımı sırtladığı dakikalarda 17-0’lık serinin ardında fark 14’e kadar çıktı; fakat bu dakikadan sonra Dallas takımca sessizliğe gömüldü ve 3. çeyreğin sonundaki 11 şutunda da isabet bulamadı. Bu dönemden sonraki ilk saha içi basketlerini ise son çeyreğin bitimine 7:47 kala bulabildiler. Arada geçen sürede DeJuan Blair, Antonio McDyess, George Hill ve Jefferson dörtlüsü takımın kaydettiği 29 sayının 22’sine imzasını attı. Yine de bu fena performansa rağmen Mavs, maçın son 5 dakikasındaki 13-2 lik serinin devamında maçın bitimine 2:13 kala 86-84’ü yakaladı; fakat bu noktada Ginobili 7. denemesinde ilk üçlük isabetini bularak farkı tekrar 5’e taşıdı. Ardından Jason Terry’den bir üçlük geldi; ama özellikle Nowitzki ve Kidd’in kaçırdığı şutlar ardından Dallas adına hiç umut kalmadı ve maçta 92-89 Spurs’un üstünlüğü ile sonuçlandı.

Maçtan Notlar:
Terry çıkılan hızlı hücum sonrasında bileğini burkarak soyunma odasına gitti ve takımını bir müddet yalnız bıraktı. Hani o olsaydı da farklı olmazdı; ama yine de belirtelim biz. Bir yandan da bulduğu 13 sayıyı da ikinci yarıda kaydederek takımının skor sıkıntısı çektiği dakikalarda bir nebze olsun yardım edebildi.

Maçta üç sportmenlik dışı faul çalındı. Bunlardan en fenası da zaten kör topal oynayan Ginobili’ye Najera tarafından yapıldı. O anda hepimizin yürekleri ağzına geldi; fakat hakemler Najera’nın bu faulüne müteakip, onu oyun dışı bırakarak gerekli cevabı verdiler. Najera'nın ne kadar sert bir oyuncu olduğunu ve bazen sınırı aştığını zaten biliyorduk. Bir kez daha kanıtlanmış oldu, artık kaçıncı kez ise...

Bunun dışındaki iki faul de Blair ve Jefferson’a çalındı. Ancak bunlar maç içinde olabilecek, playoff sertliğini bir adım ileri taşıyan faullerdi; hakemler de zaten takdir hakkını 1. tip sportmenlik dışı faul vermekten yana kullanarak onları oyunda tuttular.

Bulls - Cavaliers Serisi 4.Maç (98 - 121)

Serinin ilk üç maçında, her iki takım da saha avantajını iyi kullanmış ve evinde oynadıkları maçı rahat sayılabilecek bir tempoda götürerek kazanmıştı. Yalnızca üçüncü maçın son dakikalarında Bulls, basit hatalar yapmış ve maçı erken koparma ihtimalleri varken bu konuda başarılı olamamıştı. Serinin 4.maçı Cleveland için çok bir önem arz etmese de Bulls için tamam ve ya devam maçıydı. Bu koşullar altında United Center’da başladı karşılaşma…

Cleveland maça, özellikle hücumda durağan başladı. Yarı saha hücumunda öncelikli tercihleri her karşılaşma başlangıcında olduğu gibi topu Shaq’a indirip onun sırtı dönük oyunuyla sayı bulmaktı(Mike Brown, az top kullandığından yakınan Shaq’ın belki de son toplardan ziyade ilk topları kullanmasına göz yumarak, bir anlamda gönlünü alıyor olabilir, çünkü her maçta aynı şeyi görüyoruz). Bulls ise Luol Deng ile bulduğu sayılarla başladı maça. İki takım da içeriye pek yüklenmeyerek genellikle uzak ve ya orta mesafeli şut tercihlerine yöneldi. Bu dakikalarda Anthony Parker savunmasında Hinrich’in biraz olsun zorlandığını söyleyebilirim. Bulls, hücumda perdelemelerden çıkan Deng ve Rose’ın orta mesafe şutlarında isabet bulmasıyla skora giderken, Cavaliers, pick’n pop hücumunda boş adamlarının denediği dış şutlardan isabet bulamıyordu. Bulls adına ilk 12 sayıyı yarı yarıya paylaşmıştı Rose-Deng ikilisi. İlk çeyrekte özellikle Lebron’un hücumda çok isteksiz ve durgun olması, Cavaliers’ın hücum gücünü oldukça kısıtlıyordu. Çeyreğin ortalarında gelen molanın ardından, Lebron’un savunmayı üzerine çekerek arkadaşlarına hazırladığı dış şutları iyi değerlendiren Cavaliers, savunmada da vidaları biraz sıkıştırınca yakaladığı 9-0’lık seriyle 19-14 öne geçti. Bu serinin oluşmasında temel faktörü, Noah’ın kenara gelmesiyle oyuna giren Brad Miller’ın tecrübesine yakışmayacak derecede basit hatalar yapması olarak görüyorum. Çeyreğin son 2 dakikasına kadar Cleveland ilk 5’inden skor bulamayan tek ismin Lebron olması, ilk dakikalarda fazla kasmadığını, Cavaliers’ın ilk 15 şutun 8’ini üç sayı gerisinden denemesi ise dış şuta ne kadar yöneldiklerini gösteriyordu. Bu dakikadan itibaren sazı eline alan Lebron, yaptığı penetrelerle takımının çeyrekteki son 5 sayısına imzasını atarak Cavaliers’ın ikinci çeyreğe 24-21 önde girmesini sağladı.

İlk çeyrek sonunda dirseğinden bir problem yaşayan Lebron, korkulacak bir şeyinin olmadığı maçın devamında ispat edecekti. İlk dakikalarda rakibini, yaptığı etkili savunmayla top kaybına zorlayan Cavaliers, önce uzunlarıyla ardından da Delonte’nin bulduğu zor şutlarla skora gitti ve fark 7 sayıya kadar çıktı. Bu dakikadan sonra çok adamla hücum ribaundı bulan Chicago, hücumda Hinrich’in de devreye girmesiyle skorda dengeyi sağladı. İlk çeyreğin son bölümünde olduğu gibi topu getirip oyun kurma görevini üstlenen Lebron, tepede uzunlarla oynadığı ikili oyunlardan sayı bulmaya çalışıyordu. Oyunda temponun artmasıyla çeyreğin sonuna doğru iki takım da sayı üretmekte pek zorlanmadı ve ikinci çeyreğin bitimine 5 dk. kala 43-40’lık Chicago üstünlüğüyle geçildi. Yine bu dakikalarda iki pota altında da ribaundlarda etkili olan Noah, sayı bulamamasına rağmen 10+ ribaundlara ulaşmıştı bile. Cavaliers’ın, uzunlarına yapılan etkili savunma sonucunda içeri top indirememesi sebebiyle, kısalarının oynadığı ikili oyunlarla dış şuta yönelmesi ve bunda da başarılı olması skor üstünlüğünü yeniden deplasman ekibine getirmişti. İlerleyen dakikalarda yalnızca Deng ile yüksek post sayıları bulabilen Bulls, çok top kaybı yapınca hücumdaki ritmi bozuldu. Cavaliersise, ikili oyunlardan bulduğu sayıların yanı sıra Lebron’un da devreye girmesiyle durdurulamaz bir hale gelmişti. Durum böyle olunca fark da 10 sayıya kadar çıktı ve ilk yarı skoru oluştu(62-52).

İlk Yarıdan Notlar: Lebron, ilk çeyreği nerdeyse boş geçmesine rağmen bulduğu 17 sayıyla takımının en etkili ismi oldu. Cavaliers devre boyunca yalnızca 4 top kaybı yaptı. Bulls, ofansif ribaundlarda rakibine 7-3’lük üstünlük sağladı. Cavaliers %51, Bulls ise %40 ile isabet bulabildi. Bu şut yüzdesinin oluşmasında temel etken, Bulls’un Cavaliers ikili oyunlarına çözüm üretememesiydi. Bulls’un yarı saha hücumunda ne kadar zorlandığını göstermek için ilk yarıdan bulduğu 16 sayının fastbreak sayısı olduğunu belirtmekte fayda var.

İlk çeyreğin sonundaki gibi ikinci yarıya da hücumda durgun başlayan ve ilk 3 dk. sayı bulamayan Bulls, çeyreğin 5. dakikasında da 79-58 geri düşünce maçta o ana kadarki en büyük fark yakalanmış oldu. Bu süreç içerisinde Del Negro’nun uzun süre bekleyip, sonrasında 20 saniyelik mola alması ise ayrı bir konu. Takımı dibe çökerken, rakip 5 dakikada 17 sayı atmışken ve mutlak kazanman gereken maç yavaş yavaş elinden kayarken hangi akla hizmet bunu yaptı anlayabilmiş değilim. Çeyreğin kalan dakikalarında savunma namına hiçbir varlık gösteremeyen ve oyun disiplininden kopan Bulls, hücumda biraz toparlanır gibi göründü. Aslına bakarsanız, Cavaliers farkın açılmasıyla rehavete kapıldı ve Bulls bu sayede skor üretebildi. Fakat Cleveland gibi bir takım karşısında tek yapabildiğin şey kısıtlı imkanlarınla hücum olursa tabi ki farkın kapanması da imkansızlaşıyor. Ve nihayet Lebron’un çeyreğin son saniyesinde yarı sahadan bulduğu basketle (video aşağıda), maç ve seri Bulls için bir anlamda son buluyordu. Son çeyreğe yedek ağırlıklı bir 5 ile başlayan Cavaliers, ilk dakikalarda hücumda sıkıntı yaşasa da sonrasında Lebron'un oyuna girmesiyle toparlanarak karşılaşmadan 121-98 galip ayrıldı. Son çeyrekte basketbol adına kayda değer neredeyse hiçbir şey olmadığı için bu çeyreği kısa tuttum.

Maçtan Notlar: Ofansif ribaundlarda rakibine 17-5’lik üstünlük sağlayan Bulls, %37 ile şut atınca bu ribaundların pek bir önemi kalmadı. Noah’ın 21 sayı-20 ribaundlık monster double doubleı ve maç boyunca Bulls’un yalnızca 2 top çalması dikkat çeken istatistiklerdi. Lebon ise 37 sayı-12 ribaund-11 asistle harika geçirdiği bu seriyi bir de triple double ile süslemiş oldu. Jamison 24, Mo Williams ise çaktırmadan attığı 19 sayı maçı tamamladı. Serinin gidişatını yazmaya gerek var mı bilmiyorum ama herkes gibi benim de fikrim yarın gece serinin son maçının oynanacağı yönünde.


Link

Jazz-Nuggets Serisi 4. Maç (117-106)

Not: Öncelikle gece boyunca bağlantım felaket olduğu için maçın benim için tatsız geçtiğini söyleyeyim. Kaçırdığım yerleri de göz önüne alınca çok ayrıntılı bir yazı olmayacak.

Maçın başında en merak ettiğim şey Denver pota altının savunmada kendine gelip gelmeyeceğiydi. Başlarda çabukluklarını kullanarak Boozer ve Fesenko’nun toplarına müdahale ederek onları zor duruma düşürseler de Williams, Matthews ve Miles’ın içeriye girdikleri pozisyonlarda başarılı olamadılar. Gerçi Deron Williams ilk yarıda potaya saldırmayı tercih etmedi ve şutlarında da iyi isabet tutturamadı. Denver ise maçın genelinde olduğu gibi içeriden oynamayı tercih eden Carmelo’nun eline bakarak ilk çeyreğin başlarında yakaladıkları üstünlükle maçın başlarını başa baş götürmeyi başardılar. Billups şuta ağırlık verdi ama sadece bir tanesinde isabet buldu, çeyreği 5’te 2’yle 4 sayıda kapattı. %60 civarı gibi yüksek yüzdeyle şut atan Jazz, geride başladığı maçın ilk periyodunu 25-31 önde kapadı.

İkinci çeyrekte Utah zaman zaman içerideki Millsap’e yöneldi. Denver uzunları bir önceki maçta olduğu gibi kolay atışlara izin vermedi ancak yine güzel yerlerde topla buluşan Millsap’i faulle durdurmak zorda kaldılar. Zaten özellikle bu çeyrekte serinin 2. maçında olduğu gibi oyunun tadını kaçıran faul düdüklerini fazlaca duyduk. Hakemlere fauller konusunda yüklenmek istemiyorum, çünkü “öeh öyle de faul olmaz” dediğim pozisyonlar bir elin parmağını geçmez. Ama bazıları atlanabilirdi. Ayrıca bazı yanlış kararlar da gözden kaçmadı. Örneğin 3. çeyrekte Carmelo’nun (sanırım) Matthews’a omuz atmasından sonra gelmeyen faule seyirciden büyük tepki gelince pozisyona spinle devam eden Melo’nun karşısına Williams çıkıp kendisini yere bırakınca (ki o pozisyonda Fesenko ile kendisinin çok iyi yardım getirdiğini de eklemeliyim) hakemler ilk kararın etkisinde kalarak Anthony’ye hücum faul vererek 3’lemesini sağladılar. Hakemleri bir kenara atarsak, söylediğim gibi Denver bu çeyrekte neredeyse tüm sayılarını serbest atışlardan buldu, onun dışında oldukça zorlandı. Tabii Utah bu fırsatı tepmeyip kontrolü ele aldı ve ilk yarıyı 45-54 önde bitirdi.

İkinci yarıda C.J. Miles’ın soktuğu şutlarla rüzgarı arkasına alan Utah’a karşı Nuggets 2 dakika boyunca hiç sayı atamayınca fark 20’ye kadar yükseldi. Utah takım olarak çok iyi paslaşıyor, her parça olması gerektiği gibi işliyordu. Denver ise maç boyunca içeriden sayı verdikleri rakibe karşı aynı şekilde potayı zorluyor, ancak hiç başarılı olamıyordu. Çeyrek aynı tempoda ilerledi ve Matthews, Boozer ve Miles’ın önderliğinde 4. çeyreğe 68-86 Utah üstünlüğüyle girildi.

Son çeyrekte Utah takımı büyük bir hata yaparak tempoyu düşürünce skor üretmede zorlandı ve koşan Denver karşısında savunmada da etkili olamayınca fark yavaş yavaş kapanmaya başladı. Fark Billups’ın üçlüğüyle 8’e kadar indir bir ara ama Utah yavaş tempodan vazgeçip daha iyi yaptığı şeyi yapmaya karar verdiğinde hücumda bir tek Carmelo’nun eline bakan Denver farkı kapatamadı ve maç 106-117 sona erdi.

Denver’ın deplasmanda oynadığı iki maçtaki basketbol da bir sonraki turu hak etmiyor, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Utah’ın ne kadar iyi oynadığını yazıda zaten belirttim ama Nugget’ın sezonun çoğu bölümünde izlediğimiz, herkesin rolünün belli olduğu ve birbirini çok iyi tamamlayan kadrosundan eser yok. Tamam her zaman savunmadan çok hücum takımı oldular tempolarının gerektirdiği üzere ama bu kadar kötüsü kabul edilemez. Üstelik savunmadaki performanslarının yanında hücumda da çok kötüydüler. Top paylaşımı hiç yeterli değildi; zaten maçın büyük bölümünde Carmelo’nun bire bir oynayıp bir şeyler üretmesini beklediler.

Kişisel performanslara baktığımızda, Boozer içeride azmanlaşarak 19’da 13 isabetle bulduğu 31 sayı, 6’sını hücumdan çektiği 13 ribaund ve 5 asist ile Nuggets uzunlarını denize döktü. Deron Williams da 14’te 6 isabetle 24 sayı atıp 13 asist vererek ona eşlik etti. İkili maç boyunca çok iyi anlaştılar açıkçası. Ayrıca şunu da söylemeliyim ki, Denver ilk maçta Carmelo’yu ne kadar iyi kullandıysa Utah da bu gece Melo karşısındaki Matthews/Miles’ı hücumda o kadar iyi kullandı. Sayılarının çoğu içeriye girdikleri pozisyonlardan gelen ikiliden Miles 15’te 8’le 21, Matthews 11’de 7’yle 18 sayıya ulaştı. Fesenko’nun ise istatistikleri fazla göz doldurmuyor ama savunmada boyuyla Denver uzunlarını zorladı. Tabii hamlığı her pozisyonda belli oluyor onu da atlamamak gerek.

Denver cephesinde Kenyon Martin 11’de 5’le 14 sayı ve 9 ribaundla sonlara doğru katkı verse de ilk yarıdaki disiplinden yoksun birkaç hücumun baş sorumlusuydu. Nene başlarda Carmelo’ya doğru düzgün katkı yapabilecek tek isim gibi gözüktü ama o da sadece 3’te 2 isabet bulabildi. Topla çok buluşmadı değil ama 12’de 6 faul attığı fauller yüzünden 10 sayıda kaldı. Billups hücumu iyi yönetemedi, şutlarında da iyi isabet bulamadı ve maçı 14 şutla 14 sayıda bitirdi. Yedeği Lawson başlarda çabaladı biraz takımı için ama o da 7’de 3’le 8 sayıda kaldı sadece. JR Smith desen 11’de 3’le 10 sayı, ortalarda yok. Anlayacağınız Denver’ın hücumdaki tek silahı Melo’ydu, o da 13/26 isabetle 39 sayı 11 ribaundla kapadı takımını. Tam 6 tane hücum ribaundu aldı, çoğunu da tamamlayamadığı pozisyonlarda kendine yer açarak elde etti. Bana kalırsa orta mesafeli şutuyla birlikte onun en önemli silahı ama takımda ona yardım gelmeyince galibiyeti getirmeye gücü yetmedi. Zaten topla o kadar oynamak zorunda kaldı ki 9 top kaybı yapmak zorunda kaldı. Takımın toplam 13 asistinin olduğunu göze alırsak ne kadar kötü bir rakam olduğunu anlarız. Özetle skor üretti üretmesine ama coştuğu ilk maçın tam tersi şekilde.

Denver evinde kendine gelir mi artık bilmiyorum ama böyle devam ederse bu seriyi alması imkansız. Açıkçası bundan iyi oynasa da çok az şansları kaldığını söyleyebilirim. Çünkü kendilerinden eksik gözüken Utah’ın evinde her parçası işliyor ve serinin bitmesi için bir maç yeterli.

Çığlık

25 Nisan 2010 Pazar

Spoelstra: Suçlu Benim

Şu anda 4. maçı oynanan Celtics - Heat serisinin 3. maçında Heat'in 2 sayıyla yenilmesinin nedenini şurada açıklamıştım. Heat'in bir faul hakkı olmasına rağmen, Dorell Wright faul yapmamıştı Pierce'a, direk olarak savunmayı tercih etmişti.

Eric Spoelstra yaptığı açıklamada "Faul yapmama kararı benimdi. Takım olarak savunma felsefimizde bu pozisyonlarda faul yapmak yok. Ayrıca Pierce'ın kullandığı hücumu düşününce, zaten Dorell'in onu başka türlü durdurması zordu." demiş.

3 sayı öndeyken, rakibe taktik faul yapmamayı hadi anlayabiliyorum. Fakat faul hakkı varken rakibin 15 saniyede oturmuş bir hücum kullanma ihtimalini 3-4 saniyede dengesiz bir atış kullanma ihtimaline tercih etmenin hiçbir mantıklı açıklaması yok bana göre. Bir de Dorell faul yapmak istese nasıl daha zor olacaktı ki Pierce'ı savunmak acaba? Vallahi anlamadım...

25 Nisan Playoff Programı


25 Nisan Pazar 20:00 (NTV Spor banttan 00:30) / Boston Celtics - Miami Heat
25 Nisan Pazar 22:30 (NBA TV) / Cleveland Cavaliers - Chicago Bulls
26 Nisan Pazartesi 02:00 / Dallas Mavericks - San Antonio Spurs
26 Nisan Pazartesi 04:30 / Denver Nuggets - Utah Jazz


Evet efendim yine "Futbol > Basketbol" kuralı ile karşı karşıyayız. Banttan yayınlanacak Celtics - Heat maçı. Gerçi yani 4-0 da olsa 3-1 de olsa çok önemi yok artık. Celtics %99 turu geçen taraf olacak.

LeBron James hakemlerden şikayetçiydi son maçta ve gaz olarak çıkacaktır. Hatta Mike Brown ile Danny Ferry'nin Stu Jackson ile maç sonrası görüştüklerini falan dile getirmiş bir Chicago gazetesi yazarı. Artık ne kadar doğruysa... Biraz Cavs'in kayırıldığı bir maç izleyebiliriz yani. Hoş kayırılmasalar da, her şekilde bugün 3-1 olacağına inanıyorum ben serinin. İki takım arasında gerek kalite gerek derinlik olarak büyük fark var.

Mavs'de Dirk'e bir tane bile yardımcı çıksa Spurs'ü zorlayacaklar ama kimse öne adım atamıyor. Hele Butler - Marion ile koç Carlisle'ın arasında neler konuşuluyor şu sıralarda kim bilir... Serinin 3. maçında bu ikiliyi neredeyse hiç oynatmamıştı 2. yarıda Carlisle. Butler bench'ten bile kalkmamıştı. Spurs'ü eleyeceklerse Butler'sız bu iş olmaz, burası kesin bana göre. Ancak şartlar şu anda Spurs'ün avantajlı olduğunu gösteriyor.

Nuggets - Jazz serisi maalesef en az takip ettiğim seri oldu (Blazers - Suns ile beraber). 1 maçın neredeyse tamamını, 1 maçın da yarısını izledim ancak. O yüzden bir fikir belirtmem zor. Sakatlıklardan sonra Nuggets için kolay bir seri olacağını düşünülüyordu. Ancak Jazz herkesi yanılttı. Millsap'in savaşçılığı Nuggets'ın pota altını yıldırıyor. NBA'in korktuğu Nene - Andersen - K-Mart rotasyonunun kendine gelmesi lazım...

Blazers - Suns Serisi 4. Maç (96 - 87)

Brandon Roy, Lakers maçında Artest’e çarparak sakatlanması sonucunda sağ dizinden ameliyat olmuştu. Tahmini açıklamaya göre önünde 2 hafta vardı ki, bu da Phoenix serisini kesin kaçıracağı anlamına gelmekteydi. Herhalde hepimiz için gecenin en büyük sürprizi Roy’u kenarda formasıyla otururken görmek oldu. Portland bu sene sıkıntılardan fena çekti. Hatta çeşitli şakalar üretildi bunun üzerine de. Nasıl üretilmesin Oden ve Przybilla sezonu kapamış, Batum omuz sakatlığından 45 maç kaçırmış, Fernandez sırtından sakatlanmış ve şu anki Outlaw da ayak sakatlığından ötürü Portland’ı yalnız bırakmışlardı. Roy da bu sezon 15 maç kaçırmış; fakat sezonun son felaketi onun playofflara birkaç gün kala sakatlanarak, takımını ilk turda yalnız bırakacağı açıklamasıydı. Hatta Can da bu sakatlığı şurada forma almasına bağlamıştı hatırlarsanız.

Maçın ilk çeyreğinin bitmesine 4:06 kala Roy oyuna girdi. Tabi seyircinin onun gireceğini fark etmesinden sonra Rose Garden şenlik yerine döndü. Hiç alışık olmadığımız inanılmaz bir gürültü oluştu. 20151 kişi aynı anda ayakta alkışladı 3 kez All-Star olmuş oyuncuyu. Bu arada ilginç bir not, Roy NBA kariyeri boyunca 2 kez kenardan gelmiş. Dün gece de kenardan gelerek bu sayıyı 3’e çıkarttı. Maçın başında Portalnd çok yüzdesiz atarken, birden kenardan Roy’un oyuna girmek için ayaklanması ile seyirci coşunca, bu atmosfer Batum’a da yaradı ve peş peşe bulduğu 5 sayıyla takımını 18-17 öne taşıdı. Demek ki onlar da baya bi özlemişler kaptanlarını.

Herhalde süper yıldızın dönmesine en çok sevinen oyuncu da Aldridge olmuştur. İki maç boyunca sürekli iki oyuncunun kontrolündeydi. İlk defa bir maçta rahat rahat basket bulmanın keyfini yaşamış olmalı. Yaşadığı da her halinden belli oldu aslında. Playoff kariyerinin en özel gününü geçirdi. Maç başında ritimsiz şut atmasına rağmen, Roy oyuna dahil olduktan sonra toparlandı ve gerek pick&roll ve gerekse boş şutlardan çok rahat sayılar buldu. Toplamda 19’da 11 ile atarak 31 sayıya ulaştı ve 11 ribaund ve 3 asistiyle de her alanda katkı verdi takımına.

Maçın kazanılmasının esas anahtarı ise bana kalırsa Blazers’ın Suns’a karşı , Suns stratejisiyle oynamasıydı. Phoenix’in koş koş basketbolunu kullanarak rakiplerini kendi silahlarından vurdular. En bariz fark zaten hızlı hücum sayıları. Suns sadece 4 sayı bulmuşken, Portland 16 sayı ile bu kritik maçta en önemli farkı buradan yakaladı. Ayrıca ribaundlarda da 45’e 39 üstünlüğü var Blazers’ın. Tabi bunda Robin Lopez’in bir türlü takımına dahil olamamasının da etkisi büyük; fakat Portland’ın da uzunları konusunda ne kadar sıkıntı çektiği aşikar.

Phoenix ise maçın başına istediği gibi başladı; ama finali iyi yapamadı. Amar’e 26 sayıyla takımı arkadaşlarından sıyrılırken, 2. ve 3. maçın kahramanı Richardson bu maçta 16’da 6 da kalırken 15 sayıya ulaşabildi. Öte yandan takımın bir diğer süper yıldızı Nash 15 sayı ve 8 asistle oynamasına rağmen, Nash toplamda 6 kaybı yaparak bu çekişmeli maçta kendi vasatını aşamadı. Grant Hill ise topladığı 12 ribaund ile takımında bu alanda ilk sıraya yerleşirken, 2. ve 3. maçtaki efektif oyununu arattı ve şut oranında 3/10’da kaldı. Sadece 9 sayıyla tamaladı maçı.


LaMarcus Aldridge’in takım içinde ne kadar önemli bir rolü olduğunu anlatmak için şöyle bir istatistik buldum: Aldridge takımıyla playofflara çıktığı toplam 10 maçtaki 4 galibiyette 26.3 sayı, 52.5 şut yüzdesi, 8.3 ribaund ve 8.0 boyalı alan sayısı ile oynarken, takımın kaybettiği 6 maçta 16.3 sayı, 44.6 şut yüzdesi, 6.5 ribaund ve 5.7 boyalı alan sayısına düşmüş istatistikleri. Tabi onun bu performansında Roy’un da çok çok ekstra katkısı var elbette. Onun olmadığı dönemde Suns’ın savunma stratejisinin temelinde Aldridge vardı, şu anda ise Roy var. Bu da LaMarcus’un kendine boş alan bularak, güvendiği şutunu kullanmasına ön ayak olacak bir gelişme.

Tabi bu noktada Roy’un kullanılmasının teşkil ettiği risk de önemli. Bir playoff savaşı için 5 senelik kontratı bulunan bir oyuncunuzu feda eder misiniz? İşte bu sorunun cevabı önemli. Öyle ki koç Nate McMillan ve takım sahibi Paul Allen bunu kabullenmiş gibi gözüküyor. Onlar için bir sorun yoksa bizim Roy’u sahada izlememizden hiç şikayetimiz yok. En azından seriye biraz daha kalite gelmiş olur ve takımlar arasındaki güç dengesizliği bir nebze olsun kapanmış olur. Şu anlık bir sonraki maçta oynayıp, oynamayacağı soru işareti; fakat büyük ihtimalle 5. maçta da sahada, hatta ilk beşte göreceğiz onu. Yine de söyleyelim bir ameliyattan dönüp 8 gün sonra ilk maça çıkmak biraz cahil cesareti ister. Takımına çok değer verdiği aşikar; ama kendini ve basketbol geleceğini de düşünmesi gerekiyor. Bu takım zaten şampiyon olamayacak. Eğer onun için geri geldiyse birinin ona bunu söylemesi lazım.

Bucks - Hawks Serisi 3. Maç (107 - 89)

İlk üç çeyreği (yani maç kopana kadar) izledim. Pek de not almadım izlerken. O yüzden kısa bir maç yazısı olacak. Hava atışından sonra Bucks'ın Mbah a Moute ve Salmons ile birebir hücumlar sonucu boyalı alana girdiğine şahit olduk. Bunlarda başarılı olduklarında maçı kazanabileceklerine dair bir fikir oluşmuştu bende ama ardından gelişen olayları hiç tahmin etmemiştim. Bucks inanılmaz şut atmaya başladı. Jennings ve özellikle de Salmons çok formdaydılar. Jennings 2 dakikalık bir süreç içerisinde 3 tane üçlük buldu. Bunların ikisi Bucks'ın 9 hücum üst üste isabet bulduğu döneme denk geliyordu ve fark bir anda 10 civarına çıktı. Hawks molası da Bucks'ı yavaşlatmaya yetmedi. Bucks'ın savunmasında ise bir değişiklik vardı. Skiles 2 maçtır söylediğim şeyi duymuş olsa gerek. Mbah a Moute'yi Josh Smith'e, Salmons'ı da Joe Johnson'a vermişti. Bu eşleşmelerde Smith artık post-up yapamıyordu, ayrıca aldığı hücum ribaundlarında (birkaç tanesi aynı pozisyonlarda geldi) Mbah a Moute'nin dibinde olduğunu bilmesi bile çok kolay atışları kaçırmasına sebep oldu. Smith bu değişiklikten hiç memnun olmasa gerek. Takım halinde yardımları ve rotasyonları iyi getiren, aynı zamanda her türlü fiziksel mücadeleden Bu durumda Joe Johnson'ın Salmons'ın savunmasında ürettiği sayılar sınırlı kalınca Hawks'un eli kolu bağlandı: 36 - 19.

Bucks maçı tamamen ilk 12 dakikada oluşan fark sayesinde kontrol ettiği için gerisine oldukça kısa değineceğim. Zaten vakit darlığı da var. İkinci çeyrekte Salmons ve Jennings'i aynı anda kenara alıp dinlendiren Skiles, parkede yaratıcı denilebilecek sadece Delfino'yu bıraktı. Bu dönemde Ersan'ın ve Kurt Thomas'ın asistler sonucu bulduğu 2 turnike haricinda Bucks neredeyse hiçbir şey üretemedi ancak savunmayla idare ettiler ve farkın kapanmasına izin vermediler. Bahsettiğim ikili yeniden oyuna girdikten sonra onların yaratıcılıkları ile bulunan sayılarla Joe Johnson'ın çabaları birbirini götürdü diyebiliriz. Çeyreğin sonunda transition hücumunda Marvin'in attığı üçlükle fark 12'ye indi: 52 - 40.

Üçüncü çeyrekte Hawks adına maça kazanmak için çıkan tek oyuncunun Joe Johnson olduğu iyice kendini belli etti. Onun penetreleriyle yaptığı asistler ve üçlüğü ile fark 9'a kadar inince Bucks içeri gömülmeye başladı. Burada Horford, Smith veya erkenden Marvin'in yerine giren Crawford'dan katkı alması gerekiyordu Hawks'un. Fakat onların bire bir üretkenliklerinin kısıtlı olması ve Joe Johnson ile yaratılan yarı-boş şut pozisyonlarında isabet bulamamaları Bucks'ın ekmeğine yağ sürdü. Jennings'in ve özellikle de Salmons'ın mükemmel oyunları ile farkı yeniden açtılar. İlk çeyreğe benzer bir oyun ortaya koyan Milwaukee'de Stackhouse, Salmons ve Delfino öncelikli olarak Jennings tarafından hazırlanan üçlükleri değerlendirdiler. Bu çeyrekte yanılmıyorsam 5 üçlük buldu Bucks ve hançeri kalbine sapladı Hawks'un. Son çeyrek de garbage time'a dönüştü: 78 - 57.

Sezon içinde Nuggets'a karşı kusursuz şut attıklarını görmüştüm, dün de neredeyse o kadar iyilerdi. Bunda perdelerden sonra veya rotasyonda savundukları oyunculara dönmeyen Atlantalılar sorumluydular. Ayrıca savunmada hakkını verelim Bucks'ın ama orada da Hawks'un bazı bomboş pozisyonlarda çember dövdüğünü hatırlatmam lazım. Josh Smith'in kaçırdığı 4-5 pozisyonda gerçekten şaşırdım. Buna ek olarak Crawford-Bibby ikilisinin birkaç bomboş şutu değerlendiremediğinin de altını çizeyim. Hele bir de Maurice Evans'ın topu çaldıktan sonra kaçırdığı bir turnike var ki, evlere şenlik. Ancak onu Joe Johnson hücum ribaundunu alıp tamamlamıştı. Her neyse sonuç olarak Hawks çoğunluk tarafından beklenilen konsantrasyon problemlerinden birini yaşadı diyebiliriz ama burada Jennings'in takımını mükemmel yönettiğini ve Hawks'un da savunmada Salmons'a hiç çözüm üretemediğini söylemem lazım. Seri öncesi değerlendirmem de aynen Jennings'in doğru kararları ve Salmons'ın ona katılıp formda olduğu bir maçı kazanacaklardır demiştim, bu haklarını kullandılar. Şimdi Hawks için sorun Bradley Center'da yakalanan bu havayla, skorun 2-2'ye gelip gelmeyeceği. Bir daha aynı şut performansının, Jennings'in top kaybı yapmadığı bir maçta gerçekleşmesi az ihtimal gibi duruyor. Ben hala 4-1 biteceğini düşünüyorum ama gece izlediğim Hawks çok da ümit vermedi bu konuda.

Brendan Jennings: 5/11 saha içi isabeti, 13 sayı, 5 asist, 2 top çalma, 2 blok, 0 top kaybı
John Salmons: 9/11 saha içi isabeti, 22 sayı, 7 asist, 2 top çalma, 1 blok, 1 top kaybı
Kurt Thomas: 8 sayı, 13 ribaund

Joe Johnson: 9/22 saha içi isabeti, 25 sayı, 6 ribaund, 4 asist, 3 top çalma, 1 top kaybı.
Josh Smith: 2/12 saha içi isabeti, 7 sayı, 12 ribaund (9 hücum), 1 blok, 3 top kaybı.
Mike Bibby: 3/9 saha içi isabeti, 6 sayı, 3 ribaund, 3 asist, 3 top kaybı.

Bobcats - Magic Serisi 3. Maç (86 - 90)

İlk iki maçta da, karşılaşmaya çok hızlı başlayıp ilk dakikalarda farkı yakalayan Magic, rakibinin sonradan savunmasıyla toparlanıp farkı eritmesine engel olamamıştı, ancak Charlotte’a oranla çok daha kaliteli ve tecrübeli bir oyuncu topluluğuna sahip olan ev sahibi ekip, iki maçı da almış ve sürprize mahal vermemişti. Serinin 3.maçı ise, Bobcats için playoff ümitlerini sürdürebilmenin yanı sıra bir açıdan daha önem taşıyordu. 2005 yılında lige adımını atan Bobcats, ilk defa playofflarda taraftarı önüne çıkacaktı. Açıkçası Thunder seyircisini gördükten sonra, Charlottelıların nasıl bir ev sahipliği yapacağını da merak ediyordum.

İlk çeyreğe Nelson’ın sayılarıyla başlayan Magic’e, ilk iki maçın Bobcats adına en etkili ismi olan Jacksonla karşılık verdi Bobcats. Serinin genel gidişatının aksine başladı bu çeyrek. Çünkü her iki takım da savunma tarafında çok istekli ve arzulu değil, daha çok hücuma konsantre bir şekildeydi. İçerde Howard’a topu indirdikten sonra dışarıdaki oyuncularıyla üçlük kovalayan Magic, dış atışlarda başarılı oluyordu. Bobcats cephesinde ise Jackson’ın penetreleriyle bulduğu sayılar, takımının ilk dakikalarda oyundan kopmasına bu kez engel olmuştu. Çeyreğin ortalarına doğru seyircisinin de desteğiyle savunmada rakibini, özellikle de Carter’ı, top kaybına zorlayan Bobcats, hızlı hücumlardan bulduğu sayılarla skor üretti. Bir süre alan savunmasına dönen rakibini de iyi top dolaştırarak bulduğu boş üçlüklerle cezalandırınca kronik sayı bulamama hastalığının bu bölümde önüne geçmiş oldu ev sahibi ekip. Magic’te bu dakiakalarda sahne alan tek bir isim vardı, o da Nelson. Çeyrek boyunca şut kaçırmadan 19 sayı bulan Nelson, son saniyedeki 4 sayılık oyunuyla da çeyreğin skorunu belirlemiş oldu(29-27).

İkinci çeyrekte iki takım da kendine gelip kendi oyun karakterlerini parkeye yansıtınca, ilk maçlardan alışkın olduğumuz üzere oldukça düşük skorlu bir çeyrek izlemiş olduk. Karşılıklı top kayıplarıyla başlayan bu çeyrekte Howard’ın yine erken ve bana göre biraz da haksız bir şekilde faul problemine girip kenara gelmesiyle hücum gücü beklenenden de fazla azalmıştı Magic’te. Bu dakikalarda benchten gelen Larry Hughes’ın hücumdaki ekstra katkısıyla üst üste sayılar bulan Bobcats, savunmada da rakibine kolay şut şansı tanımayıp, rakibini top kaybına zorlayınca skorda üstünlüğü sağladı. Bu çeyrekte iki takım da 7’şer top kaybı yaptı ve devreye 46-41 önde girdi ev sahibi ekip.

İlk Yarıdan Notlar: Jameer Nelson bu yarıda Magic hücumlarının en etkili ismiydi, bu devrede Bobcats’in boyalı alanda rakibine 26-14’lük üstünlük sağlamasını Howard’ın kenarda fazla oturmasına bağlıyorum. Fastbrekaten 9 sayı bulan ev sahibinin 21 sayılık bench katkısına (Larry Hughes’ın 10 sayısı vardı bu bölümde) yalnızca 6 sayıyla cevap verebilen Magic’in 36 şutundan 19’unu üç sayı çizgisinin gerisinden denemesi de ayrıca ilginç bir detaydı.

Karşılıklı sayılarla başlayan ikinci yarının başında, Orlando’nun savunma dozajını arttırmasıyla hücumdaki ritmi bozulan Bobcats, belirli aralıklarla sayı bulabildi. Yine bu dakikalarda Lewis’in 4.faulunu alıp kenara gelmesi, Magic hücumlarına pek zarar vermedi. Aksine, ilk çeyreğin yıldızı Nelson önderliğinde hücumda toparlanan Magic, Carter ve Barnes’ın da devreye girmesiyle skorda dengeyi sağlayıp sonrasında da farkı 5 sayıya kadar çıkardı. Çeyreğin sonunda yardımlaşmalı savunmanın da etkisiyle rakibine sayı şansı vermeyen ev sahibi ekip, hücumda iyi top dolaştırıp boş üçlükler bulunca son çeyreğe 66-66 eşitlikle girilmiş oldu.

Son çeyreğe seyircisinin verdiği gazın da etkisiyle agresif savunmayla başlayan Charlotte, Howard’ın pota altını karartmasıyla ilk yarıdaki en önemli skor opsiyonu olan boyalı alanı nerdeyse hiç kullanamadı. Bu dakikalarda Nelson’ın yokluğunda Carter’ın topu getirip oyun kurucu oynamasının yanı sıra Howard’la yaptığı pick’n roller üzerinden skora gidiyordu Orlando. İlerleyen dakikalarda Howard’ı pota altından da iyi kullandı ve boyalı alandan üst üste sayılar buldu deplasman ekibi. Bobcats ise bu dakikalarda rakibin sert savunmasından dolayı yalnızca el üstünden bulduğu zor şutlarla sayıya ulaşabiliyordu. Maçın son bölümüne iki takım da üst düzey savunmasıyla damgasını vurdu diyebilirim. Magic’in iyi top çevirmesine karşın iyi pozisyon bilgisi ve yardımlaşmalı savunmayla rakibini durdurmayı başardı Bobcats, Howard’ın da 6 faul alıp oyun dışı kalmasıyla iyiden iyiye ümitlenmişti ki tecrübe girdi devreye. İçeriyi zorlayarak sık sık faul çizgisine giden Orlando hücumuna karşılık veremiyordu Bobcats. Fark 1 sayı iken Jackson’ın kaçırdığı bomboş üçlük, ardından Felton’ın yakın mesafeden kaçırdığı şut, maçın ve serinin galibini de belirliyordu bir nevi. Son dakikalarda kameralara yansıyan Jordan, benchin hemen yanına oturmuş ve oyuncularına destek veriyordu. Kim bilir bir hücumluğuna oyuna girebilse belki de seri şimdi 2-1 idi.

Lakers - Thunder Serisi 4. Maç (89 - 110)

Normalde ilk defa playofflara kalan genç bir kadro, evinde NBA şampiyonu ve batı birincisine karşı alınan galibiyetten sonra amacını yerine getirdiğini düşünüp, rahatlar ve seriyi bir bakıma bırakır. Özellikle kendisi iyi olduğu için değil, rakipleri kötü olduğu için playoff’a giren doğu takımlarında daha çok görünüyor bu durum. Ancak gerek oyuncularının ve seyircisinin karakteri, gerek sezonun son haftasına kadar 6 ve 7.'lik için mücadele etmesi ve gerek serinin önceki maçlarının son derece çekişmeli geçmesi Oklahoma’yı bildiğimiz 8. seri başı takımlardan ayırıyordu. Kararlılıklarının ödülünü ise pek çok kişinin tahmin edemeyeceği şekilde aldılar.

Maça kaçan şutlar ve top kayıplarıyla başlayan Lakers, enerjik Thunder oyuncularına karşı uzunlarıyla dengeyi buldu. Bynum ve –maçtaki 5 basketinden 2’sini boyalı alanın dışında boş kaldığı pozisyonlardan üretse de- Gasol, ilk çeyreğin birkaç hücumunda içeride nasıl durdurulamaz olacaklarını gösterdiler. Kobe’nin inatla uygun pozisyonlarda şut kullanmayıp takım arkadaşlarını seçmesi bende bu ikiliyi kullandıklarını maç boyunca göreceğiz izlenimi yaratmıştı. Ancak Kobe oyundan çıktıktan sonra neredeyse uzunlara hiç top gelmedi ve sürekli koşup içeri saldıran Thunder oyuncuları serbest üst üste serbest atış isabetleriyle çeyreğin sonunda skoru 17-29’a kadar getirmeyi başardı.

İkinci çeyrekte Gasol yerine oyuna giren, ilk üç maçın kayıp isimlerinden Odom’ın kendini vererek oynaması Lakers için avantaj gibi gözükse de Gasol’ü çok aradılar bu bölümde. Hücumda dengesiz şutlar kullandıkları için pek çok pozisyonda hızlı hücum yediler. OKC’nin bu çeyrekteki 26 sayısının 21’i Harden-Westbrook-Ibaka üçlüsünden geldi. Lakers oyuncuları yine içeri gömülüp Westbrook’un potaya gitmesini genel olarak önlese de orta mesafeli şutlarında neredeyse kaçırmayan oyun kurucuya karşı yapacakları hiç bir şey kalmamıştı. Los Angeles ekibi tecrübesiyle maça tutunmaya çalışıyordu ama maçı çok daha isteyen Thunder’a karşı ufak patlamalar dışında sahada ölü gibi dolaştıklarını görünce zaten kazanma şanslarının ne kadar düşük olduğu anlaşıldı. Zaman zaman tempoyu düşürüp Thunder’ı zorladılar ama maçın hakimi playoff tecrübesi 3 maçtan oluşan takımdı. İkinci çeyreğin sonunda da serbest atışlardan sayı üreten Thunder ekibi devreye 42-55 önde girdi.


Üçüncü çeyrekte Lakers’ta Fisher ve Kobe başlarda, Odom da sonlara doğru bir şeyler yapmaya çalıştılar ama maça çok kötü başlayan Jeff Green (yanılmıyorsam uzun süre 8’de 1’le oynadı) de açılınca iyice gaza gelen Oklahoma City coştukça coştu, farkı 23’e kadar çıkarıp çeyreği 64-86 önde bitirdi. Bu dakikadan sonra Lakers’ın hiç şansı kalmadığı da belli olunca son çeyrek formalite icabı oynandı zaten.

Yazıda da söylediğim gibi maç boyunca potaya saldıran Thunder’ın 48 serbest atışına karşı Lakers sadece 28 tane kullandı. Aslında bu 28 sayısı maça yansıyandan daha az çünkü bir kısmı maçın galibi belli olduktan sonra geldi. Serbest atışların yarattığı farkı açıklamak gerekirse, Lakers ilk yarıda 10’da 3’le atarken Thunder 19’da 18’di. İlk bakışta ev sahibine kıyak geçilmiş gibi görünüyor ama Kobe’nin 3 tane şut atan oyuncuya yaptığı fauller dışında Thunder lehine tartışmalı düdük çalındığını hatırlamıyorum. Lakers’a çalınmamış derseniz sadece ilk çeyreğin başlarında Artest’in içeriden kullandığı toplar o kadar kötüydü ki faul yapılmış olabilir diye düşünmeye sevk etmişti beni. Onun dışında yine haksızlık yapıldığını hatırlamıyorum. Zaten iki takımın maçı kazanma hırslarını baz alırsak serbest atışlar arasındaki fark gayet normal.

Oyuculara gelirsek, Lakers’ın en büyük avantajları Bynum ve (özellikle) Gasol ilk yarıdan itibaren hiç iyi kullanılamadı. Normal sezonda da Kobe ve Gasol arasında tartışma yaşanmıştı bu konuda hatırlarsanız, ancak tam tersi maçın başlarında inatla Gasol’den giden isim Kobe’ydi. Ardından Lakers’ın tüm dengesi bozulunca Gasol’den de gidemediler doğal olarak. Kobe demişken, ilk şutunu ikinci çeyreğin 4. dakikasında falan kullandı. Maçın başlarında çok rahat 2-3 şut pozisyonu buldu kendisine ancak takım arkadaşlarını tercih etti. Maçın sıkıştığı bölümlerde ortaya çıkacağını düşündüm ama Lakers için umut kalmadığı için karşılaşmanın sonlarını kenardan izlemek zorunda kaldı. Takımın üç büyük silahı Gasol-Bynum-Kobe 10’ar şut kullanıp 5’er isabet buldu. Attıkları sayılar sırayla 13-13-12. Kenardan gelip diğer maçlara oranla olumlu katkı yapan isim Odom’dı fakat o da kendini affettirmek için oynuyordu. Yoksa kazanma imkanlarının olmadığı zaten belliydi Odom’ın öne çıktığı dakikalarda. Zaten maçın gerçekten oynandığı dakikalarda da bench sayılarının neredeyse hepsi ondan geldi. Phil Jackson'dan ilginç bir karar da Shannon Brown'ı savunmada Westbrook yerine sutör guardlara karşı koyarak geldi. Ben hızıyla bir Westbrook'u bir nebze durdurabileceğini düşünüyordum ancak Harden karşısında da hiç iyi iş yaptığını söyleyemem. Westbrook'u içeride uzunlarla sıkıştırıp saçma şutlar kullanmasını istemiş olabilir Jackson ama yazıda belirttiğim Westbrook orta mesafe şut kullanıp isabet bulunca işe yaramadı bu.

Thunder adına maçın en büyük ismi Westbrook oldu. Serinin diğer maçlarını izleyenler ne kadar olgun oynadığını söylediklerinde inanmamıştım. Ancak bu maçta gördüm ki olan bitene yıllarca playoff oynamış bir oyuncu kadar hakim. 11’de 6’yla isabet bulup attığı 18 sayı, yanına eklediği 8 ribaund ve 6 asist yaptıkları hakkında çok az şey ifade ediyor. Biraz abartayım, onun yanında %50 isabetle 22 sayı bulup maçın en skorer ismi olan Durant rol oyuncusu gibi durdu. Maça kötü başlayan Jeff Green üçüncü çeyrekte çok etkili oynarken kenardan gelen Ibaka ilk yarıda takımına epey katkıda bulundu. Diğer bir not da ilk iki maçta sayı atamayan Harden yine evinde iyi bir oyun çıkararak 6’da 3’le 15 sayı 5 ribaund 4 asiste imza attı. Başta yaptığı savunmayla oyuna yoğunlaştığını göstermişti zaten. Kendisini savunan Brown ve Lakers uzunlarına yaptırdığı faullerle skor katkısını maça yayarken son sayıları olan üçlüğüyle farkı 27'ye çıkarıp maçın bitmesini sağladı. Ayrıca verdiği paslar da oldukça yerindeydi genç oyuncunun.

Toplamak gerekirse, OKC maçı istedi ve aldı. Lakers maçı ortalama playoff performansıyla oynasa bile (batı birincisinden bahsediyoruz) kaybederdi bana göre. Tabii bir sonraki maç serinin en önemli maçı ve başta ne kadar aciz gözükse de Kobe’nin bu kadar kolay bırakacağını hiç sanmıyorum. 5. maçtaki en önemli faktör, öz güvenini kazanan Thunder’ın kötü başlarsa maçtan düşüp düşmeyeceği. Bakalım çok büyük bir sürprize imza atıp bir sonraki maçı da 5. maçı da kazanabilecekler mi?